• Reklam
+ Konuyu Yanıtla
8 sonuçtan 1 --- 8 arası gösteriliyor
  1. #1
    <span style='color: #800080'><span class='glow_FF4500'>La_Edri</span></span> adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    04-08-2005
    Mesajlar
    9,800
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    8

    Favori Felsefenin Tesellisi / Alain De Botton/ Kitap Analizi / Alıntıdır.

    GİRİŞ


    “Felsefe, hayatı anlamak, zorlukları kolaylaştırmak, yaşamı yorumlamak, acıları azaltmak, mutlulukları arttırmak içindir.”

    Alain de Botton’un, altıncı baskısı Kasım 2004’de Sel Yayıncılık tarafından yapılan “Felsefenin Tesellisi” isimli eserinin ana teması bu şekilde belirtilebilir. Botton, bu eserinde altı filozofu rehber edinerek onların yaşamları ve felsefeleri ışığında hayatın acımasızlığına ve mutsuzluğuna teselli olacak bir anlatı sunuyor.

    Kitap altı bölümden oluşuyor. Her bölümde ayrı bir filozofun rehberliğinde ayrı bir meseleyi ele alıyor. Toplum tarafından kabul görmemenin tesellisini Sokrates’te, yeterince paraya sahip olmamanın tesellisini Epikuros’ta, düşkırıklığı yaşamanın tesellisini Seneca’da, kendini yetersiz hissetmenin tesellisini Montaigne’de, kırık bir kalbin tesellisini Schophenhauer’de ve nihayet, zorluklar yaşamanın tesellisini de Nietzsche’de buluyor.
    Her bölümde yazar, bize filozofların hayat hikayelerinden, eserlerinden, sözlerinden referanslar getirerek seçtiği konu başlığına dair ibretler sunmakta ve bizlere teselliler vermektedir. Bir tas baldıran zehrini gözünü kırpmadan içen Sokrates’ın erdemi; paraya tamah etmeyen ve küçük şeylerde aradığı mutluluğu katbekat üstün şekilde bulabilen Epikuros’un ince zevkleri; kadere boyun eğen ve muhteris bir imparatorun paranoyasına kurban olan Seneca’nın teslimiyetçilikle dengelenen iyimserliği; “dün dünde kaldı cancağızım, şimdi yemi şeyler söylemek lazım” tümcesinin kendincesini telaffuz eden ve felsefe yapma yeteneğinin sadece Antik Yunan filozoflarına özgü bir şey olmadığını ispata girişen Montaigne’nin yenilikçiliği; dünyaya acı çekmeye gelindiğine inanan Schophenhauer’ın karamsarlığı; önceleri Schophenhauer gibi düşünürken sonraları hayatın güzelliğinin farkına varan ve insanı çektiği acıların başarıya götüreceğine inanan Nietzsche’nin acıları bilgece yorumlama kabiliyeti birbiri ardınca arz-ı endam ederlerken okuyucu bu doyurucu hatıratın kıssalarından hissesini almış ve bir nebze teselli olmuş bir biçimde kitabı okumayı nihayetlendiriyor.
    Kitap, filozofların bilgi felsefesine katkıları, icatları, keşfettikleri formüller, ortaya koydukları bilimsel yasalarla pek ilgilenmiyor. Kitabın temel ilgi sahası ve iddiası, insanın günlük hayatına ilişkin ihtiyaçlarını karşılayacak ve zorluklara göğüs gerebilmesini kolaylaştıracak deneyimleri ve fikirleri okuyucuya sunabilmek. Bu amaçla, filozofların “çektiklerini” örnek göstererek onların olgunluklarından okuyucuya tavsiyeler devşiriyor. Şimdi, bu bölümleri ve filozofları kısaca inceleyelim.

  2. #2
    <span style='color: #800080'><span class='glow_FF4500'>La_Edri</span></span> adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    04-08-2005
    Mesajlar
    9,800
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    8
    1. Toplum Tarafından Kabul Görmemenin Tesellisi


    “Komik bir benzetme yapmak gerekirse,

    kentimiz iyi yetiştirilmiş,

    heybetli bir at, ben de bir at sineğiyim;

    Tanrı beni bu atın &#252;st&#252;ne yerleştirdi,

    heybetinden öt&#252;r&#252; tembelliğe meyleden bu at

    bir atsineğinin varlığıyla hareketlenebilir.” (s.49)

    Sokrates, yerleşmiş temel inanç kalıplarına kör&#252;kör&#252;ne biat eden uysal bir Yunan yurttaşı değildi. Onun zihni soru sorarak işliyordu. Kendisine sunulan hiçbirşeye inanmıyor, mantıki temellerinin sağlamlığını sorguluyordu. Bir filozofta olması gereken en önemli özellikler onda mevcuttu: ş&#252;phe ve merak. Biz, içinde yaşadığımız toplumun işleyiş mekanizmasında yer alan normları, kuralları, değerleri ve inançları sorgulamadan kabul ederiz. Oysa Sokrates, t&#252;m bunları sorguluyor ve hakikaten mantıklı olup olmadıklarını, gerçekten uyulmak zorunluluğunun olup olmadıklarını merak ediyordu. O, bir çoğumuzun zihnindeki prangalardan kurtulmuştu. “Eğer varolan d&#252;zeni sorgulamaktan kaçınıyorsak, bunun nedeni içinde yaşadığımız kentin iklimi ve b&#252;y&#252;kl&#252;ğ&#252; bir yana, toplum tarafından kabul gören herşeyin doğru olduğunu d&#252;ş&#252;nmemizdir aslında. &#199;ıplak ayaklı filozof ise, toplum tarafından benimsenen her şeyin anlamlı olup olmadığına ilişkin bir soru sormuştu.” (s.23) Sokrates, kendisine sunulan inançları elinin tersiyle reddetti, ç&#252;nk&#252; bunların doğru olup olmadığının mantıki temellerini bulmaya çalışıyordu. Herkesin kabul etmesi bir şeyi doğru yapmazdı ç&#252;nk&#252;. “Başkaları hatalı olabilir, önemli konumlara gelmiş kişiler olsalar; b&#252;y&#252;k çoğunluk tarafından y&#252;zyıllardır kabul görm&#252;ş inançları dile getiriyor bile olsalar. Bunun nedeni de çok basit: ç&#252;nk&#252; bu insanlar inandıkları şeylerin mantıklı olup olmadığını hiç gözden geçirmemişlerdir.” (s.29)

