İnsanlık, Habil ve Kabil’den başlayarak bugüne kadar sürekli mücadele içinde olmuştur. Bilinen insanlık tarihinde şimdiye kadar 14.500 savaş olmuş ve yaklaşık üç buçuk milyar insan bu savaşlarda hayatlarını kaybetmişlerdir.


Özellikle Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının neden olduğu yıkım, milyonlarca insanın ölmesi, barışın değerini ve önemini artıran en önemli sebeplerden biridir. Ancak ne var ki, bugün bile barış adına atılan adımlar göstermelik olmaktan öteye gidememektedir. Bunun en önemli nedeni, savaşı da barışı da başlatan ve bitirenin insan olduğu gerçeğidir.

Ulusal tarihimizin en büyük lideri ve önderi olan Atatürk’ün en önemli vasıflarından biri de insanlık idealine ve barışa olan yaklaşımı ve katkılarıdır. O, bu idealini bütün insanlık için gerçekleştirmiş ve dünya barışının en büyük savunucusu ve koruyucusu olmuştur. Atatürk tüm dünya tarafından asker, siyasetçi ve devrimci olarak tanınmış ve karizmatik bir lider olarak, tarihe yön veren yapısı ile insanlık sevgisine dayanan idealist görüşleri ile evrenselleşmiştir. Olağanüstü bir devrimci olan Atatürk, sömürgecilik ve emperyalizme karşı çıkmış ve dünya ulusları arasındaki karşılıklı anlayışın ve sürekli barışın öncülüğünü yapmış, bütün hayatı boyunca insanlar arasında hiçbir renk, din, dil, ırk ayrımı gözetmeyen bir uyum ve işbirliği içinde insan haklarına saygılı bir lider olmuştur.

Atatürk’ün insanlık idealinde, özgürlük, bağımsızlık ve insan haklarına saygı ön planda gelir. Onun özgürlük ve bağımsızlık tutkusu evrenseldir, bütün insanlık dünyasına yöneliktir. O, “Özgürlük olmayan ülkede ölüm, yıkılış vardır. Her ilerlemenin, kurtuluşun anası özgürlüktür” demektedir. Onun insanlık idealini taçlandıran barış tutkusu, gerçekten dikkate değer bir enginliktedir. Bu büyük insan her şeyden önce meslekten yetişmiş bir asker, dolayısıyla savaşı iyi bilen bir devlet adamıdır. Ancak hiçbir zaman savaşı sevmemiş ve mecbur kalmadıkça ona başvurmamıştır.

Atatürk bütün insanların eşit hak ve fırsatlara sahip olmasını istemektedir. Bu düşünceden hareketle Atatürk; insanlığın tümünü bir beden ve bir ulusu da bunun bir organı sayar. Bedenin parmağının ucundaki acıdan öteki bütün organların etkileneceğini belirtir. O, “İnsan bağlı bulunduğu ulusun varlığını ve mutluluğunu düşündüğü kadar bütün ulusların dirlik ve gönencini de düşünmeli, kendi ulusunun mutluluğuna ne denli değer veriyorsa, bütün dünya uluslarının mutluluğuna da o denli değer vermelidir; çünkü dünya uluslarının mutluluğuna çalışmak, başka yoldan kendi dirlik ve mutluluğunu sağlamaya çalışmak demektir” demiştir.

Atatürk’ün insanlık ideali geleceğe yönelik ve umut doludur. 1923 yılında söylediği şu sözler bunu açıkça ortaya koymaktadır: “Doğudan şimdi doğacak olan güneşe bakınız. Bugün günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan bütün doğu milletlerinin de uyanışını öyle görüyorum. Bağımsızlık ve hürriyetine kavuşacak, daha çok kardeş millet vardır. Onların yeniden doğuşları şüphesiz ki ilerlemeye ve refaha yönelmiş olarak vuku bulacaktır. Bu milletler bütün güçlüklere ve bütün engellere rağmen engelleri yenecekler ve kendilerini bekleyen geleceğe ulaşacaklardır. Sömürgecilik ve emperyalizm yeryüzünde yok olacak yerlerini milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği çağı olacaktır.”

Atatürk insanlık idealini sonuna kadar savunan ve bu ideali korumaya çalışan bir lider olarak her zaman dünyaya barış mesajları vermiştir. O, “Biz kimsenin düşmanı değiliz! Yalnız insanlığın düşmanı olanların düşmanıyız” ifadesi ile bunu kanıtlamıştır. Onun insanlık ideali ruhundaki insanlık sevgisinden kaynaklanır.

Atatürk’ün gerçekleştirdiği üstün başarıları, kendisindeki insanlık duygusu ile birleşince evrensel bir nitelik kazanmıştır. Bu nitelikler Batı ülkelerini etkilediği kadar özgürlüğe muhtaç Asya ve Avrupa ülkelerini de etkilemiş ve onlara yön vermiştir. Bugün özgürlük, bağımsızlık ve demokrasi arayışı içinde olan ve bu yolda mücadele veren bu ülkeler Atatürk’ün çizdiği ve uyguladığı politikaları takip etmekte, buna yanaşmayanlar ise sömürge ve bağımlı yaşamaya devam etmektedirler.

