GİRİŞ
“Felsefe, hayatı anlamak, zorlukları kolaylaştırmak, yaşamı yorumlamak, acıları azaltmak, mutlulukları arttırmak içindir.”
Alain de Botton’un, altıncı baskısı Kasım 2004’de Sel Yayıncılık tarafından yapılan “Felsefenin Tesellisi” isimli eserinin ana teması bu şekilde belirtilebilir. Botton, bu eserinde altı filozofu rehber edinerek onların yaşamları ve felsefeleri ışığında hayatın acımasızlığına ve mutsuzluğuna teselli olacak bir anlatı sunuyor.
Kitap altı bölümden oluşuyor. Her bölümde ayrı bir filozofun rehberliğinde ayrı bir meseleyi ele alıyor. Toplum tarafından kabul görmemenin tesellisini Sokrates’te, yeterince paraya sahip olmamanın tesellisini Epikuros’ta, düşkırıklığı yaşamanın tesellisini Seneca’da, kendini yetersiz hissetmenin tesellisini Montaigne’de, kırık bir kalbin tesellisini Schophenhauer’de ve nihayet, zorluklar yaşamanın tesellisini de Nietzsche’de buluyor.
Her bölümde yazar, bize filozofların hayat hikayelerinden, eserlerinden, sözlerinden referanslar getirerek seçtiği konu başlığına dair ibretler sunmakta ve bizlere teselliler vermektedir. Bir tas baldıran zehrini gözünü kırpmadan içen Sokrates’ın erdemi; paraya tamah etmeyen ve küçük şeylerde aradığı mutluluğu katbekat üstün şekilde bulabilen Epikuros’un ince zevkleri; kadere boyun eğen ve muhteris bir imparatorun paranoyasına kurban olan Seneca’nın teslimiyetçilikle dengelenen iyimserliği; “dün dünde kaldı cancağızım, şimdi yemi şeyler söylemek lazım” tümcesinin kendincesini telaffuz eden ve felsefe yapma yeteneğinin sadece Antik Yunan filozoflarına özgü bir şey olmadığını ispata girişen Montaigne’nin yenilikçiliği; dünyaya acı çekmeye gelindiğine inanan Schophenhauer’ın karamsarlığı; önceleri Schophenhauer gibi düşünürken sonraları hayatın güzelliğinin farkına varan ve insanı çektiği acıların başarıya götüreceğine inanan Nietzsche’nin acıları bilgece yorumlama kabiliyeti birbiri ardınca arz-ı endam ederlerken okuyucu bu doyurucu hatıratın kıssalarından hissesini almış ve bir nebze teselli olmuş bir biçimde kitabı okumayı nihayetlendiriyor.
Kitap, filozofların bilgi felsefesine katkıları, icatları, keşfettikleri formüller, ortaya koydukları bilimsel yasalarla pek ilgilenmiyor. Kitabın temel ilgi sahası ve iddiası, insanın günlük hayatına ilişkin ihtiyaçlarını karşılayacak ve zorluklara göğüs gerebilmesini kolaylaştıracak deneyimleri ve fikirleri okuyucuya sunabilmek. Bu amaçla, filozofların “çektiklerini” örnek göstererek onların olgunluklarından okuyucuya tavsiyeler devşiriyor. Şimdi, bu bölümleri ve filozofları kısaca inceleyelim.


LinkBack URL
About LinkBacks

Alıntı Yaparak Cevapla
araştırırken Montaigne’nin kılavuzluğunda yol alır. “Montaigne’e göre aslında zihnimiz bedenimizin kölesiydi ama biz kibirli olduğumuz için bunun tam tersine inanıyorduk. Schopenhauer da bu görüşe katılıyordu.” (s.229) Hatta, Schopenhauer, bir adım öteye giderek bir kuram ortaya atar. “Mantığın bedene yenik düşmesini zayıf örneklerle açıklamak yerine, mantığımıza hükmeden, mantığın bütün planlarını bozan, bütün yargılarını çarpıtan güce, ‘yaşam iradesi’ (wille zum leben) adını verdi. Yaşam iradesi, insanın doğasında var olan bir hayatta kalma ve üreme içgüdüsüydü. Yaşam iradesi sayesinde en ağır bunalımlar geçirenler bile, bir gemi kazasına uğradıkları ya da ölümcül bir hastalığa yakalandıkları zaman hayatta kalmak için savaşıyorlardı.” (s.229) İnsanın aşık olmasına neden olan da bu meş’um yaşam iradesiydi. Ama her şeye rağmen, her önümüze gelene aşık olmuyorduk, aşkın en gizemli sorularından biri de “neden bu kadın?” “başkası değil?” sorularıdır. Schopenhauer, bunun cevabını da yaşam iradesinde arıyor. “Ona göre, her önümüze gelene aşık olamayız çünkü herkesle sağlıklı çocuklar yapamayız. Yaşam irademiz bizi, güzel ve zeki çocuklar dünyaya getirme şansımızı yükseltebilecek kişilere doğru iter. Aşk, yaşam iradesinin ideal eşi keşfedip, bu bilgiyi bilincimize iletmesinden başka bir şey değildir.” (s.234)