    “Filozof bize yalnızca başkalarının hatalı olabileceğini göstermekle kalmıyor, bir de neyin doğru olduğuna kendi kendimize karar vermemize yarayacak basit bir yöntem sunuyor... Meraklı, zihnindeki taşları yerli yerine oturtabilmiş ve sağduyuya uygun olduğu iddia edilen bir d&#252;ş&#252;nceyi gözden geçirmek isteyen herkes, Sokrates’in yöntemini izleyerek, sokakta y&#252;r&#252;rken bir arkadaşıyla bu konuda bir sohbete başlayabilir ve sonunda, yarım saatten kısa bir zaman içinde bir ya da iki çarpıcı sonuca ulaşabilir.” (s.32)

    Sokrates’in D&#252;ş&#252;nme Yöntemi

    1. Sağduyuya uygun diye nitelenen bir gör&#252;ş&#252; yansıtan bir ifade seçin.

    Demokrasi halkın kendi kendini yönetmesidir, demokraside halk yöneticilerini kendi seçer.

    2. Bu gör&#252;ş&#252; dile getiren kişinin kendine g&#252;veniyor ve bu gör&#252;ş&#252;n doğruluğuna inanıyor olmasını bir s&#252;reliğine bir kenara bırakarak ifadenin yanlış olduğunu varsayın. İfadenin doğru olamayacağı durumlar ya da bağlamlar bulmaya çalışın.

    Seçimlerde halkın sadece bir böl&#252;m&#252; oy kullanır, yaş da dahil olmak &#252;zere bir takım sınırlar vardır. Aday olanlar halkın seçmek istediği kişiler değil, parti liderlerinin uygun görd&#252;ğ&#252; kimselerdir. Hiçbir seçim sistemi her oyun temsilcisini bulabileceği bir aşamaya ulaşamamıştır. Seçilen siyasi kadro, herkesin değil, mukayeseli olarak çoğunluğun oylarını almıştır.

    3. Eğer bir istisna bulabildiyseniz, yapılan tanım yanlıştır ya da en azından eksiktir.

    Demokraside yöneticilerin, halkın belli bir kesimince seçilmesine rağmen halkın t&#252;m&#252;n&#252; temsil etmesi m&#252;mk&#252;n değildir. Seçilenler bunu söylese dahi seçenler bu noktada itiraz edecektir.

    4. Şimdi, başlangıçta kullandığımız ifadeye n&#252;anslar eklemeli ve ifadeyi istisnaları kapsayacak hale getirmelisiniz.

    Demokraside seçimler, seçmenlerin bir böl&#252;m&#252;n&#252;n siyasi tercihini yansıtır.

    Sokrates’in yöntemi sayesinde biz de fikirlerimizin sağlamlığını arttırır ve mantıki temellere dayanan doğru bilgiler ediniriz.

    “Bir d&#252;ş&#252;ncenin doğruluğu herkesin ona inanmasıyla ya da herkesin onu reddetmesiyle değil, bu d&#252;ş&#252;ncenin mantık kurallarına uygun olup olmadığıyla belirlenir. Yani bir d&#252;ş&#252;ncenin, çoğunluk tarafından kabul görmediğine bakarak onun ne yanlış ne de doğru olduğuna kanaat getirebiliriz. Sokrates bize yol göstererek iki b&#252;y&#252;k hataya d&#252;şmemizi önlemeye çalışmıştır. &#199;evremizdekilerin söylediklerini her zaman dinlemek ve hiç dinlememek. Eğer onun izinde gider ve yalnızca mantığın söylediklerini dinlersek arzuladığımız en b&#252;y&#252;k öd&#252;l&#252; kazanabiliriz.” (s.55)

    Sokrates, bu metodu öğrencileri olan soylu çocuklarına öğretmeye başladığında Atina’da işler karıştı. Sokrates, gençliği baştan çıkarmakla, yeni Tanrılar getirmekle suçlandı. Kurulan mahkemede yiğitçe direndi, kendisini suçlayanların &#252;zerine gitti ve öl&#252;me mahkum oldu. &#214;l&#252;m&#252; b&#252;y&#252;k bir dirayetle bekleyen Sokrates, b&#252;y&#252;k bir metanetle öl&#252;me gitti. Bu onun &#252;n&#252;ne &#252;n kattı. Yazılı hiçbir eser bırakmamasına rağmen onun fikirlerini özellikle öğrencisi Eflatun’un yazdıklarından takip edebiliyoruz. Onun felsefesi, tartışma metodu, sorgulama yöntemi, yani diyalektiği pek çok d&#252;ş&#252;n&#252;re örnek ve ilham oldu. O, tartışma sanatının en b&#252;y&#252;k &#252;stadlarındandı. Karşısına birini alır belirli bir sorun &#252;zerine tartışmayı başlatır ve onun tezini yargılarındaki karşıtları, çelişmeleri ortaya çıkararak ç&#252;r&#252;t&#252;p doğruyu bulmasına yardımcı olurdu. Kendi yaptığı bir yakıştırma ile O, insanda saklı olan bilgileri doğurtan bir ebeydi. Tartıştığı kimsenin yargılarındaki çelişmeleri sergileyerek ç&#252;r&#252;tt&#252;kten sonra, tek tek doğrulardan genel doğrulara y&#252;kselir, sonra genel doğrular ile tekleri denetlerdi. Böylece, t&#252;mevarımı da felsefe tarihinde ilk kez doğru ve tutarlı olarak kullanan filozof o oldu. Kendisine sofist yakıştırmaları yapanlara çok kızardı, o, benim, derdi, bildiğim bir şey varsa o da hiçbir şey bilmediğimdir