İnsanlar arasındaki ilişkiler ya çarpışma, ya zorlama ya da uyumdur. Menfaat çarpışmalarının tabii sonucu mücadeledir, savaştır. Menfaatlerin uyuşması ise barıştır. Barış ve savaş birbirine taban tabana zıt iki ayrı kavramdır. 1931’de “Yurtta Barış Cihanda Barış” ilkesini dile getiren Mustafa Kemal, bunu her alanda uygulamıştır. Yurtta barış, cihanda barış ilkesi bir taraftan yurt içinde huzur ve sükunu güven içinde yaşamayı, diğer taraftan da milletler arası barış ve güvenliği hedef tutar. Yurtta barış toplum hayatındaki düzeni, vatandaşın devlete güvenini, devletin de ülkede kanun hakimiyeti ve hukuk hükümranlığı yurtta barış ilkesinin en tabii sonucudur. Yurtta barış, devletin, vatandaşına karşı huzur ve güven içinde yaşama imkanına kavuşma için yükümlülükler de yükler. Atatürk bu konuda “Baylar, dış politikamızda dost bir devletin hukukuna saldırı yoktur. Ancak hakkımızı, hayatımızı, memleketimizi, namusumuzu müdafaa ediyoruz, edeceğiz. Türkler bütün medeni milletlerin dostudur” demiştir.

Atatürk uluslar arası barışın devamlı ve kalıcı olmasını istemiş ve şu sözleri söylemiştir: “Eğer devamlı barış isteniyorsa insanların, insan kütlelerinin durumlarını iyileştirecek uluslar arası önlemler alınmalıdır. İnsanlığın bütününün refahı açık ve baskının yerine geçmelidir. Dünya vatandaşları haset, açgözlülük ve kinden uzaklaşacak biçimde eğitilmelidirler.”

Atatürkçü düşünce sistemi, Türk Milleti’nin iç kavgalara sürüklenmeden, milli ve sosyal dayanışma içinde kalkınmasını amaçlar. Milli beraberlik, milli bütünlük, milli dayanışma, Atatürkçü düşünce sisteminde önemli bir yer tutar. Atatürk her toplumda olduğu gibi, Türk toplumunda da işbölümünün zorunlu şekilde mevcut olduğunu kabul ediyor, ancak çeşitli işlerde çalışan yurttaşlar arasında sınıf kavgasının bilerek körüklenmesine karşı çıkıyor ve bunun iç barışı tehdit ettiğini belirtiyordu.

Türk milletini oluşturan bireylerin doğum yerleri ayrı da olsa, vatanları birdir. Meslekleri, mezhepleri ayrı da olsa, mensup oldukları millet birdir. Atatürk’ün ısrarla belirttiği gibi ortak bir tarihin, ortak sevinçlerin, ortak kederlerin ve ortak bir kaderin aralarında sayısız bağlar ördüğü yurttaşlar, ırk, mezhep, sınıf kavgalarıyla bölünüp parçalanmamalıdır. Yurtta barış ancak böyle sağlanabilir.

Öte yandan, Atatürk’e göre barış, toplumun bağımsızlık ve özgürlük ortamında yaşadığı durumlarda gerçekten vardır; özgürlük ve barıştan yoksun bir toplum için barış bir erdem olmaktan çıkar. Bu gibi durumlarda ulusun kendisini savunması, ülkesinin bütünlüğünü korumak uğruna savaşması bir insanlık görevidir ve barışseverliğe ters düşmez. Kısacası bağımsızlığı ve özgürlüğü korumak için savaşmak bir haktır. O bu konuda “Bizim için barış demek, gerçek ve özgür yaşayışımızı sağlayabilecek nedenleri elde ediş demektir. Bu nedenleri sağlayamadan barış yapmaya yanaşmak, barış oldu demek, kendi kendimizi aldatmak olur” demiştir. İç işlerimizde belirleyici faktör olan Misak-ı Milli’nin aynı zamanda dış ilişkilerimizin de belirleyici temel ilke olduğunu ifade ederek, “Özgürlüğünü ve bağımsızlığını korumak yolunda savaş vermeyi bilmeyen uluslar için yaşama hakkı yoktur. Bu uğurda savaş gereklidir” demiştir.

Türk milletini ve Ata’sını tanımayanlar, bugün Türkiye’nin sessizliğine bakarak hüküm vermesinler. Talabani’si, Barzani’si ve diğerleri düşler tarlasında düş görmeye devam edebilirler; uyanacakları gün yakındır. Ve o gün geldiğinde yer ve gök arasında onları kollayacak, onlara destek olacak kimse kalmayacaktır.