  3. #3
    <span style='color: #800080'><span class='glow_FF4500'>La_Edri</span></span> adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    04-08-2005
    Mesajlar
    9,800
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    8
    2. Yeterince Paraya Sahip Olmamanın Tesellisi

    “Vardığı sonuçlar çok b&#252;y&#252;k bir gelirden

    yoksun olan insanlar için sevindiriciydi.

    Hayatı zevkli kılan şeylerdir ama

    aslında hiç de pahalı değildiler.” (s.73)

    Son zamanlarda televizyon ekranlarında sıkça gösterilen bir kredi kartı reklamı var. Adamın biri, evlenmek istediği kız arkadaşının ailesiyle tanışmadan önce bir takım harcamalar yapıyor, her harcamadan sonra aldığı şeylerin fiyatı ekrana yansıtılıyor; kız arkadaşının babasına kaliteli bir kravat alıyor, kendisine yeni elbiseler alıyor, çiçek ve şekerini alıp kızla birlikte kızın ailesinin kapısını çalıyor. Damat adayı karşısında, tuttuğu takımın formasını &#252;st&#252;ne geçirmiş bir halde m&#252;stakbel kayınpederini buluyor, burada voice-over devreye giriyor; kız arkadaşının babasıyla aynı takımı tuttuğunu öğrenmek: paha biçilemez. Ve reklam, şu sloganla bitiyor; paranın satın alamayacağı şeyler vardır, geri kalan herşey için ...Kart.

    D&#252;nya ekonomik sistemi, bireylerin kazanması ve harcaması &#252;zerine kurulu. Kazancı az da olsa harcaması çok olmalı bireylerin. Bunu kışkırtmanın yolu da işte reklamlarla kurulan d&#252;nyada yaşam standartlarını yukarılara çekerek daha fazla harcama yapılarak erişilebilecek yaşam seviyesinin daha insanca olduğunun normal karşılanmasını sağlamaktır. Bu amaçla, Epikuros dahi kullanılmıştır. Epikuros’un fikirleri l&#252;ks yaşamanın felsefi dayanağını oluşturur hale getirilmiştir. Oysa Epikuros, bunun tam tersini savunuyordu.

    Epikuros, mutlu olmak için öyle şatafatlı bir hayatın, bu hayatı finanse edecek görkemli bir servetin, b&#252;y&#252;k bir evin, kaliteli eşyaların, l&#252;ks bir dekorun, konforlu bir banyonun vs. gerekli olmadığını, çok daha az edere sahip şeylerle mutlu olunabileceğini ispata girişmişti. Ona göre, mutlu olmak için gerekenler listesinin başında “dostluk” geliyordu. “Epikuros şöyle bir gözlem yapıyordu: İnsanın b&#252;t&#252;n hayatını mutluluk içinde geçirmesine yardım etmek &#252;zere bilgeliğin bize sundukları arasında en önemlisi dost edinme yetisidir.” (s.74) Arkadaşlarına oldukça d&#252;şk&#252;n olan Epikuros bu y&#252;zden yalnız yemek yemekten de nefret ederdi. Bu, mutluluk için gerekenler listesinin ikinci sırasında ise “özg&#252;rl&#252;k” vardı. “Epikuros ve arkadaşları bir radikal değişiklik daha yaptılar. Hoşlanmadıkları insanlar için çalışmak ve onların kaprislerini çekmek gibi aşağılayıcı olabilecek durumlara d&#252;şmemek için kendilerini Atina’nın iş d&#252;nyasından uzak tuttular. Ve kom&#252;n hayatı diye adlandırabileceğimiz bir hayat s&#252;rmeye başladılar. &#199;ok basit bir yaşam tarzı benimseyerek özg&#252;r olmayı yeğlediler.” (s.76) Listenin &#252;ç&#252;nc&#252; sırasındaysa, “d&#252;ş&#252;nmek” vardı. “Epikuros’un ev ahalisi bahçede oturup d&#252;ş&#252;nmekle &#252;n yapmıştı, bunu yapmak için her t&#252;r olanağa sahiptiler.” (s.77)

    “Varlıklı olmak tabii ki insanı mutsuz etmezdi ama Epikuros’un savının öz&#252; şuydu: Paramız olduğu halde dostlarımız, özg&#252;rl&#252;ğ&#252;m&#252;z yoksa ve yaşadığımız hayat &#252;zerine inceden inceye kafa yormuyorsak asla gerçek anlamda mutlu olamayız. B&#252;t&#252;n bunlara sahip olduğumuz halde paramız yoksa, o zaman da asla mutsuz olmayız.” (s.78)


    Epikuros’un Kendini Dizginleme Metodu

    “Gereksinim duymadığımız şeyleri edinmekten kaçınmaya çalışıyor, g&#252;c&#252;m&#252;z yetmediği için bazı şeyleri alamadık diye &#252;z&#252;lmek istemiyorsak, pahalı bir şey almayı arzuladığımız anda kendimize, bunu almaya hakkım var mı, diye sormalıyız. Sonra da bir dizi zihinsel deney yapmalı, yani geleceğe gidip arzumuzun gerçekleşmiş olduğunu görmeli ve o anda ne kadar mutlu olacağımızı ölçmeye çalışmalıyız. Bu yöntemi her arzu duyduğumuzda uygulamalıyız. &#199;ok istediğim bu şey gerçekleştiğinde ne hissedeceğim? Gerçekleşmezse ne hissedeceğim? Bu yöntemde en az beş basamak söz konusu gibi göz&#252;k&#252;yor.” (s.82)

    1. Sizi mutlu edeceğini d&#252;ş&#252;nd&#252;ğ&#252;n&#252;z bir şey bulun.

    Eşimle balayımızı yurtdışında geçirmek istiyoruz.

    2. Bu d&#252;ş&#252;ncenizin yanlış olduğunu farz edin. Arzu ettiğiniz nesne ile mutluluk arasında varsaymış olduğunuz ilişkiyi değiştirebilecek bir istisna arayın. Acaba arzu ettiğiniz nesneye kavuştuğunuz halde mutlu olmayabilir misiniz? Mutlu olduğunuz halde arzu ettiğiniz nesneyi elde etmemiş olabilir misiniz?

    Balayına yurtdışına gittiğimiz halde mutlu olmayabilir miyiz?

    Yurtdışı için o kadar çok para harcamadan, &#252;lkemizde arabamızla gidebileceğimiz turistik bir yerde balayımızı mutlu bir şekilde geçirebilir miyiz?

    3. Bir istisna bulduysanız, arzu ettiğiniz nesne mutlu olmanız için gerekli ya da yeterli değil demektir.

    Eğer ilerde çocuğumuzun eğitim masraflarının bir böl&#252;m&#252;n&#252; karşılayacak kadar para harcayıp dilini bilmediğimiz, harita &#252;zerinde bile yerini zor seçebildiğimiz bir yerdeysek mutsuz bir balayı geçirebiliriz.

    Yanımda sevdiğim insan olduktan sonra ve balayının anlamı onunla yalnız kalmak olduğuna göre pekala tenha bir sayfiyede de mutlu bir balayı geçirilebilir.

    4. Mutlu olmak istiyorsanız, bulduğunuz istisnayı da ilk d&#252;ş&#252;ncenize dahil ederek onu yeniden biçimlendirmelisiniz.

    Yurtdışına çıkamasak da sevdiğimle berabersem mutlu olmamam için bir neden yok.

    5. Artık gerçek gereksinimleriniz ile başlangıçta gereksinim duyduğunuza inandığınız şey arasındaki farkı açıkça görebilirsiniz.

    Aşk sevdiğini yanında ister. Gerisi bahane.

    “Mutluluğun elde edilmesi g&#252;ç olabilir. Mutluluk yolunda ön&#252;m&#252;ze çıkan engellerse ille de parasal olmak zorunda değil.” (s.92)

  4. #4
    <span style='color: #800080'><span class='glow_FF4500'>La_Edri</span></span> adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    04-08-2005
    Mesajlar
    9,800
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    8
    3. D&#252;şkırıklığı Yaşamanın Tesellisi

    “Fortuna’nın nazını çekebilenler

    asla cinnet geçirmezler.

    Bu kadar basit.”

    Elif Şafak, Bit Palas

    Roma İmparatoru Neron’un hocalığını &#252;stlenmek zorunda kalan Seneca, bu muhteris imparatorun amansız gazabından payını alacak ve onun aklı almaz paranoyasına kattığı dehşetengiz zulm&#252; sonucunda hayata veda edecektir. Esasen öl&#252;nceye dek Seneca’nın başına olmadık işler gelmiş, o, bunlara katlanmanın yollarını aramıştı. Verdiği kişisel kayıplar, onun hayata dayanma, katlanma ve tutunma katsayısını arttırmıştı. “Seneca, bu d&#252;şkırıklıklarına göğ&#252;s germesini sağlayan şeyin ne olduğunu biliyordu: Hayatımı felsefeye borçluyum; &#252;stelik d&#252;şkırıklıkları karşısında sağlam durmak felsefeye karşı taşıdığım sorumlulukların en k&#252;ç&#252;ğ&#252;... Seneca, deneyimlerinden yola çıkarak bir sözl&#252;k hazırlamış ve bu sözl&#252;kte d&#252;şkırıklığına uğradığımızda nasıl davranabileceğimize ilişkin yanıtlar aramıştı. Felsefeyle geçen onca yıldan sonra, Neron’un habercisi kapıyı vurduğunda kendisini bekleyen korkunç sona çoktan hazırdı.” (s.100)

    Seneca’nın d&#252;şkırıklığına yol açan nedenler sözl&#252;ğ&#252;nde, öfke, şok, haksızlığa uğrama, huzursuzluk, alaya alınmak gibi duyguların panzehirleri yer almakta, ayrıca bir de “Seneca Meditasyonu” bulunmaktadır. Seneca, beklentilerimizin gerçeğin duvarına çarptığını, bu y&#252;zden d&#252;şkırıklığına uğradığımızı ifade eder. Ve buna çare olarak da gerçekle barışmak &#252;zerinde durarak başımıza geleceklere hazırlıklı olmamız gerektiğinin altını çizer. “Seneca’nın yapıtlarında aslında tek bir d&#252;ş&#252;nce hakimdir. &#214;ngör&#252;p kendimizi hazırladığımız ve nedenlerini anladığımız d&#252;şkırıklıklarına daha kolay katlanırız; en b&#252;y&#252;k yaraları ise hiç beklemediğimiz ve başa çıkamayacağımız t&#252;rden d&#252;şkırıklıkları karşısında alırız. Felsefe bizi gerçeklikle barıştırmalı, böylece d&#252;şkırıklığının kendisini olmasa bile beraberinde getirdiği zararlı duyguları ortadan kaldırmalıdır. Felsefenin görevi, biz gerçekliğin yıkılmaz duvarını aşmaya çalışırken,isteklerimizin m&#252;mk&#252;n olan en yumuşak biçimde yere inmesini sağlamaktır.” (s.102)

    D&#252;şkırıklığına yol açan nedenler sözl&#252;ğ&#252;nde ilk sırada “öfke” vardır. Yaygın bir kanıya göre, öfke anında insanın o delilik haline dön&#252;şmesine yol açan d&#252;rt&#252;, mantığından daha g&#252;çl&#252; bir şeyin ona hakim olmasıdır. Beklentilerimiz karşılanmayınca öfkeleniriz. Ancak Seneca, öfkeye bambaşka bir şeyin neden olduğunu savunmaktadır. Ona göre, “... öfke yalnızca aklı y&#252;r&#252;terek vardığımız bazı d&#252;ş&#252;ncelerden hareketle ortaya çıkar, eğer bu d&#252;ş&#252;ncelerimizi değiştirebilirsek, öfke eğilimi de ortadan kalkar.” (s.104) Bu d&#252;ş&#252;ncelerimiz ise, normal diye algıladığımız şeylerin ne olduğudur. “D&#252;şkırıklıklarımızın derecesini, çevremizdeki d&#252;nyadan neler beklediğimize ilişkin kavrayışımız, hangi beklentilerimizin normal olduğuna ilişkin deneyimlerimiz belirler.” (s.104) Seneca’ya göre, beklentilerimiz aza indirdiğimiz zaman öfkelenme seviyemiz de aşağı iner. Sözl&#252;ğ&#252;n ikinci sırasında ise “şok” vardır. Seneca’ya göre, “Her şeye hazırlıklı olmalıyız. Aklımız geleceğe uzanıp b&#252;t&#252;n sorunlardan önce y&#252;zleşmeli. Sonra, muhtemelen karşılaşmayacağımız şeyler &#252;zerine değil, karşılaşılması pekala m&#252;mk&#252;n olan şeyler &#252;zerine d&#252;ş&#252;nmeliyiz.” (s.110) Her şey her an, çok k&#252;ç&#252;k bir nedenden dolayı bitebilir, insan hayatı da. “Kimse size bu geceyi çıkarabileceğinize dair söz vermedi, hayır çok uzak bir gelecekten söz ettim, kimse size bu saati çıkarabileceğinize dair söz vermedi.” (s.113) İşte bu y&#252;zden, olacaklara ve öl&#252;me hazırlıklı olmak, rehavete kapılmamak için Seneca, her sabah yapılacak bir meditasyon öneriyordu. “Bilge kişi g&#252;ne şu d&#252;ş&#252;ncelerle başlar: Fortuna bize gerçekten sahip olabileceğimiz hiçbir şey vermiyor” diye başlayan meditasyon, “Her şeyi hesaplayacak, her şeyi umacağız” diye bitiyordu. Sözl&#252;ğ&#252;n &#252;ç&#252;nc&#252; sırasında, “haksızlığa uğrama” yer almaktadır. Buna göre, başımıza gelenlerin hepsi illa da bizimle ilgili nedenlerden kaynaklanmaz. Fortuna, adaletsiz bir şekilde zarar veriyordu herkese. Sözl&#252;ğ&#252;n dörd&#252;nc&#252; maddesi, “huzursuzluk”tur. “Huzursuzluk, belirsiz bir durumdan duyulan rahatsızlıktır. İnsan bu belirsiz durumun hem iyi bir sonla noktalanmasını ister, hem de köt&#252; bir sona varacağından korkar.” (s.120) Seneca, elbette köt&#252; şeylerle karşılaşma olasılığının bulunduğunu, ancak bunların korkulduğu kadar köt&#252; şeyler olmadığını anlatır. İnsan, bir anda her şeyini kaybedebilir. Bunun idrakiyle yaşamalıdır ki, sonu h&#252;sran olmasın. Varlıklı insanlar varlıklarını bir anda kaybedebilir, bunun için, ilerde olası yoksullaşma durumlarında nasıl yaşayacaklarını bir an için hayal edip ya da birkaç g&#252;n aç kalıp bu ihtimale kendilerini hazırlamalıdırlar. Seneca, “Fortuna’ya hiçbir zaman g&#252;venmedim. Bana bahşettiği şeyleri, parayı, mevkiiyi, g&#252;c&#252;, öyle bir yere koydum ki, geri almak istediği zaman beni rahatsız etmeden alabilsin.” (s.124) diyerek felaket olarak adandırılabilecek durumlara her daim kendini hazır tutmuş, bunun huzursuzluğuyla yaşamamıştır. İşte bu y&#252;zden, Neron’un adamları kendisini öld&#252;rmek &#252;zere geldiklerinde bu kadar dirayetli durabilmiştir. Sözl&#252;ğ&#252;n beşinci ve son maddesi ise, “alaya alınmak” tır. Canlı ya da cansız bize zarar veren ya da bizi rahatsız eden her şeyin bunu bilinçli olarak yaptığını farz ederiz. “İncindiğimizde, incinmemize yol açan şeyin ya da kişinin bizi isteyerek incittiğini d&#252;ş&#252;nme eğiliminde oluruz. Yani, kalem yere d&#252;şt&#252; bu y&#252;zden sinirlendim demektense, kalem beni sinirlendirmek için yere d&#252;şt&#252; deriz.” (s.126) Oysa bu b&#252;y&#252;k bir hatadır. Böyle bir durumda, bizi sinirlendirmek için bu t&#252;r şeylerin meydana geldiğini d&#252;ş&#252;n&#252;yorsak, Seneca’ya göre, bu bizim özg&#252;venden yoksun, her an birileri tarafından hakarete uğrayabilecek, birileri tarafından alaya alınabilecek tedirginliğiyle yaşayan zayıf b&#252;nyeli kişiler olduğumuzun göstergesiydi.

    Seneca, Fortuna’ya derin bir iman besliyordu. Ama bu, onu teslimiyetçiliğe itmiyordu. Bilakis, o, her şeyi sineye çekmiyordu. “Ona göre, kaçınılmaz olmayan bir şeyi kaçınılmazmış gibi sineye çekmek de en az kaçınılmaz olana başkaldırmak kadar mantıksızdı. İnsanlar bir şeyin kaçınılmaz olduğunu kabul etmeyip imkansız olanı istedikleri gibi, olasılıkları görmeyip kaçınılmaz olmayanı da kabullenebilirler. Bu ikisini birbirinden ayırmak içinse aklı y&#252;r&#252;tmek gerekir.” (s.136)

  5. #5
    <span style='color: #800080'><span class='glow_FF4500'>La_Edri</span></span> adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    04-08-2005
    Mesajlar
    9,800
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    8
    4. Kendini Yetersiz Hissetmenin Tesellisi

    “Eğer biraz özg&#252;venim olsaydı,

    sonucu ne olursa olsun,

    bir tek kendi sözlerimi

    söylemek isterdim.” (s.201)

    Montaigne, coğrafi keşiflerin ve Rönesans hareketlerinin başladığı bir dönemde yaşadı. Bu dönemde Avrupa, bir yandan yeni kıtalar keşfederken öte yandan da geçmişini yeniden keşfediyordu. Montaigne’in &#252;zerinde durduğu birkaç önemli konu başlığı vardı. Bunlardan birincisi, Avrupalıların coğrafi keşifler sonrasında ayak bastıkları kıtaları söm&#252;rgeleştirmesinin arkasındaki meşrulaştırma dayanağını eleştirmekti; ikincisi, bilge olmanın ve gerçeğe ulaşmanın yalnızca Antik Yunan filozoflarına öz&#252; bir yetenek olmadığını ispatlamaktı. &#220;ç&#252;nc&#252;s&#252;, bilgili ile bilge arasındaki farkı vurgulamaktı.

    İlk olarak Montaigne, söm&#252;rgeleştirmeye dayanak olan “ilkel”, “barbar” yerliler imajının doğruluğunu sorgulamaktadır. Bu dönemde Amerika, Afrika gibi kıtalar Avrupa’nın denizci ulusları tarafından keşfedilmiş ve söm&#252;r&#252;lmeye başlamıştı. Avrupalılar, geldikleri kıtalarda bir yandan buranın yerlilerini imha ediyor ve topraklara sahip oluyorken öte yandan da bu yerlileri köleleştiriyordu. Bunu yaparken, meşruiyet dayanakları onların “ilkel” oldukları varsayımıydı. Buna göre, onlar kendileri gibi “normal” değildi ve bu y&#252;zden de kendilerinin sahip olduğu haklara sahip değillerdi. Bu y&#252;zden, “yerlileri doğrarken İspanyolların vicdanları rahattı ç&#252;nk&#252; normal bir insanın ne demek olduğundan emindiler. Mantıkları onlara normal insanın pantolon giydiğini, tek bir eşi olduğunu, ör&#252;mcek yemediğini ve yatakta yattığını söyl&#252;yordu.” (s.173) Burada, “Normal olanı anormal olandan ayırmaya çalışırken, özel durumlardan yola çıkarak genel bir kural t&#252;rettiğimiz t&#252;mevarım mantığının tipik adımlarıyla ilerleriz.” (s.174) Bu, şu demektir; o g&#252;ne kadar bilinen zeki insanların portresi sırayla incelendiğinde hemen hepsinin siyah giyinen, ciddi bakan, karanlık odalarda oturan, ağırbaşlı gör&#252;nen insanlar olduğu şeklinde temel bir ortak tipoloji oraya çıkar. Bunu temel bilgi olarak kabul ettiğimizde de, v&#252;cudunun çok az bir kısmını tuhaf yapraklar ve bezlerle örtm&#252;ş ten rengi farklı bir “yerli” bize “*****” gibi gör&#252;nebilir ve bu, onun öld&#252;r&#252;lmesi için yeterli bir sebeptir. İşte burada Montaigne, barbar ve uygar arasındaki ayrımı bir kenara atmak istemiyordu, ç&#252;nk&#252; elbette bazı uluslar daha anlamlı, daha uygar gelenek ve göreneklere sahiptiler. Ancak, Montaigne, bu ayrımı yaparken kullanılan ölç&#252;tlere dikkat çekiyordu. “Ulusumuzun pek çok erdemi olabilirdi ama bu erdemlerin, ulusun bizim ulusumuz olmasıyla bir ilgisi yoktu. Yabancı bir &#252;lkenin kusurlu yanları olabilirdi ama o &#252;lkenin yalnızca alışık olmadığımız göreneklerinden yola çıkarak böyle bir karara varmamız yanlıştı. Neyin iyi olduğunu belirlemek için milliyet ve aşinalık gibi iki ölç&#252;t&#252; temel almak son derece saçmaydı.” (s.176)

    İkinci olarak o dönemdeki yaygın kanının tersine Montaigne, sıradan herhangi bir insanın gerçeğe ulaşabileceğini, bunun yalnızca Antik Yunan filozoflarına ait bir haslet olmadığını öne s&#252;r&#252;yordu. “Mesele şuydu: Gerçekten değerli şeylere ulaşmak bir tek, Parthenon Tapınağı’nın inşa edilmesi ile Roma İmparatorluğunun çök&#252;ş&#252; arasındaki zaman dilimi içinde yaşamış bir avuç dahiye mi nasip olmuştu? Yoksa Montaigne’in vurguladığı gibi gerçek aslında hepimize aynı mesafede mi duruyordu?” (s.202)

    &#220;ç&#252;nc&#252; olarak Montaigne, bilgi ile bilgelik arasındaki farka vurgu yapıyordu. “Montaigne bilgi birikimini ikiye ayırdı: bilgi ve bilgelik. Mantık, kökenbilim, dilbilgisi, Latince ve Yunanca ile birlikte başka pek çok konuyu bilgi başlığı altına yerleştirdi. Bilgelik başlığı altına ise, daha engin, elde edilmesi daha zor ve değerli bir birikimi, insanın iyi yaşamasına, Montaigne’in deyişiyle insanın mutlu ve ahlaklı yaşamasına yardımcı olabilecek her şeyi sıraladı.” (s.188) Montaigne, entelekt&#252;ellerin bilgi seviyesini ölçen klasik sınavlar yerine, bilgeliği ölçen alternatif bir sınav örneği de vermekteydi. Bilgi seviyesini ölçen klasik sınavlarda, &#252;çgenlerle ilgili geometri soruları, edebiyata dair dilbilgisi kurallarıyla ilgili sorular, felsefe tarihinden bir soru ve terc&#252;me soruları yer alırken, bilgelik sınavında Montaigne, insan davranışlarının analizine yönelik psikolojik ve sosyolojik bilgi ve değerlendirme yetisini ölçen örnek olay &#252;zerinde cevaplanmasını istediği bir soru, öl&#252;m ve yaşama dair bilgeliği ölçen bir soru, cinsel problemlerle ilgili bir soru, ahlaki değerleri ve sorumluluğu ölçmeye dayalı bir örnek olay &#252;zerinde bir soru vs. sormaktaydı. Bu iki farklı sınav usul&#252; arasındaki temel fark, ilkinde sınavın muhatabının edilgen durumda olduğu ve ne kadar bilgiyi zihnine doldurmuş olduğunu ölçmeye yönelik bir &#252;slubun olması, ikincisindeyse sınavın muhatabının etken olduğu ve öğrendiği bilgilerin ne kadarını hazmettiğini ve g&#252;nl&#252;k hayata bunun ne kadarını uygulayabilme yeteneğine sahip olduğunun ölç&#252;lmesine yönelik bir &#252;slubunun olmasıdır. &#199;&#252;nk&#252;, “Montaigne’nin entelekt&#252;ellik anlayışına göre, bir kitabın değeri onun insana ne kadar fayda sağladığıyla, hayata ne kadar uygun olduğuyla ölç&#252;l&#252;r.” (s.197) Bizde bir deyim vardır; “Kitap y&#252;kl&#252; merkepler gibidir” derler, bu deyim tam da Montaigne’nin buyurduğu bilge olmayan bilgililer için geçerli olan bir tasvirdir.

  6. #6
    <span style='color: #800080'><span class='glow_FF4500'>La_Edri</span></span> adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    04-08-2005
    Mesajlar
    9,800
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    8
    5. Kırık Bir Kalbin Tesellisi

    “Doğuştan getirdiğimiz bir tek kusur var:

    Hepimiz mutlu olmak için

    d&#252;nyaya geldiğimize inanıyoruz...

    Bu kusurumuzu gidermedikçe

    d&#252;nya göz&#252;m&#252;ze çelişkilerle dolu

    bir yer gibi gör&#252;necektir.” (s.244)

    “&#199;ektiği aşk acıları açısından değerlendirildiğinde, belki de filozofların en hassasıdır o.” (s.211) Schopenhauer, hayatın anlamsızlığına, acımasızlığına, varoluşun hata olduğuna derin bir kederle inanmış bir filozof. “Bug&#252;n köt&#252;, yarın daha da köt&#252; olacak ve en köt&#252;s&#252; oluncaya dek bu böyle s&#252;r&#252;p gidecek” (s.211) diye d&#252;ş&#252;nen Schopenhauer, genç yaşta babasının intiharıyla sarsılmış, kendisine d&#252;şen miras payıyla rahat bir yaşam s&#252;recek paraya kavuştuktan sonra bile kendini rahat hissetmemişti. Hayata dair derin bir k&#252;sk&#252;nl&#252;k ve köt&#252;mserlik içinde s&#252;rer hayatı.

    Aşk &#252;zerine kafa yorar Schopenhauer, filozofların bu konuyu “hafife” almalarına rağmen, o, bunun aslında hiç de hafife alınacak bir konu olmadığını savunur. Aşkın temelindeki duyguları ve o daha da derindeki “basic instinct”(temel içg&#252;d&#252 araştırırken Montaigne’nin kılavuzluğunda yol alır. “Montaigne’e göre aslında zihnimiz bedenimizin kölesiydi ama biz kibirli olduğumuz için bunun tam tersine inanıyorduk. Schopenhauer da bu gör&#252;şe katılıyordu.” (s.229) Hatta, Schopenhauer, bir adım öteye giderek bir kuram ortaya atar. “Mantığın bedene yenik d&#252;şmesini zayıf örneklerle açıklamak yerine, mantığımıza h&#252;kmeden, mantığın b&#252;t&#252;n planlarını bozan, b&#252;t&#252;n yargılarını çarpıtan g&#252;ce, ‘yaşam iradesi’ (wille zum leben) adını verdi. Yaşam iradesi, insanın doğasında var olan bir hayatta kalma ve &#252;reme içg&#252;d&#252;s&#252;yd&#252;. Yaşam iradesi sayesinde en ağır bunalımlar geçirenler bile, bir gemi kazasına uğradıkları ya da öl&#252;mc&#252;l bir hastalığa yakalandıkları zaman hayatta kalmak için savaşıyorlardı.” (s.229) İnsanın aşık olmasına neden olan da bu meş’um yaşam iradesiydi. Ama her şeye rağmen, her ön&#252;m&#252;ze gelene aşık olmuyorduk, aşkın en gizemli sorularından biri de “neden bu kadın?” “başkası değil?” sorularıdır. Schopenhauer, bunun cevabını da yaşam iradesinde arıyor. “Ona göre, her ön&#252;m&#252;ze gelene aşık olamayız ç&#252;nk&#252; herkesle sağlıklı çocuklar yapamayız. Yaşam irademiz bizi, g&#252;zel ve zeki çocuklar d&#252;nyaya getirme şansımızı y&#252;kseltebilecek kişilere doğru iter. Aşk, yaşam iradesinin ideal eşi keşfedip, bu bilgiyi bilincimize iletmesinden başka bir şey değildir.” (s.234)

  7. #7
    <span style='color: #800080'><span class='glow_FF4500'>La_Edri</span></span> adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    04-08-2005
    Mesajlar
    9,800
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    8
    6. Zorluklar Yaşamanın Tesellisi

    “Bana öyle geliyor ki

    bir kimsenin kitaplarımdan birini

    eline alması onun kendine

    verebileceği en y&#252;ksek payedir.” (s.253)

    “&#199;ok az filozof kendini köt&#252; hissetmenin olumlu bir şey olduğunu d&#252;ş&#252;nm&#252;şt&#252;r. Yaygın inanca göre bilge kişi acılarını bastırabilen; huzursuzluk, köt&#252;mserlik, öfke, kendini hor görme, aşk acısı gibi duygularını denetim altında tutan kişidir.” (s.253) Nietzsche’ye göre böyle d&#252;ş&#252;nen filozoflar, “lahana kafalı” idi.

    Nietzsche, Schopenhauer’ın gör&#252;şlerinden etkilenmiş ve “Biliyoruz ki yaşam acılarla dolu, hayatı keyifle yaşamaya çalıştıkça onun kölesi oluyoruz; öyleyse hayatın hoş yanlarını bir kenara bırakıp kendimizi perhize çekmeliyiz.” (s.256) şeklinde d&#252;ş&#252;n&#252;r hale gelmişti. Ancak Nietzsche’nin bu fikirleri, 1876’da yapacağı bir İtalya gezisinde değişecekti. “Filozof, Akdeniz sularında y&#252;zd&#252;kçe, tereyağı yerine zeytinyağıyla pişirilmiş yemekleri yedikçe, sıcak havayı soluyup Montaigne ve Stendhal okudukça, acı ve zevkler ile ilgili felsefi gör&#252;şleri, dolayısıyla zorluklar konusunda yaklaşımı da değişti.” (s.258) Ve nihayet, Schopenhauer’ın öğretisine temelden karşı olduğunu, bir arkadaşına yazdığı mektupta açıkça belirtti. Nietzsche, artık Schopenhauer’ın öğ&#252;tlediği şekilde, “yanmaz duvarlarla çevrili k&#252;ç&#252;k bir odada yaşayıp” kendini acılardan sakınmanın korkakça ve gerçekdışı olduğunu d&#252;ş&#252;n&#252;yordu. Artık, &#252;rkek bir ceylan gibi ormanlarda saklanarak yaşamayacaktı.

    İnsan, çektiği acıları bilgece yorumlayarak ortaya sanat eserleri koyabilirdi. Bir insan, başarıya giden yolda karşısına çıkan zorlukları damıtarak ve bunlara manevi bir anlam katarak bunları verimliliğe dön&#252;şt&#252;rebilir.

  8. #8
    <span style='color: #800080'><span class='glow_FF4500'>La_Edri</span></span> adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    04-08-2005
    Mesajlar
    9,800
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    8
    SONU&#199;

    Felsefenin Tesellisi, yazarın rehber edindiği altı filozofun hayat hikayelerinden damıttığı bilgece sözler, hikmetli tavsiyeler, ibretlik deneyimler ve okurun çıkartmasını beklediği hisseler ile akıcı bir anlatımla keyifli bir zaman dilimi vaat eden ve &#252;slubunun rahatlığı ve kavrayış seviyesinin mutedilliği ile rahatça okunabilecek ve hatta bazılarınca bir “el kitabı” olarak da kullanılabilecek hoş bir eser. Yazar, bir yandan hayatın acımasızlığını ortaya koyarken öte yandan bu zorluklara dayanmamızı sağlayacak bir reçete sunuyor. Bu, kısaca, onlar başardı, bu yoldan giderseniz siz de başarırsınız demeye getirilen bir reçete.

    Sıradan bir okurun ilk intibada kitabın ismindeki “felsefe” sözc&#252;ğ&#252;nden &#252;rkmesine neden olabilecek bir önyargı vardır. Felsefi metinler genelde anlaşılması g&#252;ç, okunması sıkıcı, terimleri anlaşılmaz, g&#252;nl&#252;k hayata pek bir faydası dokunmayan yazılardır. Kitap, bu önyargının yersizliğine dair iyimser bir referans oluşturuyor. Felsefe insan için, insanın hayatını anlamak ve kolaylaştırmak için. Bu ana tema &#252;zerine kurulan ve insanı sıkmadan hatta insanı sıkıntılarından uzaklaştırmayı erek edinen bir &#252;slupla akan kitap, ayrıca, insanın işine yarayabilecek sorgulama metodları ve hatta bir de meditasyon örneği sunarak insanı rahatlatmayı amaçlıyor.

 

 

Bu konuya benzer diğer konular

  1. Alain Delon İstanbul Film Festivalinde
    2006 Konuları bölümünde Ramataklan tarafından açılmış
    Yanıt: 0
    Son Mesaj: 19.02.06, 17:07

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Bu bölümde konulara mesaj yazabilirsiniz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •