Konu: Mevlevİlİk

Hybrid View

  1. #1
    Kayıt Tarihi
    03-01-2005
    Mesajlar
    662

    Mevlevİlİk

    1- Kuruluşu

    Ölüm gününü Hakk’la vuslat, sevgiliye kavuşma günü sayan Hz.Mevlânâ’nın bu dünyadan göçüp, sonsuzluk âlemine doğmasıyla onu tanıyanlar, fikir ve görüşlerini benimseyenler büyük acılara boğuldular. Başta oğlu Sultan Veled, Çelebi Hüsâmeddin ve diğerleri...

    Hz.Mevlânâ’nın fikirleri ve yaşantısı kurumlaşmalı, yüzyıllar boyu tüm insanlığa uzanan bir el olmalıydı. İnsanlığı sevgiye, hoşgörüye, iyiliğe, doğruluğa ve güzel ahlâka yani İslâm’a çağıran bir el...

    İslâm Peygamberi, yaratılmışların en yücesi Hz.Muhammed’in yüzyıllar önce tüm insanlığa yaptığı çağrıyı Hz.Mevlânâ da yineliyordu.


    Bâzâ! Bâzâ! Her ân çi hestî bâzâ

    Ger kâfîr u gebr u bût-perestî bâzâ

    İn dergeh-i mâ, dergeh-i novmîdî nîst

    Sad bâr eger tövbe-şikestî bâzâ



    Gel!.. Ne olursan ol, yine gel...

    İster kâfir ol, ister ateşe tap, ister puta...

    İster yüz kere tevbe etmiş ol, ister yüz kere bozmuş ol tevbeni...

    Bizim kapımız umutsuzluk kapısı değil, nasılsan öyle gel.

    Çelebi Hüsâmeddin döneminde başlayarak, Sultan Veled ve onun oğlu Ulu Ârif Çelebi zamanında toplanan Mevlânâ âşıkları, Mevlevîlik Tarîkatı’nın temelini attılar ve sistemini oluşturdular. Muhtelif yerlerde tekkeler kurdular, vakıflar sağladılar, insanların gönüllerine ışık götürdüler.

    Mevlana Celaleddin Rumi'nin düşünceleri çevresinde kurulan tarikat. Babasının düşüncelerini sistemleştirdiği ve tarikat biçiminde örgütlendirdiği için Mevlana'nın oğlu Sultan Veled, Mevlevilik'in asıl kurucusu ve ikinci piri sayılır.

    Mevlana'nın hayatı boyunca tarikatlara özgü birtakım kurallara uymadığı, kendisine bağlananlar için özel kurallar koymadığı bilinmektedir. Sözgelimi kendisine bağlananlar için ne bir giriş töreni düzenler, ne de belli bir zikir öngörürdü. Diğer tarikatlar gibi özel giysilerle ayrılma yoluna da gitmemişti. Bilinen başlıca uygulaması müridliğe kabul edilenlerin saç, sakal, bıyık ve kaşlarından birkaç kıl kesmek, kendisine halifelik verilenlere de bugün hırka denilen geniş kollu, yakasız, önü açık bir giysi olan fereci giydirmek, halkı aydınlatma görevini simgelemek üzere bir çerağ vermekti. Mevlevilik'in başlıca kurallarından birisi olan semayı da yalnızca aşk ve cezbe için yardımcı bir öğe sayardı. Ancak oğlu Sultan Veled, halifeliği döneminde Mevlana'nın düşüncelerini temel olarak Mevleviliği kendine özgü kuralları, törenleri olan bir tarikat durumuna getirdi.

    Mevleviliğe göre tasavvufi eğitimin amacı insanın kendine gelmesini, kendini bulmasını sağlamaktır. Gerçeğe ulaşmak için insan tabiatına aykırı yöntemlere başvurulmamalıdır. Zikir ve çile gerçeğe ulaşmanın temel yöntemi değildir. Zikir ancak düşünceyi harekete geçirdiği ölçüde yararlıdır. Gerçeğe ulaşmanın asıl yolu aşk ve cezbedir. Bunun için de isimlerden ve kelimelerden geçip Allah'ı bulmak Allah dışındaki varlıklardan (masiva) arınmak gerekir. Bütün varlığı kuşatan Allah'ın varlığı tek gerçektir. Varmış gibi görülen varlıklar gerçekte yoktur; varolan, bu varlıklar aracılığı ile kendini gösteren Allah'tır. Evren her an yeniden yaratılmaktadır. Zıdlar alemi olan bu dünyada herşey izafidir. Allah'ı gerçek anlamda tanımayan insanlar dünyanın, altın ve gümüşün kulu, kölesi olurlar. Bu kölelikten kurtulmanın tek yolu da Allah aşkıdır.

    Mevleviliğe göre mürid kendini mürşidinde yok etmeli, kendine baktığında mürşidini görmelidir. Mürşidinin tüm isteklerini tereddüt etmeden kabul etmeli, ona itaatı Allah'a ve Peygamber (s.a.s)'e itaat, muhalefeti de Allah ve Peygamber (s.a.s)'e muhalefet bilmelidir. Kendisini şeyhinden uzaklaştıracak hiçbir sözü dinlememeli, onun iyiliğin mutlak temsilcisi olduğuna inanmalı, hakkında kötü düşünmemeli, yanında çok konuşmamalıdır. Nefsini zayıflatmaya, riyazet ve mücahede ile öldürmeye çalışmalıdır. Kötülüğü buyuran nefsi (nefs-i emmare) ancak mürşid öldürebilir. Bu nedenle mürid mürşidinin irşadına sıkı biçimde sarılmalıdır.

    Mevlevilikte başlıca tarikat ayini, âyin-i şerif de denilen semadır. Belli kurallar içinde ve müzik eşliğinde yapılan semadan başka zikir telkini, tac ve hırka giyme, halvet, tarikata giriş, halifelik verme de belli kurallara bağlanmıştır. Sözgelimi zikir telkininde şeyh müridi önüne oturtarak elini tutar, bütün günahlardan sakınacağına, iyilik ve takva üzere bulunacağına dair söz alır, kelime-i tevhidi üç kez telkin eder, sonra da onun için dua eder. Duanın arkasından şeyh, dünya ile ilgisini kestiğini simgelemek üzere müridin saçından birkaç kıl keser. Halvet, diğer tarikatlarda olduğu gibi kırk gün süren bir ibadet, riyazet biçiminde değil, tekkede hizmet biçiminde uygulanır. Binbir gün süren bu halveti (çile) tamamlayan kişiye derviş adı verilir.

    Tac ve hırka giydirme de küçük bir törenle yapılır. Tac giyecek mürid başını açarak şeyhin önüne oturur, başını şeyhin dizine koyar. Mevlevi silsilesini okuyan şeyh Allah'tan müridi fakirlik yolunda (tasavvuf) başarılı kılmasını, başına manevi bir tac ihsan etmesini dileyerek tacı giydirir. Fatiha sûresini okuyarak dua eder. Hırka ise ayakta giydirilir. Yine mevlevi şeyhleri silsilesi ve Fatiha okunur, dua edilir. Duanın arkasından hırkası giydirilen mürid şeyhin ve orada bulunan büyüklerin ellerini öper.

    Halvetten çıkmış, eğitimini tamamlamış ve gerekli olgunluğa ulaşmış dervişlere verilen üç tür halifelik vardır. Bunlar suret-i hilafet, mana-yı hilafet ve hakikat-ı hilafet olarak anılır. Suret-i hilafet, bir dervişe bir tekkenin yönetimini yürütmesi amacıyla verilen halifeliktir. Bu tür halifeler irşad yetkisine sahip değildir. Mana-yı hilafet, seyr-ü süluk denilen tasavvufi yolculuğun makam ve mertebelerini iyi bilen, Allah'ı tam anlamıyla tanıyan dervişe halkı irşad etmesi amacıyla verilen halifeliktir. Hakikat-ı hilafet de doğrudan irşad ve şeyhlik yetkisiyle verilen halifeliktir. Şeyhlik makamı boş olan tekkelere atanacak şeyhler bu halifeler arasından seçilir.

    Mevleviliğe mensup kişiler seyrü sülukteki durumlarına göre çeşitli derecelere ayrılır. İlk dereceyi mevlevilerin büyük çoğunluğunu temsil eden muhibler oluşturur. Seven kişi demek olan muhib, mevlevi kurallarına göre sikke tekbirletip tarikata giren, ancak dervişliğe ikrar vermeyen müriddir. İkinci derecede dede de denilen dervişler yeralır. Derviş ikrar verip tekke mutfağında (matbah) üç gün saka postunda oturan, kararından dönmezse arakiye ve hizmet tennuresi giyinip çeşitli hizmetlerle binbir gün halvet (çile) çıkaran, onsekiz gün süren hücre çilesini de tamamlayan mevleviye verilen addır. Şeyhler üçüncü dereceyi oluşturur. Şeyh, bir tekkeyi yönetmek, muhib ve dervişlerin yetiştirme yetkisine sahip olan mevlevidir. Mevlevilikte son dereceyi halifeler meydana getirir. Halifeler, başkasına halifelik verme yetkisine sahip şeyhlerdir.

    Sultan Veled'ten sonra bütün Mevleviliği temsil eden Konya'daki merkez tekke şeyhliğinin babadan oğula ya da ailenin büyüğüne geçmesi gelenekleşti. Bu geleneğe bağlı olarak şeyhlik makamına oturan kişiye Çelebi adı verildi ve zamanla merkez tekke şeyhliği Çelebilik makamı olarak anılmaya başladı. Çelebiler, başlangıçta, şeyhlik makamında oturan kişi tarafından önceden belirlenirdi. Sonraları çelebiler dedelerin onayıyla atanmaya başladı. Daha sonra da, adaylar arasındaki çekişmeler nedeniyle çelebiler padişah iradesiyle atanır oldular.

    Çok uzun bir süre geçmemesine rağmen Anadolu’nun pek çok yerinde Mevlânâ âşıkları mevlevîhânelerde toplanmaya başladılar. Oradan Arap Yarımadası’na,

    Asya ve Avrupa’ya yayıldılar. Artık padişahlar da, gedâlar da aynı posta baş kesmedeydiler. Sultan III.Selîm, Sultan II.Mahmud gibi bir döneme damgasını vuran Osmanlı sultanları mevlevîhânelerde şeyhlerinin dizlerine baş koymadaydılar. Aşk, sınır tanımaksızın yüreklere ateşler yaktı, yaktı...

    Mevlevilik Türk düşünce ve sanat hayatına önemli etki ve katkıları olan bir tarikattır. Mevlana'nın vahdet-i vücud (varlık birliği) anlayışına dayanan düşünceleri yüzyıllar boyunca etkisini sürdürmüş, günümüze kadar canlılığını koruyabilmiştir. Mevlevi tekkeleri, tarikat faaliyetlerinin yanısıra bir sanat ve kültür kurumu gibi çalışmış, baştan beri birçok şair, yazar ve bestecinin yetiştiği merkezler olmuştur.

    Osmanlılar döneminde Türkiye'de en yaygın tarikatlardan birisi olan Mevleviliğin faaliyetine, diğer tarikatlarla birlikte, 13 Eylül 1925 tarihli bir kanunla son verildi. Faaliyetini bir süre Şam'da sürdürmeyi denediyse de başarılı olamadı. Ancak 1926 yılında Konya'daki merkez tekke ve Mevlana türbesi müze olarak yeniden açıldı.

    2 - Çile Sistemi
    Mevlevîlik, mânevî bir eğitim sistemi olarak tarîkate giren nevniyâzları binbir gün süren “çile” denilen bir eğitimden geçiyordu. Çile şöyle uygulanıyordu:
    Mevlevî olmaya karar veren kişi gençse, ailesinin rızâsı alınırdı. Kendisine bu yolun güçlükleri anlatılır, ısrâr eder ve kabûl olunursa “matbah” denilen eğitim bölümünde, kapıdan girince hemen sol tarafta, kapı dibinde bulunan postta üç gün oturtulurdu. Bu üç gün içinde iki diz üstünde başı eğik olarak oturan aday, orada yapılan işleri seyreder, mecbûriyet olmadıkça konuşmaz, mecbûr olmadıkça posttan kalkıp bir yere gidemezdi. Üç gün sonra huzûra çıkar, kararında durduğunu söylerse, geldiği elbiseyle on sekiz gün getir-götür işlerine bakardı. On sekiz günün sonunda ona artık mevlevîlerin özel kıyafetleri giydirilir ve çilesi başlamış olurdu.

    Çile esnasında ortalığı silip süpürmek, odun getirmek, çarşıdan alış-veriş yapmak, çamaşır yıkamak gibi günlük işleri yapmaktan başka mutlaka sema’ meşk eder, mesnevî okur, kâbiliyeti varsa ney üflemek, kudüm vurmak, âyin okumak gibi mûsikî sanatı ile yahut hat, tezhîb, minyatür gibi diğer güzel sanatlarla ilgilenirdi. Bu meşklere, çilesini doldurmuş, hücre sahibi olmuş “dede” ler nezâret ederdi

    3 - Mevlevîlik ve Sanat

    İslâm dininde mûsikî ve raksla ilgili ilk belgelere Meraga’lı Abdülkâdir’in Makâsidü’l Elhân adındaki eserinde, sema’a ise mîlâdî X.yüzyıldan itibaren bazı kaynaklarda rastlanır

    Mevlânâ’nın büyük bir din ve sanat bilgini olarak mûsikî hakkında yüceltici fikirleri vardı. Sofiyane vecd ve isitiğrakın, ilâhî ilham ve neşvenin kaynağı haline gelmiş olan gönlünü şiir, mûsikî ve sema’ gibi üç güzel sanatın ulviyet ve kudsiyetinde eritmişti. Bilhassa mûsikîyi bütün maddî ve fizîkî hâdiselerin üstünde tamamen ilâhî bir anlayış ve sezişle “Elest Bezmi’nin âvâzesi” diye târif etmişti. Bu yüzden mevlevihâneler, mânevî eğitim işlevlerinin yanı sıra devrin güzel sanatlar akademileri yahut konservatuarlarıydılar.

    Mevlevîlerin zikri olan sema’, mutlaka mûsikî eşliğinde yapıldığından, mevlevîhânelerde nazarî ve amelî mûsikî eğitimi yaptırılmış, bu sebeple Türk Mûsikîsi’nin en büyük bestekârları mevlevîhânelerden yetişmişlerdir. Bu eğitimin yanı sıra edvârlar ve muhtelif nota mecmuaları tertip edilerek, eserlerin gelecek nesillere intikâli de sağlanmıştır.

    Mûsikî sanatımız üzerinde Mevlevîliğin tesiri o kadar büyüktür ki, “Türk Klâsik Müziği mevlevîhânelerde gelişmiştir” denebilir.

    Nefî, Neşâti, Fasih Ahmed Dede, Esrâr Dede, Nâbi, Şeyh Gâlib gibi divân edebiyatımızın büyük şairleri de mevlevîdirler.

    Hz.Mevlânâ’nın tasavvufunda gâye aşktır. Hz.Mevlânâ, insanın sûretiyle değil, sîretiyle -yani iç âlemiyle- ilgilenmiş, rûhî olgunlaşmayı ve ahlâk kaidelerinin en yücelerine ulaşmayı hedef almıştır. Mevlevîlikte, tamamen rûhî bir tezâhür olan şiir, mûsikî, raks ve diğer güzel sanatlar insanı kötülüklerden uzaklaştırıp, ilâhî amaca yaklaştıracak araçlar olarak görülmüş, bu yüzden Mevlevîliğin önemli rükünleri hâline gelmiştir.
    __________________

    HAYAT KISA , HAYAT ACİL VE YAPILACAK DAHA COK IS VAR
    Hayat, silgi kullanmadan resim çizme sanatıdır

    İlginizi Çekebilecek Diğer Konular:


  2. #2
    Kayıt Tarihi
    03-01-2005
    Mesajlar
    662
    MEVLEVİ AYİNLERİ

    Mûsikî tarihi, insanlık tarihi kadar eskidir. Bilim adamları insanların konuşmayı bilmedikleri devirde duygu ve düşüncelerini mûsikî ile anlattıklarını söylüyorlar. Mûsikînin dinden doğduğu düşüncesi de bugün mûsikî tarihçileri, felsefeciler ve sosyologlar tarafından benimsenmektedir.

    İlkel toplumlarda mûsikî bir ibâdet, insanları Yüce Yaratıcı’ ya ulaştıran bir olgu, hatta Tanrı'nın insanlara bir lûtfu kabul edilirdi.

    Totemizm, Şamanizm, Animizm gibi dinlerde mûsikînin önemli rolü vardı. Bu dinlerin etkisindeki toplumlarda müzisyenler aynı zamanda din adamlarıydılar. İslâmiyet’ i kabûlden önce atalarımızın dini olan Şamanizm’de “kam”, “baksı” ya da “şaman” denilen din adamları ellerindeki çalgı ile çalıp söyleyerek dînî mesajlarını iletirlerdi.

    İslâmiyet de bu sanatın karşısında olmamıştır. Ancak her olgu gibi mûsikînin de iyi ve doğru yolda; iyi ve doğru duyguları hissettirip, ortaya çıkaracak şekilde kullanılması istenmiştir.

    İslâm Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.s.), Kur’an’ın güzel sesle ve bir kaideye bağlı âhenkle okunmasını emretmiştir. Tecvid ve kıraat böylece doğmuştur ki, bu ilimlerin mûsikî ile yakın ilişkileri vardır.

    Mûsikî, İslâmiyet’i kabûlden sonra da müslüman Türkler’in yaşamlarının her safhasında önce olduğu gibi yer almaya devam etmiştir. Düğünlerde, bayramlarda, asker uğurlama ve karşılama törenlerinde, her türlü dînî törenlerde, hatta savaşlarda bile mûsikî yer almıştır.

    Dînî Türk Mûsikîsi icrâ edildiği mekânlara göre Câmi Mûsikîsi ve Tekke Mûsikîsi başlıkları altında ikiye ayrılabilir. Birbirine yakın bu iki türden Tekke Mûsikîsi’nde insan seslerinin yanı sıra enstrümanlara da yer verilmiştir. Câmi Mûsikîsi’ nde ise enstrüman kullanılmaz. Ezan, kaamet, salâ, salâtü’s-selâm, mi’râciye, mevlîd, tekbîr, temcîd, tesbîh, mahfel sürmesi, münâcaat gibi câmiye ait formlarla; mevlevî âyini, nefes, durak gibi tekkeye ait formlar ve her iki mekânda da ortak kullanılan ilâhi, tevşîh, şugl, na’ t gibi formlar Dînî Türk Mûsikîsi’ ni oluşturur.

    Câmi Mûsikîsi eserlerinde görülen zâhidâne, ağır başlı üslûp, Tekke Mûsikîsi eserlerinde yerini tasavvufî bir coşkuya bırakır. Bu coşkulu oluşumda bir çok tarikatta yer alan ve mûsikî eşliğinde yapılan “zikir” in rol oynadığı söylenebilir.

    Tekke Mûsikîsi formlarından en gelişmiş olanı Mevlevi Âyinleri’ dir. Bu eserler aynı zamanda tüm Türk Mûsikîsi’ nin en geniş, en sanatlı ve en önemli eserleridir.

    Mevlevî Âyinleri; Hz.Mevlânâ’ nın ebedî âleme intikâlinden sonra ona ve onun düşüncelerine âşık insanların kurdukları “Mevlevîlik” tarîkatının ürünleridir.

    Hiç şüphe yok ki, Mevlevî Âyinleri konusu bir değil yüzlerce kitap konusu olabilecek, üzerine ciltlerce eserler yazılabilecek kadar geniştir.

    Mevlevî Âyini bestekârlarının doğum - ölüm tarihlerini tespitte hicrî tarih bildiren kaynaklara ve varsa ebced hesabıyla düşürülen tarih dizelerine yönelip, onları titizlikle milâdî tarihe çevirdik. Burada karşımıza çıkan hicrî yılın, milâdî yılın bir değil çoğu kez iki yılına karşılık gelmesi problemini her iki yılı da yazıp; kuvvetle muhtemel olan uzun yılın altını çizmek sûretiyle çözmeyi uygun gördük. Bir örnek vermek gerekirse:

    Dellâlzâde İsmâil Efendi hicrî 1212 yılında doğmuştur. Ölümü için Hâfız’ın mezar taşına düşürdüğü tarih mısrâı ise hicrî 1286’ ya karşılık gelir.

    “Huld’ü Dellâlzâde’ye dâim mekân ede Hudâ” H.1286

    H.1212 yılı milâdi 1797 yılının 26 Haziran’ında başlayıp, 1798 yılının 14 Haziran’ında biter. Dolayısıyla doğumu 1797-1798 yıllarından birisi olup çok az da olsa 1797 olma ihtimali daha fazladır.

    Ölümü olan H.1286 yılı ise milâdi 1869 yılının 13 Nisan’ında başlayıp, 1870 yılının 2 Nisan’ında son bulur. Dolayısıyla ölümü 1869- 1870 yılarından birisi olup, büyük ihtimalle 1869 yılıdır. (Kitapta verilen cetvel incelenirse her iki yılın da yazılmış, ihtimâli yüksek olan yılların altının çizilmiş olduğu görülür).

    Yine Mevlevî Âyini bestekârlarını listelerken vefât etmiş olanlarla yaşayanları ayrı ayrı sıralamayı uygun gördük Vefât etmiş olanları ölüm tarihlerine, yaşayanları ise doğum tarihlerine göre sıraladık.

    Bestelenmiş bütün Mevlevî Âyinleri’ne hakkında ne söyleniyor olursa olsun kitapta yer verdik. Forma uygunluğu, geleneğe uygunluğu konusunda hiçbir ayırıma gitmeyip bunu müzikolog ve icrâcıların yorumlarına bıraktık.


    MEVLEVÎ ÂYİNLERİ

    1- Özellikleri

    Kitabımızın asıl konusunu teşkîl eden Mevlevî Âyinleri, mevlevîhânelerde Sema’ Töreni (yani mukâbele) esnasında “mutrıb” denilen mûsikî topluluğunun çalıp söylediği, mevlevî bestekârlarca sema’a eşlik amacıyla bestelenmiş eserlere denir.

    Tıpkı Sema’ Töreni gibi Mevlevî Âyini formunun da XV-XVI.yüzyıllarda kalıp halinde tespit edilip, günümüze kadar gelen son şeklini aldığı söylenebilir.

    Mevlevî Âyinleri’nin önemli özelliklerinden biri farklı devirlerin ve farklı bestekârların eserlerinin bir araya getirilebilmesidir. XV veya XVI.yüzyılda bestelendiği sanılan Pencgâh Âyin-i Şerîf’in başında XIX.yüzyıl bestekârlarımızdan Neyzen Sâlih Dede’nin peşrevinin çalınması yahut bir âyinin başka bir âyinden alınan bölümlerle tamamlanması bu duruma örnek olarak gösterilebilir.

    Kendilerine has husûsiyetleri aşağıda açıklanacak olan bu eserlerin ana bölümleri Hz.Mevlânâ’nın Mesnevî, Dîvân-ı Kebîr ve Rubâiyyat’ından alınmış Farsça şiirlerinden bestelenir. Ender olarak bazı mevlevî şâirlerin şiirlerine de yer verildiği görülmektedir. Bunlar arasında Sultan Veled, Ulu Ârif Çelebi, Eflâkî Dede, Şeyh Gâlip, Molla Câmî, Şeyhî, Semtî, Gâvsî Dede sayılabilir[50].

    Ayrı âyinlerde aynı güftenin yer aldığı da gözlenmektedir. Ama tüm âyinlerde Eflâkî Dede’ nin,


    Ey ki hezâr âferin bu nice sultân olur,

    Kulu olan kişiler, hüsrev ü hâkân olur

    Her ki bugün Veled’e inanûben yüz süre,

    Yoksul ise bây olur, bay ise sultân olur.

    dörtlüğü mutlaka üçüncü selâmda yürüksemâî usûlünden bestelenmiştir. Ayrıca yine tüm âyinlerin IV.Selâm’ında (ki çoğunlukla II.Selâm ile aynıdır) Hz.Mevlânâ’nın meşhur,


    Sultân-ı menî, sultân-ı menî

    Ender dil ü cân îmân-ı menî

    Der men bidemî men zinde şevem

    Yek cân çi şeved, sad cân-ı menî.



    Sultânımsın, sultânımsın,

    Gönlümdesin, cânımdasın, îmânımsın.

    İçimdeysen ancak ben dirilirim,

    Bir cân ne demek, sen benim yüz cânımsın.”

    dörtlüğü Ağır Evfer usûlünden bestelenerek kullanılmıştır.

    Tıpkı sema’ gibi Mevlevî Âyini de her birine “selâm” adı verilen dört bölümden oluşur. Başta çalınan Devr-i Kebîr usûlündeki peşrevler Türk Klâsik Müziği’ndeki Devr-i Kebîr peşrevlerden farklılık gösterir.

    Mevlevî bestekârlarca Muzaaf Devr-i Kebîr adı verilen bu usûl iki Devr-i Kebîr’ in birleştirilmesinden oluşturulmuştur ve 56 zamanlıdır. Bu özellik peşrevin Sema’ Töreni kısmında anlatılan Devr-i Veledî’ye eşlik amacıyla olmasındandır. Nitekim Devr-i Kebîr usûlü, diğer usûllere göre Devr-i Veledî’ deki yürüyüşe en uygun olanıdır. Bu usûlde herhangi bir aksak bölünme olmaz. İki Devr-i Kebîr’ in birleştirilmesinin sebebi ise daha uzun peşrevler bestelemek, böylece tekrarı azaltmak amacını güder. Çünkü âyin peşrevleri Devr-i Veledî tamamlanıncaya kadar bitince başa dönmek sûretiyle tekrar edilirler.

    Devr-i Veledî’nin bitmesiyle peşrev durur. Burası peşrevin herhangi bir yeri olabilir. Bu sebeple bazı âyin peşrevlerinde karar bölümleri dahî yer almamıştır.

    Mevlevî Âyinleri’nin I.Selâm’ı çoğunlukla Devr-i Revân, bazen de Ağır Düyek usûlleri ile ölçülmüştür. II. ve IV.Selâm’lar mutlaka Ağır Evfer usûlündedir. Âyinlerde bu usûle genellikle son beş zamanından girilir. Bazı âyinlerde bu iki selâm güfte ve melodi olarak birbiriyle aynı olabilmekte, bâzı âyinlerde ise melodi aynı kalırken güfte farklı olabilmektedir.

    Mevlevî Âyinleri’ nin III.Selâm’ları en geniş ve sanatlı bölümleridir. Bu bölümde usûl geçkilerinin yanısıra çarpıcı makam geçkileri de görülür. III.Selâm genellikle 28 zamanlı Devr-i Kebîr usûlüyle başlar. Devr-i Kebîr yerine bazen Ağır Düyek, Frenkçin, Fahte, Çifte Düyek de kullanılmıştır.

    III.Selâm’da bu ilk kısımdan sonra, aksaksemâî usûlünden bestelenmiş bir saz terennümü ile Eflâkî Dede’nin:


    Ey ki hezâr âferîn bu nice sultân olur.

    mısraı ile başlayan Türkçe dörtlük yürüksemâî usûlü ile bestelenir. Bunu aynı usûlden bestelenmiş saz terennümleriyle birbirine bağlanan güfteler izler, yürüksemâî hızlanarak devam eder, coştukça coşar...

    Mevlevî Âyinleri’nin selâmları, Semâ’ Töreni kısmında belirttiğimiz selâmların mânâ ve tezâhürlerine uygun olarak, hatta bu duyguları oluşturacak nağmelerle

    bestelenmiştir. Semâ’ Töreni’nin III.Selâm’ı Allah’ın büyüklüğü ve kudreti karşısında duyulan hayranlığın aşka dönüşmesiyle oluşan bir cezbe hâlini sembolize eder. Yani bir nevî mîrâc hâlidir. Mevlevî Âyinleri’nde de bu bölümler gittikçe yürüyen ritmlerle ve gittikçe yükselen perdelerle bestelenmiştir.

    IV.Selâm ise insanın kulluğa dönüşünü ve kulluğunu idrâkini temsîl eder. Burada kullanılan Ağır Evfer usûlü ile melodi ve ritmdeki coşkunluk yerini kararlı bir huzûra bırakır.

    IV.Selâm’dan sonra sazlarla icrâ edilen Düyek usûlünde bir Son Peşrev ve Son Yürüksemâî ile âyin sona erer.

    Bu yapısı ile Mevlevî Âyinleri Türk Mûsikîsi’nin en büyük ve sanatlı eserleridir. Bu yüzden âyin bestelemek bestekârlıkta zirve kabûl edilir.

    XV-XVI.yüzyıla ait “Beste-i Kadîm” adıyla tanınan ve bestekârları bilinmeyen Pencgâh, Hüseynî ve Dügâh Âyin-i Şerîflerden Pencgâh makamındaki âyin mevlevî bestekârlara tam bir numûne olmuştur ve tam bir bestekârlık âbidesidir. Daha sonra bestelenmiş ve bestekârı bilinen ilk âyin olan Köçek Derviş Mustafa Dede’nin Bayâtî Âyin-i Şerîf’î ise kendinden öncekileri gölgede bırakacak kadar üstün bir sanat eseridir.

    Daha sonra Buhûrîzâde Mustafa Efendi (Itrî) tarafından bestelenen Segâh Âyin-i Şerîf’de Türk Mûsikîsi’nin şâheserlerindendir.

    Bestekârı bilinen bu ilk âyinlerden sonra günümüze kadar tespit edebildiğimiz kadarıyla 161 âyin daha bestelenmiştir ki, üç Beste-i Kadîm ile birlikte toplamı 166’ya varır. Bu âyinler içerisinde form ve üslûba uygunluğu tartışılabilecek olanları elbette vardır. Bunlar arasında merhum Hüseyin Saadeddin Arel’ in muhtelif makamlardan bestelediği 51 âyin pek çok münekkid tarafından kıymeti hâvî bulunmamaktadır. Günümüzde bestelenen âyinlerin çoğu da eleştirilere mâruz kalmaktadır. Biz böyle bir tartışmaya girmeden tamamını listelemeyi uygun görüyoruz.

    MEVLEVÎ ÂYİNLERİ

    (Bestelendiği Yüzyıllara Göre)

    XVII.yüzyıl öncesi



    1- Hüseynî Âyin-i Şerîf

    Beste-i Kadîm

    2- Dügâh Âyin-i Şerîf

    Beste-i Kadîm

    3- Pencgâh Âyin-i Şerîf

    Beste-i Kadîm

    XVII.yüzyıl



    4- Bayâtî Âyin-i Şerîf

    Derviş Mustafa Dede (Kûçek)

    5- Segâh Âyin-i Şerîf

    Buhûrîzâde Mustafa Efendi (Itrî)

    6- Çargâh Âyin-i Şerîf

    Kutbü’n Nâyî Osman Dede

    7- Hicaz Âyin-i Şerîf

    Kutbü’n Nâyî Osman Dede

    8- Rast Âyin-i Şerîf

    Kutbü’n Nâyî Osman Dede

    9- Uşşak Âyin-i Şerîf

    Kutbü’n Nâyî Osman Dede

    10- Nühüft Âyin-i Şerîf

    Eyyûbî Hüseyin Dede

    11- Nihâvend Âyin-i Şerîf

    Musâhib Ahmed Ağa

    12- Hicaz Âyin-i Şerîf

    Musâhib Ahmed Ağa

    13- Sabâ Âyin-i Şerîf

    Musâhib Ahmed Ağa

    14- Bestenigâr Âyin-i Şerîf

    Bursalı Âmâ Sâdık Efendi

    15- Irak Âyin-i Şerîf

    Abdürrahîm Dede (Hâfız Şeydâ)

    16- Hicâzeyn Âyin-i Şerîf

    Abdürrahîm Dede (Hâfız Şeydâ)

    17- Isfahan Âyin-i Şerîf

    Abdürrahîm Dede (Hâfız Şeydâ)

    XIX.yüzyıl

    20- Şevkutarab Âyin-i Şerîf

    Ali Nutkî Dede

    21- Sûzidilârâ Âyin-i Şerîf

    Sultan III.Selîm Han

    22- Yegâh Âyin-i Şerîf

    Derviş Abdülkerîm Dede

    23- Acembûselik Âyin-i Şerîf

    Nâsır Abdülbâkî Dede

    24- Isfahan Âyin-i Şerîf

    Nâsır Abdülbâkî Dede

    25- Hicaz Âyin-i Şerîf

    Künhî Abdürrâhîm Dede

    26- Nühüft Âyin-i Şerîf

    Künhî Abdürrâhîm Dede

    27- Sabâ Âyin-i Şerîf

    Hammâmîzâde İsmâîl Dede

    28- Nevâ Âyin-i Şerîf

    Hammâmîzâde İsmâîl Dede

    29- Bestenigâr Âyin-i Şerîf

    Hammâmîzâde İsmâîl Dede

    30- Sabâbûselik Âyin-i Şerîf

    Hammâmîzâde İsmâîl Dede

    31- Hüzzam Âyin-i Şerîf

    Hammâmîzâde İsmâîl Dede

    32- Isfahan Âyin-i Şerîf

    Hammâmîzâde İsmâîl Dede

    33- Ferahfezâ Âyin-i Şerîf

    Hammâmîzâde İsmâîl Dede

    34- Şedaraban Âyin-i Şerîf

    Mustafa Nakşî Dede

    35- Sûzinâk Âyin-i Şerîf

    Hâşim Bey

    36- Şehnâz Âyin-i Şerîf

    Hâşim Bey

    37- Sûzidil Âyin-i Şerîf

    Nesîb Dede

    38- Sûzinâk Âyin-i Şerîf

    Dellâlzâde İsmâîl Efendi

    39- Isfahan Âyin-i Şerîf

    İsmet Ağa

    40- Müstear Âyin-i Şerîf

    İsmet Ağa

    41- Rahatfezâ Âyin-i Şerîf

    İsmet Ağa

    42- Mâhur Âyin-i Şerîf

    Ârif Hikmetî Dede

    43- Hicazkâr Âyin-i Şerîf

    Manisalı Câzim Dede

    44- Yegâh Âyin-i Şerîf

    Tanbûrî Kâmil Dede

    45- Sûzinak Âyin-i Şerîf

    Selânikli Derviş Necib Dede

    46- Neveser Âyin-i Şerif

    Rifat Bey

    47- Ferahnâk Âyin-i Şerîf

    Rifat Bey

    48- Şedaraban Âyin-i Şerîf

    Neyzen Sâlih Dede

    49- Yegâh Âyin Şerif

    Hacı Fâik Bey

    50- Sûzinâk Âyin-i Şerîf

    Hacı Fâik Bey

    51- Hüseyniaşîran Âyin-i Şerîf

    Ali Aşkî Efendi

    52- Sûzidil Âyin-i Şerîf

    M.Zekâî Dede

    53- Mâye Âyin-i Şerîf

    M.Zekâî Dede

    54- Isfahan Âyin-i Şerîf

    M.Zekâî Dede

    55- Sûzinak Âyin-i Şerîf

    M.Zekâî Dede

    56- Sabâzemzeme Âyin-i Şerîf

    M.Zekâî Dede

    57- Nühüft Âyin-i Şerîf

    Bursalı Osman Dede



    XX.yüzyıl



    58- Rahatülervah Âyin-i Şerîf

    Ahmed Hüsâmeddin Dede

    59- Dügâh Âyin-i Şerîf

    Mehmed Celâleddin Dede

    60- Bûselik Âyin-i Şerîf

    Bolâhenk Nûri Bey

    61- Karcığar Âyin-i Şerîf

    Bolâhenk Nûri Bey

    62- Acemaşîran Âyin-i Şerîf

    Hüseyin Fahreddin Dede

    63- Hüseynî Âyin-i Şerîf

    Musullu Hâfız Osman Efendi

    64- Yegâh Âyin-i Şerîf

    Rauf Yektâ Bey

    65- Sultâniyegâh Âyin-i Şerîf

    Kâzım Uz

    66- Bûselikaşîran Âyin-i Şerîf

    Ahmed Avni Konuk

    67- Dilkeşîde Âyin-i Şerîf

    Ahmed Avni Konuk

    68- Rûy-i Irak Âyin-i Şerîf

    Ahmed Avni Konuk

    69- Bayâtîbûselik Âyin-i Şerîf

    Zekâîzâde Hâfız Ahmed Irsoy

    70- Müstear Âyin-i Şerîf

    Zekâîzâde Hâfız Ahmed Irsoy

    71- Karcığar Âyin-i Şerîf

    Râkım Elkutlu

    72- Kürdîlihicazkâr Âyin-i Şerîf

    Halepli Şeyh Ali Dede

    73- Acemaşîran Âyin-i Şerîf I

    Hüseyin Saadettin Arel

    74- Acemaşîran Âyin-i Şerîf II

    Hüseyin Saadettin Arel

    75- Acemkürdî Âyin-i Şerîf I

    Hüseyin Saadettin Arel

    76- Acemkürdî Âyin-i Şerîf II

    Hüseyin Saadettin Arel

    77- Aşkefzâ Âyin-i Şerîf

    Hüseyin Saadettin Arel

    78- Besteısfahan Âyin-i Şerîf

    Hüseyin Saadettin Arel

    79- Bestenigâr Âyin-i Şerîf I

    Hüseyin Saadettin Arel

    80- Bestenigâr Âyin-i Şerîf II

    Hüseyin Saadettin Arel

    81- Bayâtî Âyin-i Şerîf

    Hüseyin Saadettin Arel

    82- Bûselik Âyin-i Şerîf

    Hüseyin Saadettin Arel

    83- Dilkeşhâverân Âyin-i Şerîf

    Hüseyin Saadettin Arel

    84- Eviç Âyin-i Şerîf

    Hüseyin Saadettin Arel

    85- Evcârâ Âyin-i Şerîf

    Hüseyin Saadettin Arel

    86- Ferahfezâ Âyin-i Şerîf

    Hüseyin Saadettin Arel

    87- Ferahnâk Âyin-i Şerîf

    Hüseyin Saadettin Arel

    88- Ferahnümâ Âyin-i Şerîf I

    Hüseyin Saadettin Arel

    89- Ferahnümâ Âyin-i Şerîf II

    Hüseyin Saadettin Arel

    90- Heftgâh Âyin-i Şerîf

    Hüseyin Saadettin Arel

    91- Hicaz Âyin-i Şerîf

    Hüseyin Saadettin Arel

    92- Hicazkâr Âyin-i Şerîf

    Hüseyin Saadettin Arel

    93- Hüseynî Âyin-i Şerîf

    Hüseyin Saadettin Arel

    94- Hüzzam Âyin-i Şerîf

    Hüseyin Saadettin Arel

    95- Isfahan Âyin-i Şerîf

    Hüseyin Saadettin Arel

    96- Karcığar Âyin-i Şerîf

    Hüseyin Saadettin Arel

    97- Kürdîlihicazkâr Âyin-i Şerîf

    Hüseyin Saadettin Arel

    98- Lâlegül Âyin-i Şerîf

    Hüseyin Saadettin Arel

    99- Mâhur Âyin-i Şerîf

    Hüseyin Saadettin Arel

    100- Müstear Âyin-i Şerîf

    Hüseyin Saadettin Arel

    101- Nevâ Âyin-i Şerîf

    Hüseyin Saadettin Arel

    102- Neveser Âyin-i Şerîf

    Hüseyin Saadettin Arel

    103- Nihâvend Âyin-i Şerîf

    Hüseyin Saadettin Arel

    104- Nikriz Âyin-i Şerîf

    Hüseyin Saadettin Arel

    105- Nişâbur Âyin-i Şerîf

    Hüseyin Saadettin Arel

    106- Nişâburek Âyin-i Şerîf

    Hüseyin Saadettin Arel

    107- Nühüft Âyin-i Şerîf

    Hüseyin Saadettin Arel

    108- Rahatfezâ Âyin-i Şerîf

    Hüseyin Saadettin Arel

    109- Rahatülervah Âyin-i Şerîf

    Hüseyin Saadettin Arel

    110- Rast Âyin-i Şerîf

    Hüseyin Saadettin Arel

    111- Sabâ Âyin-i Şerîf

    Hüseyin Saadettin Arel

    112- Segâh Âyin-i Şerîf

    Hüseyin Saadettin Arel

    113- Sultânîyegâh Âyin-i Şerîf

    Hüseyin Saadettin Arel

    114- Sûzidil Âyin-i Şerîf

    Hüseyin Saadettin Arel

    115- Sûzinâk Âyin-i Şerîf

    Hüseyin Saadettin Arel

    116- Şederaban Âyin-i Şerîf

    Hüseyin Saadettin Arel

    117- Şehnâz Âyin-i Şerîf

    Hüseyin Saadettin Arel

    118- Şerefnümâ Âyin-i Şerîf

    Hüseyin Saadettin Arel

    119- Şevkefzâ Âyin-i Şerîf

    Hüseyin Saadettin Arel

    120- Tâhir Âyin-i Şerîf

    Hüseyin Saadettin Arel

    121- Uşşak Âyin-i Şerîf

    Hüseyin Saadettin Arel

    122- Uzzâl Âyin-i Şerîf

    Hüseyin Saadettin Arel

    123- Yegâh Âyin-i Şerîf

    Hüseyin Saadettin Arel

    124- Rast Âyin-i Şerîf

    Refik Fersan

    125- Selmek Âyin-i Şerîf

    Refik Fersan

    126- Şevkefzâ Âyin-i Şerîf

    Halil Can

    127- Hisarbûselik Âyin-i Şerîf

    Saadeddin Heper

    128- Nikriz Âyin-i Şerîf

    Hâfız Kemâl Batanay

    129-Bayâtîaraban Âyin-i Şerîf

    Cinuçen Tanrıkorur

    130-Evcârâ Âyin-i Şerif

    Cinuçen Tanrıkorur

    131-Zâvilaşîran Âyin-i Şerîf

    Cinuçen Tanrıkorur

    132-Nişâbûrek Âyin-i Şerîf

    Cinuçen Tanrıkorur

    133-Ferahnâkaşîrân Âyin-i Şerîf

    Doğan Ergin

    134- ?

    Bedri Noyan [51]

    135- Nihâvend Âyin-i Şerîf

    Kemâl Tezergil

    136- Neveser Âyin-i Şerîf

    A Necdet Tanlak

    137- Tâhir Âyin-i Şerîf

    A Necdet Tanlak

    138- Eviç Âyin-i Şerîf

    A Necdet Tanlak

    139- Acem Âyin-i Şerîf

    Alâeddin Yavaşça

    140- Mâhur Âyin-i Şerîf

    İrfan Doğrusöz

    141- Muhayyersünbüle Âyin-i Şerîf

    İrfan Doğrusöz

    142- Segâh Âyin-i Şerîf

    İrfan Doğrusöz

    143- Nişâbur Âyin-i Şerîf

    Cüneyd Kosal

    144- Nevâ Âyin-i Şerîf

    Ali Rıza Avni Tınaz

    145- Sâzkâr Âyin-i Şerîf

    Sâdun Aksüt

    146- Hisar Âyin-i Şerîf

    Fırat Kızıltuğ

    147- Muhayyersünbüle Âyin-i Şerîf

    Bekir Sıdkı Sezgin

    148- Eviç Âyin-i Şerîf

    Erol Sayan

    149- Ferahfezâ Âyin-i Şerîf

    M.Okyay Yiğitbaş

    150- Şevkutarab Âyin-i Şerîf

    M.Okyay Yiğitbaş

    151- Bayâtî Âyin-i Şerîf

    M.Okyay Yiğitbaş

    152- Hüzzam Âyin-i Şerîf

    M.Okyay Yiğitbaş

    153- Şehnâz Âyin-i Şerîf

    Mutlu Torun

    154- Acemkürdî Âyin-i Şerîf

    Zeki Atkoşar

    155- Sazkâr Âyin-i Şerîf

    Zeki Atkoşar

    156- Mâhur Âyin-i Şerîf

    Zeki Atkoşar

    157- Uşşak Âyin-i Şerîf

    Fâtih Salgar

    158- Vecdidil Âyin-i Şerîf

    Gürsel Koçak

    159- Şehnâz Âyin-i Şerîf

    Hasan Esen

    160-?

    İsmet Doğru [51]

    Bestekârları yaşayan Âyin-i Şerîfler

    Bestekârı Bilinmeyen Diğer Âyin-i Şerîf’ler (Üç Beste-i Kadîm’den Başka)

    161- Muhayyer Âyin-i Şerîf

    162- Canfezâ Âyin-i Şerîf

    163- Baba Tâhir Âyin-i Şerîf

    164- Eviç Âyin-i Şerîf

    165- Bûselik Âyin-i Şerîf

    166- Nevrûz Âyin-i Şerîf

    2- Bestekârları

    Mevlevî Âyini besteleyebilmek için iyi bir bestekâr olmak şarttır ama yeterli olmaz. Mevlevî Âyini Bestekârının âyin rûhuna ve üslûbuna uygun eser yapabilmesi için Hz.Mevlânâ’yı, Mevlevîliği ve Sema’ı iyi anlamış; kendinden önce bestelenmiş olan âyinleri iyi incelemiş olması gerekir. Bu şartlar sağlandıktan sonra Dîvân-ı Kebîr, Rubâiyyât ve Mesnevî’den kullanılacak usûllere ve anlam bakımından birbirine uygun şiirler seçilecek ve eser bestelenecektir.

    Mevlevî Âyini bestekârları arasında yukarıda verdiğimiz listede en fazla dikkat çeken isim hiç şüphesiz Hüseyin Saadeddin Arel’dir. Yılmaz Öztuna’nın Türk Mûsikîsi Ansiklopedisi’nde 700 kadar eseri kayıtlı olan ve daha çok nazariyatçı olarak tanınan son dönemin bu müzikolog bestekârının 51 âyininden tüm araştırmalarımıza rağmen yalnız Mûsikî Mecmuası’nın 154.sayısında neşrolunan Nikriz Âyin-i Şerîf’inin ve Karcığar Âyin-i Şerîf’inden küçük bir bölümünün notasını bulabildik. Bestekârın elimizdeki bu örnekleri incelendiğinde güfte ve usûl geleneğine uyulmadığı hemen göze çarpar. Ama dediğimiz gibi bulabildiğimiz örnekler çok azdır.

    Türk Mûsikîsi’nin gelmiş geçmiş en büyük bestekârlarından biri olan Hammâmîzâde İsmâil Dede Efendi 7 Âyin-i Şerîf bestelemiştir. Bu eserlerin tamamı üstün bir müzikalite ve olağanüstü bir duyuş ürünüdür. Dede Efendi’nin tüm eserleri içerisinde en çok Hüzzam Âyin-i Şerîf’ini beğendiği rivâyet olunmaktadır ki, bu eser Türk Mûsikî Sanatı’nın en kıymetli eserlerindendir.

    Kendisi de mevlevî olan Sultan II.Mahmud’un isteği üzerine son olarak bestelediği âyini olan Ferâhfeza Âyin-i Şerîf’i ise fevkalâde renklidir ve en çok sevilen âyinlerdendir.

    Dede Efendi’nin öğrencilerinden M.Zekâî Dede de 5 âyin bestelemiştir. Bunlar arasında en beğenileni gerçek bir dehâ ürünü olarak nitelenen Sûzidil makâmındakidir.

    Zamanının neyzenlerinin kutbu manasında “Kutbü’n Nâyî” ünvânıyla tanınan Osman Dede, son dönemin önemli bestekârlarından merhum Cinuçen Tanrıkorur ve günümüz bestekârlarından M. Okyay Yiğitbaş da dörder âyin bestelemişlerdir.

    Musâhib Seyyid Ahmed Ağa, “Hâfız Şeydâ” adıyla tanınan Abdürrahîm Dede, İsmet Ağa, Ahmed Avni Konuk ile yaşayan bestekârlardan Zeki Atkoşar, Necdet Tanlak ve İrfan Doğrusöz ise repertuarımıza üçer âyin kazandırmışlardır. Ancak İrfan Doğrusöz’ün elimizde bulunan Segâh Âyin-i Şerîf’i bir çok sesli deneme olarak Türk Mûsikîsi ve Mevlevî Âyini rûhuna kanımızca hiç uygun değildir ve içinde Hz.Mevlânâ’dan hiçbir güfte bulundurmamakla geleneğe de uymamaktadır.

    Şüphesiz ki bestekârlıkta fazla eser bestelemekten daha önemlisi sanat değeri taşıyan eser bestelemektir. Sultan III. Selîm yalnızca bir âyin bestelemiştir. Ama bu eseri Mevlevî Âyini repertuarının en kıymetli örneklerinden birisi olmuştur. Bunun gibi Hüseyin Fahreddin Dede’nin Acemaşîran Âyin-i Şerîf’i de tek âyinidir ve bir sanat âbidesidir.

  3. #3
    Kayıt Tarihi
    03-01-2005
    Mesajlar
    662
    mevlâna’nın düşüncesi etrafında şekillenen mevlevîliğin, babasının düşüncelerini sistemleştirip tarikat biçiminde örgütlediğinden ötürü oğlu sultan veled (ö. 1312) tarafından kurulduğu kabul edilir. ilhâmını kur’an ve peygamberimizin sünnet’inden alan mevlevîlik insanlığı, pek çok âşık, âlim ve kâmil mürşid yoluyla, doğruya, güzel ahlâka ve sevgiye davet etmiştir.

    mevlevîlik, diğer tarikatlerde olduğu gibi insanı, kendisini bulması ve kendisine gelmesini sağlamak üzere tasavvufî bir eğitimden geçirir. diğer tarikatlerdekinin aksine, kendisine intisâb edenlerden özel bir kıyafet giymelerini ve belirli bir zikri sürdürmelerini istemeyen mevlâna’nın bilinen başlıca uygulaması ise, müridliğe kabul edilenlerin saç, sakal, bıyık ve kaşlarından birkaç kıl kesmek, kendisine hilâfet verilenlere de bugün hırka denilen geniş kollu, yakasız, önü açık bir giysi olan fereci giydirmek, halkı aydınlatma görevini simgelemek üzere bir çerağ vermekti. başlangıçta özel bir ritüeli olmayan mevlevîlik, babasının düşüncelerini temel alan oğul sultan veled tarafından kendine özgü kuralları, törenleri olan bir tarikat haline getirildi.

    mevlâna’nın ‘güneşimiz’ dediği şems-i tebrîzi’nin kişiliğiyle kavramlaşan ‘mürşid’ tabiri, mevlevîliğin insan-tanrı ilişkisi bağlamında geliştirdiği önemli bir mefhumdur. öyle ki mürid kendini mürşidinde yok etmeli ve kendine baktığında mürşidini görmelidir. mürşide muhalefeti allah’a ve peygamberine (s.a.s) muhalefet bilmeli. kötülük buyuran (nefs-i emmare) nefsi ancak bir mürşidin öldürebileceğini bilen mürid, mürşidinin irşâdına sıkı bir şekilde sarılmalıdır. mevlevîliğin çoğu tarikatlerden farklı olarak üzerinde durduğu noktalardan biri de, müridin zikir ve çile aşamalarından geçme zorunluluğunun olmamasıdır. mevlevîlere göre zikir ve çile gerçeğe ulaşmanın temel bir yöntemi değil, düşünceyi harekete geçirebilecek bir dinamiktir. gerçeğe ulaşmanın biricik yolu vardır, o da; aşk ve cezbedir.

    semâ:
    dilimizde dönmek, duymak ve gökyüzü anlamlarına gelen semâ, bir mevlevi âyininde bu üç anlamı da kapsayan bir işleve dönüşür. âyin-i şerîf olarak da bilinen semâ, belli kurallar içinde müzik eşliğinde yapılır. pisagor gibi düşünen filozoflara göre musikî, göklerin dönüşünden hâsıl olan sesten ve bu sesin âhenginden meydana gelir. ilginçtir ki mevlâna musikî hakkında mesnevî’de şunları söyler: ‘zurnanın ağlayışı, davulun korkutuşu birazcık sûr sesine benzer; öyle ki hikmet sahipleri, biz bu makamları gökyüzünün dönüşünden aldık derler. halkın tamburuyla çaldığı, söylediği ezgiler, göğün dönüşünün sesidir; inananlar tüm seslerin cennetin sesiyle güzelleştiğini söyler; biz, hepimiz âdemi’in cüzleriydik; cennette o güzel sesleri duyduk, dinledik...’

    semâ ile yani dinlemek ve duymakla manevî ve estetik duyguların gelişeceğini söyleyen mevlana’nın mesnevî’de bu terimi işitmek, dinlemek, divan-ı kebîr’de ise bugünki mevlevi âyinlerinde kullanıldığı üzere dönmek anlamında kullanmıştır. mevlevi tarikatının başlıca ayini olan semâ, insanın miracını, manevî yolculuğunu sembolize eder. semâ esnasında mürid, benliğini (hırkasını) terk ederek hak’ta yok olur. başında sikkesi (mezar taşı), üstünde tennuresiyle (kefeni) manevî bir yolculuğa çıkar.

    semâ beş bölümden oluşur:
    1. peygamber efendimizin nât-ı şerîfi’nin okunması
    2. her şeye can veren nefesi temsil eden ney taksimi.
    3. semâzenlerin birbirlerini selamlayarak başladığı üç kez tekrarlanan dairesel yürüyüş. (sultan veled devri denir)
    4. semâ ayini. (1. selâm bilgiyle doğan insanı, 2. selâm yaratılıştaki azameti, 3. selâm tam teslimiyeti (fenâfillah) sembolize eder.)


    zikir telkini:
    belli bir manevî olgunluğa ulaşmış mürid için bazı âyinler yapılır. zikir telkini’nde şeyh müridi önüne oturtarak elini tutar, tüm günahlardan sakınacağına, iyilik ve takva üzere bulunacağına dair söz alır, kelime-i tevhidi üç kez telkin eder, sonra da onun için dua eder. duanın ardından şeyh, dünya ile ilgisini kestiğini simgelemek için müridin saçından bir kıl keser. binbir gün tekke hizmetinde bulunan mürid artık bir derviştir.

    tac ve hırka giyme:
    tac ya da hırka giyecek mürid şeyhin önüne oturur, başını şeyhin dizine koyar. mevlevî silsilesini okuyan şeyh allah’tan müridi tasavvuf yolunda başarılı kılmasını dileyerek tacı ya da hırkayı giydirir ve fatihâ okur.

    şeb-i arûs
    mevlâna’nın ölüm gününün hatırası olarak yapılan merasim için kullanılan bir tabirdir. ikindi vaktinden sonra kur’an okumak ve aynu’l-cem yapılmak suretiyle icra edilen bu merâsim gecesine ‘leyletü’l-arûs’ da denilir. mevlâna 17 aralık 1273’de pazar akşamı vefat etmiştir. bu geceyi, yani ‘şeb-i arûs’ gecesini, sevgiliye, hakk’a kavuşma günü kabul eden mevlâna iki türlü ölüm olduğundan söz eder; birincisi, hz. peygamberimizin ‘ölmeden önce ölünüz’ hadisine işaret eden, nefsi (ego) yok ederek gerçekleşen manevî ölümdür. mevlâna bu ölüme ‘vuslat’ adını verir. ikinci ise ‘fiziki ölüm’dür.

    ölümü, ayrılıktan ziyade, bir kavuşma olarak gören mevlâna, manevî tekâmüle erişmiş ruhun aşk yoluyla ölümsüzleştiğini, insanın bu yolla gerçek saadete eriştiğine mesnevî’de şöyle değinir: ‘ tevbesiz ömür, hepten can çekişmektedir; gelip çatan, adamı yaşayan ölü yapan ölüm ise, allah’tan habersiz olmaktır. ömür de allah’la hoştur, ölüm de; allah’a kavuşmadıktan sonra âb-ı hayât bile ateştir.’ ankebut sûresindeki; ’her nefis ölümü tadacaktır. sonra ancak bize döndürüleceksiniz.’ ayetindeki ‘dönmek’ kelimesinin allah’a kavuşulacağının bir müjdesi olduğunu söyleyen mevlâna, ‘canı allah aldıysa ölüm şeker gibidir, o’nunla olduktan sonra, ölmek candan tatlıdır bize’ beytinde söz ettiği gibi ölümün bir son değil bir başlangıç olduğunu söyler.

    mevlâna, her yıl vuslata erdiği 17 aralık tarihinde, konya’da gerçekleştirilen şeb-i arûs âyiniyle anılıyor.

  4. #4
    Kayıt Tarihi
    03-01-2005
    Mesajlar
    662
    SEM'A

    Mevlevîlik deyince ilk akla gelen semâ’, lügatte işitmek mânâsındadır. Terim olarak, mûsikî nağmelerin dinlerken vecde gelip hareket etmek, kendinden geçip dönmektir. Hz.Mevlânâ zamanında belli bir nizâma bağlı kalmaksızın dînî ve tasavvûfî bir coşkunluk vesîlesiyle icrâ edilen sema’, sonradan Sultan Veled ve Ulu Ârif Çelebi zamanından başlayarak Pîr Âdil Çelebi zamanına kadar tam bir disiplin içine alınmış, sıkı bir nizâma bağlanmış; icrâsı öğrenilir ve öğretilir olmuştur [34]. Böylece XV.yüzyılda son şeklini alan Sema’ Töreni’ ne daha sonra sadece XVII.yüzyılda Nâ’t- ı Şerîf eklenmiştir.

    Sema’, sembolik olarak, kâinatın oluşumunu, insanın âlemde dirilişini, Yüce Yaratıcı’ya olan aşk ile harekete geçişini ve kulluğunu idrak edip “İnsan- ı Kâmil” e doğru yönelişini ifâde eder.

    Mutrıb ve semâzenlerin şeyh postunu selâmlayıp, semâhânede yerlerini almalarından sonra şeyh efendi semâhâneye girer, mutrıb ve semâzenleri selâmlayıp posta oturur.

    Mutrıbdaki saz grubu asıl olarak neylerden oluşur. Bulunduğu takdirde bu heyete rebab, kanun, tanbur gibi diğer sazlar da ilâve edilir. Neyzenlerin başında bir neyzenbaşı, âyinhanların başında da kudümzenbaşı vardır. Bütün mukaabeleyi kudümzenbaşı yönetir. Âyinhanlar iki veye üç kudümle usûl vurarak eseri okurlar. Ayrıca âyinhanlardan biri halîle (zil) ile, bir diğeri de zilsiz def (bendir) ile usûle iştirak eder.





    Sema’ Töreni, “Nâ’t-ı Şerîf’le başlar. Nâ’t-ı Şerîf kâinatın yaratılmasına vesîle olan, yaratılmışların en yücesi Hz.Muhammed’i öven, Hz.Mevlânâ’nın bir şiiridir. XVII.yüzyılda bestekârlarından “Itrî” adıyla tanınan Buhûrîzâde Mustafa Efendi’nin Rast makamından bestelediği bu na’t-i, na’t-hân ayakta ve sazsız okur.





    Na’t’i, kudüm darbları izler. Bu Yüce Yaratıcı’nın kâinata “ol” emridir. İslâm inanışına göre Allah, insanın önce cansız bedenini yaratmış, sonra ona kendi ruhundan üfleyerek diriltmiştir.







    Na'’t’den sonra yapılan ney taksimi işte bu ilâhî nefesi temsîl eder.





    Taksimden sonra peşrevin başlaması ile şeyh efendi ve semâzenler, sema’ meydanında sağdan sola doğru dârevî bir yürüyüşe başlarlar. Semâ’ meydanını üç kez dolaşmaktan ibâret olan bu yürüyüşe “Devr-i Veledî” denir.

    Semâhânenin giriş kapısı ile tam karşıdaki kırmızı post arasında var olduğu kabul edilen bir çizgi, semâhâneyi iki yarım daireye böler. “Hatt-ı istivâ” denilen bu çizgi, mevlevîlerce kutsal sayılır ve aslâ üzerine basılmaz .

    Dördüncü bölüm, Sultan Veled devridir. Bu, Semazenlerin birbirine üç kere selam vererek, bir peşrevle dairevi yürüyüşüdür. Şekilde gizli ruhun ruha selamıdır...Semâ’ meydanının sağ tarafından post hizasına gelen semâzen, Hatt-ı İstivâ’ya basmadan ve posta sırt çevirmeden dönerek karşıya geçer. Böylece arkasından gelen semâzenle karşı karşıya gelir. Bir an göz göze gelen iki derviş, aynı anda öne doğru eğilerek birbirlerine baş keserler. Buna “Mukâbele” denir.

    Postun tam karşısında Hatt-ı İstivâ’nın sema’ meydanını kestiği noktaya gelen derviş burada da baş keser ve Hatt-ı İstivâ’ya basmadan yürüyüşüne devam eder.

    Üçüncü devrin sonunda şeyh efendinin posttaki yerini almasıyla Devr-i Veledî tamamlanır. Bu devirler, şeyh denilen mânevî terbiyecinin rehberliğinde Mutlak Hakîkat’i “İlm-el Yakîn” olarak bilişi, “Ayn-el Yakîn” olarak görüşü, “Hakk-al Yakîn” olarak da O’na erişi sembolize eder.

    Kudümzenbaşının Devr-i Veledî’nin bittiğini îkâz eden vuruşları ile neyzenbaşı kısa bir taksim yapar ve âyin çalınmaya başlar.

    Semazen üstündeki siyah hırkayı çıkararak, sembolik olarak, hakikate doğar kollarını bağlayarak bir rakkamını temsil eder. Böylece Allah'ın birliğine şehadet eder.





    Semâzenler tek tek şeyh efendinin elini öperek izin alır ve sema’a başlarlar.





    Sema’, her birine “selâm” adı verilen dört bölümden oluşur ve semâzenbaşı tarafından idâre edilir. Semâzenbaşı, semâzenlerin dönüşlerini kontrol ederek intizâmı temin eder.

    I.Selâm, insanın kendi kulluğunu idrâk etmesidir.

    II.Selâm, Allah’ın büyüklüğü ve kudreti karşısında hayranlık duymayı ifâde eder.

    III.Selâm bu hayranlık duygusunun aşka dönüşmesidir.

    IV.Selâm ise insanın yaratılıştaki vazîfesine yani kulluğa dönüşüdür. Çünkü İslâm’ da en yüce makam, kulluktur.





    IV.Selâm’ın başlaması ile “postnişîn” yani şeyh efendi de hırkasını çıkarmadan ve kollarını açmadan sema’ a girer. Postundan sema’ meydanının ortasına kadar dönerek gelir ve yine dönerek postuna gider. Buna “Post Semâ’ı” denir.







    Bu arada IV.Selâm bitmiş, Son Peşrev ve Son Yürüksemâî çalınmış, son taksim yapılmaktadır.



    Şeyhin posttaki yerini almasıyla Son Taksim de sona erer ve Kur’an-ı Kerîm’den bir bölüm yani “Aşr-ı Şerîf” okunur. Son dualar, Allah’ın adı olan “Hû” nidâları ile son selamlaşmalarla Semâ’ Töreni sona erer. Şeyh Efendi’den sonra semâzenler ve mutrıp da şeyh postunu selâmlayıp semâhâneyi terkederler.

  5. #5
    Kayıt Tarihi
    03-01-2005
    Mesajlar
    662
    MESNEVI den hıkayeler

    ASLANIN ADALETI




    Bir aslan, bir kurt, bir tilki avlanmak için dağlara düşmüşler. Birbirlerine yardım ederek av hayvanlarını adamakıllı yakalamayı, onların yolunu kesmeyi kurmuşlardı. Üçü de beraberce o geniş ovada birçok av elde etmek niyetindeydiler.
    Aslan, onlarla beraber avlanmaktan utanmaktaysa da yine onları ağırladı, onlara yoldaş oldu. Böyle bir padişaha maiyetindeki asker, ancak zahmettir. Fakat bu “Topluluk rahmettir” deyip onlara uydu. Böyle bir ay, yıldızlarla beraber gezmeden utanır. O, yıldızların içinde ancak onları parlatmak, onlara ihsan etmek için bulunur.
    Reyine, tedbirine benzer isabetli bir rey, yerinde bir tedbir bulunmamakla beraber yine Peygambere “ Şavirhum” emri geldi. Terazide arpa, altınla arkadaş olmuştur. Fakat bununla arpanın da altın gibi kıymetlenmesi icabetmez.
    Ruh, şimdilik kalıba yoldaş olmuştur. (kalıp, ruhu korumaktır). Nitekim köpek de bir zaman için kapıyı korur. Bunlar; kudretli, şevketli aslanın maiyetinde dağa doğru gittikleri zaman işleri rast geldi, bir dağ öküzü, bir dağ keçisi, bir de semiz tavşan avladılar.
    Savaşçı aslanın maiyetinde giden kişinin kebabı, gece olsun, eksik olmaz. Ölmüş yaralanmış, kan içinde bulunan avlarını dağdan çeke, çeke ormana getirince, kurt ve tilki padişahlara layık bir adaletle av hayvanlarının paylaşılmasına tamahlandılar. İkisinin de tamahı, aslana aksetti, o tamahın sebebini anladı.
    Sırların aslanı ve beyi olan, kalpten geçenleri bilir. Kendine gel, ey düşüncelere dalmayı huy edinen gönül! Onun huzurunda kötü düşüncelerden sakın! O bilir, o anlar, eşeği sükut içinde sürer. Sırrını bildiğini anlatmamak, ayıbını yüzüne vurmamak için de yüzüne güler.
    Aslan, onların vesveselerini anladıysa da açmadı, bir şey söylemedi, onları korudu. Fakat kendi kendine “Yoksul hasisler sizi! Ben, sizin cezanızı veririm, size gösteririm ben! Size benim hükmüm kafi gelmedi mi? Benim ihsanım hususunda zannınız bu mu?
    Sizin akıllarınız, reyleriniz de benden; benim dünyamı aydınlatan ihsanlarımdandır. Resim ressamı nasıl ayıplayabilir? Resme o ayıbı, o kötü görünüşü veren ressamdır. Benim hakkımda böyle hasisçe bir zanna mı düşeceksiniz? Zamanın ayıbı, arı asıl sizsiniz.
    Tanrı hakkında kötü zanda bulunanlar, sizin kellenizi uçurmazsam bu işim, hatanın ta kendisidir. Dünyayı sizin ayıbınızdan kurtarayım da bu hikaye, dünya durdukça söylenip dursun dedi. Aslan bu düşünceyle açıkça gülüyordu. Aslanın gülümsemelerine emin olma. Dünya malı, Tanrının gülümsemeleridir. Bizi bu suret sarhoş, mağrur ve perişan etmiştir.
    Ey Kadri yüce kişi! Sana yoksulluk ve hastalık iyidir. Çünkü o gülümseme nihayet tuzağını kurar, seni düşürür!
    Aslan “Bunları payet. Ey koca kurt, adaleti tazele! Pay etmede benim vekilim ol da ne mahiyettesin, meydana çıksın” dedi. Kurt “Padişahım, yaban öküzü senin payın. O büyük, sen de büyük, iri ve çeviksin. Keçi orta boyda, orta irilikte, onun için benim. Tilki, sen de tavşanı al. Tavşan tam sana münasip” dedi.
    Aslan dedi ki: “Ey kurt, hele bir daha söyle, ne dedin? Ben varken sen pay istiyorsun ha! Kurt, ne köpek oluyor ki benim gibi misli, naziri bulunmayan bir aslanın huzurunda kendisini görüyor, varım sanıyor! Kendini beğenen eşek, ileri gel!” Kurt ileri gelince bir pençe vurup onu parçaladı.
    Onda akıl ve isabetli bir tedbir görmeyince cezasını verip derisini yüzdü. Mademki beni görmek, seni kendinden geçirmedi, huzurumda yok olmadın. Böyle cana inleyerek ölmek gerek. Mademki huzurumda mahvolmadı, boynunu vurmak farz oldu. Tanrı’dan başka her şey fanidir. Mademki onun zatında fani değilsin, varlık arama!
    Bizim hakikatimiz de yok olana “Her şey fanidir” cezası yoktur. Çünkü o “illa” dadır, “La” dan geçmiştir. “illa” da fani olmaz. Kapıda dolaşan, Ben’den, biz’den dem vuran kapıdan sürülür, “la” makamında dolaşıp durur.
    Birisi, bir dostunun kapısına gelip kapıyı çaldı. Dostu “Kapıyı çalan kim?” deyince. “Benim” diye cevap verdi. Dostu “Git, şimdi zamanı değil. Böyle bir sofra, ham kişinin makamı olamaz. Hamı, ayrılık ateşinden başka ne pişirebilir, nifaktan ne kurtarabilir? “ dedi .
    Adamcağız gitti, tam bir yıl dostunun ayrılığıyla yanıp yakıldı. Yanıp pişerek tekrar döndü, geldi. Dostunun evinin etrafında dolaşmaya başladı. Kapıya varıp ağzından edepten dışarı bir söz çıkmasın diye yüzlerce korku ile edepli, edepli halkayı çaldı.
    Sevgilisi “Kim o?” deyince “Gönlümü alan sevgili sensin” diye cevap verdi. Sevgili “ Mademki bensin, ey ben, gel içeri gir! Ev dar, iki kişi sığmıyor dedi. İğneye geçirilecek iplik iki ayrı iplik olursa geçmez. Mademki birsin, bu iğneden geç! İpliğin iğne ile münasebeti vardır, geçer. Fakat deve, iğne yordamından geçmez ki.
    Devenin vücudu riyazat ve ibadet maksadından başka bir şeyle incelir mi? Bu işe Tanrı eli kudreti gerektir. Çünkü Tanrı, her hayali, bir iradesiyle var eder. Her olmayacak şey, onun eliyle mümkün olur; her serkeş onun kokusuyla sakinleşir.
    Anadan doğma kör ve alaca illetine tutulmuş kişiler nedir ki? Onları bir tarafa bırak; ölü bile o aziz Tanrının afsuniyle dirilir. Ölüden daha ölü yokluk bile, onun var etme avucunda muztar kalır, (varlığa bürünür).
    Külle yevmin hüve fi’şe’n ayetini oku da onu katiyyen işsiz, güçsüz bilme. En az işi bu dünyaya her gün üç bölük asker yollamasıdır. Bir bölük asker, rahimde (çocukların) yetişip yeşermesi için babaların bellerinden analarına gider.
    Bir bölük asker, dünyayı erkek ve kadınla doldurmak üzere rahimlerden bu yeryüzüne sefer eder. Bir bölüğü de herkesin yaptığı işin karşılığını görmesi için yeryüzünden ecel tarafına yürür. Bu sözün sonu yoktur. Kendine gel de iki temiz dostun hikayesine dön!
    Sevgilisi “Ey tamamı ile ben olan, içeri gir. Yeşillikteki gül ve diken gibi aykırı değilsin. İplik bir oldu, artık ey yanlışlık, ortadan kalk! Kaf ve Nun harflerini iki görürsen de hakikatte bir-dir” dedi. Yokluğu, büyük ve müşkül işleri cezbetmek için Kaf ve Nun çekicidir.
    İş yapma hususunda bir olmakla beraber halat, surette iki kattır. İster iki ayak olsun, ister dört... Yol yürür. Makasa benzer, iki ağızlı olduğu halde birden keser. Bez yıkayan iki arkadaşa bak. Görünüşte o, buna aykırı iş görmekte.
    Birisi bezi suya sokar, öbür arkadaşı kurutur. Sonra yine öteki ıslatır. Sanki birbirlerine aykırı iş görürler. Fakat, ey genç! Görünüşte birbirlerinin zıddına iş görür gibi olan bu iki arkadaşın gönülleri de birdir, yaptıkları iş de.
    Her Peygamberin, her velinin bir mesleği vardır. Fakat değil mi ki hepsi halkı Hak’ka ulaştırıyor, birdir. Dinleyenler, onların sözlerinden uykuya daldılar mı... Değirmenin taşlarını su götürdü demektir. Bu suyun akışı, değirmene sizin için gitmektedir. Fakat değirmene ihtiyacınız kalmadığı için değirmenci, suyu yatağına koyuverdi, asıl dereye akıttı.
    Söz söyleme kudreti, öğretmek için ağza gelir; yoksa o sözün ayrı bir mecrası vardır. Sessizce, akışı tekerrür etmeksizin, bir akan cüz’ü bir daha akmaksızın ta... altında nehirler akan gül bahçelerine kadar akıp gider.
    Tanrı, harfsiz söz beliren o makamı, canımıza sen göster. Ki pak can, başını ayak yapıp yokluğun o uzak ve geniş sahasına koşsun. Yokluk alemi, pek geniş ve hudutsuz bir alemdir. Bu hayal ve varlık, o alemden yüzlerce gıda alır, o alemden belirir, beslenir. Hayaller, yokluk alemine nispetle dardır. Onun için hayal, darlık ve sıkıntıya sebep olur.
    Varlık da hayalden daha dardır. O yüzden aylar, bu alemde hilal gibi görünür. Duygu ve renk aleminin, yani bu dünyanın varlığı ise... yokluğa, hayale ve varlığa nispetle büsbütün dardır, adeta daracık bir zindandır.
    Alemdeki terkip ve sayı, darlığa sebeptir. Fakat bizi duygularımız, terkip alemine çekip durmaktadır. O duygularla birlik alemini bil, eğer birlik alemini diliyorsan o tarafa yürü. Kün emri, bir tek iş yapar, fakat sözde Kaf ve Nun harflerinden meydana gelmiştir. Manası, yine tek ve saftır. Bu söze nihayet yoktur. Dön de o kurdun o savaşta ne olduğunu anlat.
    O yüce aslan; iki baş, iki üstünlük kalmasın diye kurdun başını kopardı. Koca kurt! Mademki padişahın huzurunda kendini ölü saymadın, cezanı gör. İşte” Fentekamna minhüm?” budur. Sonra yüzünü tilkiye dönüp “Hadi, bunları yememiz için pay et” dedi.
    Tilki secde edip dedi ki: “Bu semiz öküz, ey emin padişah, kuşluk yemeğin. O keçiden de bahtı aydın padişaha gün ortasında yemesi için bir yahni olur. Tavşan da lutuf ve kerem sahibi padişahın akşam yemeğidir.”
    Aslan “Tilki, adaleti parlattın, apaydın bir hale getirdin. Bu çeşit pay etmeyi kimden öğrendin? Ey ulu kişi! Bu pay edişi nereden belledin? “ deyince Tilki dedi ki “ Padişahım, kurdun halinden!” Bunun üzerine aslan “ Mademki sen bizim aşkımıza kendini rehin ettin; üçü de senin olsun, üçünü de al, git.
    Ey tilki, sen baştanbaşa bizim oldun, seni nasıl incitebilirim? Mademki sen, biz oldun; Biz de seniniz, bütün avlar da. Ayağını yedinci kat göğün üstüne bas, yüksel. Alçak kurttan ibret aldığın için artık sen, tilki değilsin, benim aslanımsın” dedi.
    Akıllı o kişidir ki çekinilen belada dostların ölümünden ibret alır. O zaman tilki “ Aslan, bana bunu kurttan sonra teklif ette” diye yüzlerce şükürde bulundu. “ Eğer önce bana, bunu pay et, diye teklif etseydi, ondan canımı kurtarmama imkan mı vardı? “ diye şükürler etti.
    Şu halde bizden de Tanrıya şükürler olsun ki, bizi ancak helak olanlardan sonra dünyaya getirdi. Bu suretle Hak’ın, geçmiş zamanlarda gelip geçen kavimleri nasıl helak ettiğini duyduk. Nihayet, o önce gelip geçen kurtların halini duyup da tilki gibi kendimizi koruyabiliriz.
    İşte Tanrının o hak Peygamberi, o sözü doğru peygamber, bize bu yüzden “Acınmış ümmet” adını taktı. Ey ulular, o kurtların kemiklerini, tüylerini apaçık görün de bu halden ibret alın! Akıllı, bu varlığı, bu kibir ve gururu terk eder; çünkü Firavun’un halini hatıra getirir. Eğer ululanmayı bırakmaz, ibret almazsa onun azgınlığından başkaları ibret alır!
    Nuh “Ey serkeşler! Ben, ben değilim. Ben, canımdan öldüm, varlığımı terk ettim. Tanrı ile diriyim. İnsanlık duygularımı değiştirdiğim için Tanrı bana duyuş, anlayış, görüş oldu. Çünkü ben, ben değilim. Bu nefes ondandır. Bu sözün karşısında söz söyleyen, inkarda bulunan kafirdir” dedi.
    Bu tilki suretinde aslan gizlidir. Bu tilkinin bulunduğu yerde yiğitlik taslamağa gelmez. Suretine bakıp aslan olduğuna inanmıyorsan ondan aslan kükreyişini de duymuyor musun? Nuh’ta Tanrıdan bir kudret yoktu da bütün dünyayı neden birbirine vurdu?
    Bir vücutta yüz binlerce aslan vardı. O, ateş gibiydi, alemse bir harman. Harman, onun onda bir hakkını gözetmeyince o da harmana böyle bir şuleyi saldı, yakıp kül etti. Kim, bu gizli aslanın önünde kurt gibi ağız açıp edepten dışarı konursa,
    Aslan, kurdu nasıl paraladıysa onu da paralar, ona nasıl “ Fentekamna” ayetini okuduysa buna da okur. Aslan pençeyi yer. Aslanın önünde yiğitlik satanın aklı yoktur. Keşke o yara yalnız vücuda gelseydi de gönül ve iman selamette kalsaydı... Söz buraya gelince kuvvetim kesildi. Bu sırrı nasıl açayım?
    O tilki gibi siz de boğazınızı az düşünün, onun huzurunda hileye az sapın. Huzurunda bütün bizi, beni terk edin... Mülk, onun mülküdür; mülkü ona teslim edin. Doğru yola yoksulca gelirseniz aslan da sizindir, aslanın avladığı av da sizin.
    Çünkü o, paktır; Sübhan, onun vasfıdır. O, batını şeylerden de müstağnidir, zahiri şeylerden de. Ondaki her türlü av, her çeşit ikram ve ihsan o padişahın kulları içindir. Padişahın hiçbir şeye tamahı yoktur, O, bütün bu devleti halk için düzüp koşmuştur; ne mutlu anlayana!
    Dünyanın ve ahiretin devletleri; devleti, dünyayı ve ahireti yaratan kişinin ne işine yarar? Şu halde Süphannın huzurunda gönlünüzü koruyun ki sonra kötü düşünceden utanmayasınız. Çünkü o; halis sütün içindeki siyah kıl gibi bütün gizli şeyleri, düşünceleri arayıp taramayı...her şeyi görür.
    Suretten geçip gönlünü arıtan kişi, gayp suretlerine ayna olur. Şüphe yok, sırrımızı anlar; çünkü mümin, müminin aynasıdır. Nakdimizi mehenge urunca derhal yakini şüpheden ayırt eder. Canı, nakitlerin mehengi olunca elbette ayarı sağlam olanı da görür, kalp olanı da.
    Hatırlarsan duymuşsundur; padişahların böyle bir adeti vardı: Sol taraflarında yiğitler, bahadırlar dururdu, çünkü kalp vücudun sol tarafındadır. Defterdarlarla hesap memurlarının ve kalem ehli olanların makamı sağ taraflarındaydı. Çünkü yazı yazmak ve bir şeyi tespit etmek sağ elin işidir.
    Sofilere karşılarında yer verirlerdi. Zira onlar, can aynasıdırlar, hatta aynadan da iyidirler. Gönül aynasının bikir suretleri kabul etmesi o aynada bu görülmemiş suretlerin görünmesi için kalplerini zikirle, fikirle cilalamışlardır.
    Yaratılış sulbünden temiz ve güzel doğan kişinin önüne ayna koymak gerektir. Güzel yüz, aynaya aşık olduğu gibi cana cila, kalplere de temizlik verir.


    MESNEVI'den

  6. #6
    Kayıt Tarihi
    03-01-2005
    Mesajlar
    662
    MESNEVİ

    Yard.Doç.Dr. Nuri Şimşekler

    S.Ü.Fen-Edebiyat Fak.Öğ.Ü.

    Mesnevî Kelimesinin Anlamı ve Mesnevî Nazım Türü

    “Mesnevî” kelimesi Arapça olup, sözlük mânâsı “ikişer ikişer” demektir. Edebiyatta ise; her beyti kendi arasında kafiyeli manzum söz söylemek olup; beyit sınırı olmadığı için uzun eserlerde tercih edilen bir nazım türü olmuştur.

    İslâmî edebiyatlarda (özellikle Fars Edebiyatı, ve XV.yy’dan sonra Türk Edebiyatı) şairlerin, uzun aşk hikayelerini ve destanımsı konuları işlerken kullandıkları Mesnevî tarzı, Mevlâna’nın dönemine gelindiğinde bir hayli mesafe kaydetmiş; tasavvufî eserlerin hemen hemen tamamı bu nazım türünde kaleme alınmıştır. Mevlâna’nın da etkilendiği, Senâî’nin (ö.1180) Hadîkatü’l- Hakîka’sı, Attâr’ın (ö.1193-1234 arası) Musîbetnâme ve Mantıku’t-tayr’ı gibi eserler tasavvufî mesnevî geleneğinin ilk ve en güzel örneklerinden sayılmıştır.

    Mevlâna’nın zamanına gelinceye kadar bu şekilde edebî bir terim olarak çağrışım yapan “Mesnevî” kelimesi, Mevlâna’nın mesnevî nazım türünde yazdığı ve bizzat adını Mesnevî olarak kendisinin koyduğu eseri, günümüzde de olduğu gibi yazıldıktan hemen sonra bile mânâ değiştirip, tereddütsüz Mevlâna’nın Mesnevî’sini akla getirmiştir.

    Mevlâna’nın Mesnevîsi

    Adı, Mevlâna’nın da eserinin birçok yerinde belirttiği gibi Mesnevî’dir. VI. cildin ikinci beytinde Hüsâmeddin Çelebi’ye ithafen “Hüsâmînâme” olarak zikredilse de, hemen bir sonraki beyitte “Mesnevî’nin son cildi...” ibaresinden anlaşıldığı üzere eserin isminde bir tereddüt yoktur. Kaldı ki Mevlâna, Mesnevî’sinin I. cildinin henüz başında “Bu kitap Mesnevî kitabıdır...” diyerek eserinin ismini koyar.

    Mesnevî Nasıl Yazıldı?

    Daha önce belirtildiği gibi herhangi bir eser yazma endişesinde olmayan Mevlâna, özellikle; Şems ve Selâhaddin-i Zerkûb’un ardından kendisine halife seçtiği Hüsâmeddin Çelebi’nin ısrarlarına dayanamayarak Mesnevî’yi söylemeye, Çelebi de yazmaya başlar. Mevlâna’nın ölümünden 45 yıl sonra onun ve ailesinin menkıbelerini yazmaya başlayan Ahmed Eflâkî (ö.1360), Mesnevî’nin yazılmaya başlanmasını Dergâhın Mesnevîhânı Sirâceddin’in dilinden şöyle anlatır:

    “Hüsâmeddin Çelebi, bir gece Mevlâna’ya gelerek onunla baş başa kaldığı sırada baş koyup dedi ki “Gazel divanı çoğaldı, bunların sırlarının nurları deniz ve karaların, Doğu ve Batı’nın her tarafını kapladı. Allah’a hamdolsun bütün söz söyleyenler, bu sözlerin yüceliği karşısında şaşakaldılar. Eğer Senâî’nin İlâhînâme (Hadîka) tarzında ve Mantıku’t-tayr’ın vezninde bir kitap yazılsa bu, bütün insanlar arasında bir hatıra olarak kalır; âşıkların ve dertlilerin can yoldaşı olur. Bu son derece büyük bir merhamet ve inayet olacaktır. Bu kulunuz da ister ki değerli dostların yüzlerini sizin kutlu yüzünüze çevirip başka bir şey ile meşgul olmasınlar. Artık bundan sonrası Hüdâvendigâr (Mevlâna) ın lûtuf ve inayetine kalmıştır.

    Bunun üzerine Mevlâna, hemen mübarek sarığının içinden küllî ve cüz’î bütün sırları açıklayan bir cüz çıkartıp, Çelebi Hüsâmeddin’in eline verdi. Bunda Mesnevî’nin başında bulunan on sekiz beyit yazılı idi:


    Bi’şnev în ney çun şikÂyet mî-koned

    Ez-cüdâ’îhâ hikÂyet mî-koned

    ...

    Der-ne-yâbed hâl-i puhte hîç hâm

    Pes suhen kûtâh bâyed ve’s-selâm

    Bu neyi dinle, nasıl şikayet ediyor;

    Ayrılıkların macerasını nasıl anlatıyor.

    ...

    Ham kişiler, hiç olgunların halinden anlar mı?

    O halde sözü kısa kesmek gerektir, vesselâm.”

    Mevlâna da Çelebi Hüsâmeddin’e cevapla, böyle bir eser yazmasının Allah’ın gayb âleminden kendisine ilham olunduğunu belirtir; ve böylece Mesnevî’nin söylenmesi ve Çelebi vasıtası ve ricasıyla yazılmasına başlanmış olur.

    Ne Zaman ve Kaç Yılda Yazıldı?

    Mevlâna’nın diğer eserleri gibi Farsça söylenip yazılan VI ciltlik Mesnevî’nin I.Cildine 1259 yılında başlanıp 1263 yılında tamamlandı. II. cilde başlanmak üzere iken Hüsâmeddin Çelebi’nin eşi vefat etti ve Mesnevî’nin yazılması iki yıl kadar beklemede kaldı. Çünkü; Mesnevî, Mevlâna tarafından sabah-akşam, semâ-sohbet, otururken-ayakta demeden söyleniyor ve Hüsâmeddin Çelebi tarafından da yazılıyordu.
    Hüsâmeddin Çelebi, eşinin ölümünden iki yıl sonra tekrar Mevlâna’nın huzuruna gelerek vazifesine devam etmek istediğini belirtti. Böylece 14 Mayıs 1264 günü tekrar başlanan Mesnevî’nin kalan V cildi , hiç ara vermeden 1268 tarihinde tamamlandı.

    Yazma, Basma ve Beyit Sayıları

    Mesnevî’nin her cildi bittikten sonra, Çelebi bunları gözden geçirerek Mevlâna’ya okur, kontrol ettirirdi. İşte bu şekilde VI cilt halinde meydana getirilen Mesnevî’nin beyit sayısı çeşitli yazmalara göre değişiklik göstermekte, 25585 ila 26660 arasında değişmektedir. Hindistan bölgesindeki yazmalarda 30 bin beyte kadar çıkan Mesnevî’nin beyit sayısı en güvenilir neşir olarak değerlendirilen Nicholson’un hazırladığı metinde ise 25632 dir. Şu ana kadar tespit edilebilen en eski nüsha özelliğine sahip 677/1278 tarihli, Mevlâna Müzesi teşhir salonunda sergilenen Mesnevî ise 25668 beyit olup, Nicholson metnini hazırlarken kısmen, Abdülbaki Gölpınarlı ve Veled Çelebi (İzbudak) da tercümelerinde bu nüshadan faydalanmışlardır. Bu nüsha, tıpkı basım olarak, 49x32 cm ve 32x23 cm olmak üzere iki boyutta Kültür Bakanlığı tarafından yayınlanmıştır.(Ankara, 1993, XIV s.+325vr.) Aynı nüsha 1371 hş./1992 yılında İran’da da tıpkı basım olarak neşredilmiştir.( Zîr-i nazar-ı Nasrullah Pur- Cevâdî, Tahran, 28,5x22 cm; 7+610 s.)

    Konuları, Kaynakları ve Amacı

    Mesnevî’nin konuları hakkında birkaç cümleyle fikir beyan etmek oldukça zordur. Çünkü Mesnevî’de hemen hemen akla gelebilecek her konuda bilgi verilmiş; Âyet, Hadis ve hikayeler yoluyla da bu bilgiler daha iyi aktarılmaya çalışılmıştır.
    “Kur’ân’ın tefsiri” ve “Allah âşıklarının kitabı” olarak da nitelendirilen Mesnevî, Mevlâna’ya göre hakîkate ulaşma ve yakîn sırlarını açma hususunda din temellerinin, temellerinin temelidir. İşte Mevlâna bu amaç doğrultusunda hikmetli sözleri ve gizli sırları açarken sıkça hikâyelere başvurur; bu hikayelerin arasında başka bir konuya girer, sonra tekrar başladığı hikayeye geri dönerek öğütler içeren beyitleri sıralar; bununla da yetinmez, Âyet ve Hadis-i şeriflerden delil getirerek vermeye çalıştığı fikirlerin iyice anlaşılmasını amaçlar. Bütün bunlarla birlikte Mesnevî’yi anlamanın öyle kolay olmadığını da belirten Mevlâna, eserini “vahdet dükkânı” olarak nitelendirir ve okuyanlara şöyle der:


    Bu kitap, masal diyene masaldır; fakat bu kitapta halini gören, bu kitap vasıtasıyla kendini tanıyan, anlayan da er kişidir.

    Mesnevî, Nil ırmağının suyudur; Kıptiye kan görünür, ama Musa kavmine sudur.

    Bu sözün (Mesnevî’nin) düşmanı, gözüme cehennemde tepe taklak olmuş bir halde görünüyor .

    Mevlâna Mesnevî’sini aydın gönüllü, görüş sahibi ve ciğeri yanmış âşıklar için süslenmiş bir bahçe ve lezzetli bir rızk olarak nitelendirir ve Mesnevî’nin konularını anlama hususunda şu öğütleri dile getirir:

    “Mesnevî’nin nurlarla dolu sırlarını ve inceliklerini anlamak, Âyetlerin, Hadislerin ve hikayelerin tertibinden aralarındaki ilgiyi kavrayabilmek için büyük bir itikat, daimî bir aşk, tam bir doğruluk, selîm bir kalp, kıvrak bir zekâ ve anlama gücü ve bazı ilimleri bilmek gerekir ki insan onun (Mesnevî) sırrının sırrına ulaşabilsin. Eğer doğru bir âşıksa bu özellikler olmadan da Mesnevî’yi anlama hususunda aşkı ona kılavuz olabilir ve bir menzile erişebilir.” (Eflâkî, II, 182 vd.)

    Mevlâna’nın oğlu Sultan Veled (ö.1312) de babasının Mesnevî’sine nazire olarak yazdığı İbtidânâme adlı eserinin girişinde Mesnevî hakkında «Mevlâna, Mesnevî’sinde geçmiş erenlerin kıssalarını zikretmiş; onların kerametlerini, makamlarını beyan buyurmuştur ki bunları anlatmaktan maksadı da kendi keramet ve makamlarını belirtmekti...» diyerek Mevlâna’nın amacının eskiden meydana gelen bu olayların kendi zamanında da olduğu ve bunlardan dersler çıkartmak gerektiğini belirtir.

    Mevlâna’ya göre; sûfîlerin söyledikleri, yazdıkları ve sözünü ettikleri konu ne rüya, ne de fal; Allah tarafından gönüllerine doğan vahiy (gönül vahyi, ilhamı)dir. Hal böyle olunca da Allah istemedikçe dil söze gelmez; geldiğinde de O’nun ilham ettiklerinden başka bir şey söylemez. Bazen de kalbe doğan bu ilhamların söylenmesi yasaklanır; ya da halkın anlayabileceği, akılların alabileceği ölçü ve seviyede söylenir :


    Sevgili, benim sözüme darılsaydı, susardım; bana bir lâhzacık mühlet verseydi, sükût ederdim;

    Fakat “Söyle, bu söz ayıp olmaz. Senin sözün, gayb âlemindeki kaza ve kaderin zuhurundan başka bir şey değildir” demekte.

    Ya beni bırak, hiç söylemeyeyim; ya da izin ver, tamamıyla açıklayayım.

    Yine de ne bunu, nede onu istiyorsan ferman senin...”

    ...

    Ey doğacak çocuğun oynaması gibi bu mânâları içimde oynatıp duran Allah’ım! Madem ki bunun (Mesnevî) tamamlanmasını diliyorsun;

    Kolaylaştır, yol göster, başarı ver; ya da bu isteği, bu arzuyu gider, bizi suçlama.

    Sen olmadıkça, senin inayetin lûtfetmedikçe gece-gündüz nazım ve kafiyenin ne değeri olabilir; (Sen olmadıkça) meydana getirilen şiire kim bakar ki?

    Yukarıdaki beyitlerden de anlaşılacağı gibi Mesnevî’nin sadece kendi fikirlerinden oluşmadığını vurgulayan Mevlâna VI. cildin sonlarına doğru «Bu bahisler ancak buraya kadar söylenip, açıklanabilir; bundan sonrakilerin gizlenmesi gerekir.» (b.4620) der ve aşağıdaki beyitle eserini tamamlar:

    Gönlümden kopup gelen o söz, o taraftan gelmededir. Çünkü gönülden gönle pencere vardır.

    Tercüme ve Şerhleri

    Mevlâna, yaşadığı dönemde «Bizden sonra Mesnevî şeyhlik edecek ve arayanlara doğru yolu gösterecek; onları yönetecek ve onlara önderlik edecektir.» demişti. İşte, Mevlâna’nın ölümünden yüzyıllar geçmesine rağmen bu söz hâlâ geçerliliğini devam ettirmekte; Mesnevî yüzyıllar boyu Mevlevîlerin el kitabı, başvuru kaynağı olarak vazifesini idame ettirmekteydi. Selçuklular döneminde resmî ve edebî dil olarak benimsenen Farsça, Osmanlı Devleti’nin kurulması ve bilhassa gelişmesiyle geçerliliğini yitiriyor, yerini Türkçe’ye (Osmanlıca) bırakıyordu. XVI.yy’dan itibaren Mevlevîhânelerin yaygınlaşması Mevlevî derviş ve muhiplerinin Farsça’yı tam olarak bilmemeleri ve Mesnevî’den gerektiği gibi istifade edememelerinden dolayı Mesnevî’nin Türkçe’ye tercüme edilmesi ihtiyacı ortaya çıkmıştı. Bu dönemden itibaren sadece Mesnevî’yi anlayabilmek için Farsça-Türkçe sözlükler dahi yazılıyor; Mevlâna’nın döneminden üç yüz yıl geçtiği için Farsça bilinse dahi tercümenin yanında bu derin fikirler içeren eserin tam anlaşılması için onu şerh etmek (açıklamak) ihtiyacı duyuluyordu. İşte bu ihtiyaçlar doğrultusunda Mesnevî, Türkçe’ye tercüme edilmeye ve hakkında şerhler yazılmaya başlandı.

    Şu ana kadar ki tespitlere göre Mesnevî’nin Türkçe ilk tam tercüme ve şerhleri Şem’î’nin (ö.1600’den sonra) ve Sûdî’nin (ö.1596) eserleridir.

    İlk yapılan bu tercüme ve şerhlerden sonra “Fâtihü’l-Ebyât” adlı eseriyle Hz.Şârih unvanı alan İsmail Rüsûhî Dede (Ankaravî) (ö.1631) bu konuda haklı bir şöhrete kavuşmuş; eseri günümüzde dahi Mesnevî’yi anlama hususunda en önemli kaynak olarak kabul edilmiştir. Bu değerli eser önce Mısır’da (1836) ikinci defa da İstanbul’da (1872) basılmıştır.

    XVI.yy’dan günümüze kadar hâlâ devam eden Türkçe tercüme ve şerhlerin en önemlileri ise aşağıda sunulmuştur :

    1-Sarı Abdullah (ö.1660), Cevâhir-i Bevâhir-i Mesnevî, I-V c. (Mesnevî’nin sadece I. cildini kapsar), İstanbul, Matbaa-yi Âmire, 1287-1288/1870-1871

    2-Bursalı İsmail Hakkı (ö.1725), Rûhu’l- Mesnevî, I-II c. (Mesnevî’nin bir bölümü), İstanbul, Matbaa-yi Âmire, 1287/1870

    3-Âbidin Paşa (ö.1908), Tercüme ve Şerh-i Mesnevi-yi Şerîf, I-VI c. (Mesnevî’nin sadece I. cildini kapsar), İstanbul, 1324/1906

    4-Ahmed Avni Konuk (ö.1938), Mesnevî Şerhi, 1937 yılında tamamlanan bu tam şerh henüz basılmamış, Mevlâna Müzesi’nde bulunmaktadır.

    5-Tâhirü’l-Mevlevî (Tahir Olgun, ö.1951), Mesnevî’nin Tercümesi ve Şerhi, Mesnevî’nin ilk IV cildini ve V. cildin bir kısmını kapsayan bu eser, F. Sezai Türkmen’in teşebbüsüyle 1963-1975 yılları arasında XIV cilt halinde neşredilmiş; daha sonra bu neşir, Şamil Yayınları tarafından tekrar yayınlanmıştır (2000). Bu eksik tercüme ve şerhin kalanı Tâhirü’l-Mevlevî’nin öğrencisi Şefik Can (d.1910) tarafından yapılarak yayınlanmıştır.

    6-Abdülbâki Gölpınarlı (ö.1982), Mesnevî ve Şerhi, I-VI c., Mesnevî’nin tamamının tercüme ve şerhini kapsayan bu eser de birkaç kez değişik yayınevleri tarafından basılmış, son olarak da Kültür Bakanlığı tarafından üç defa yayınlanmıştır. (I-VI c., Ankara, 2000, 3.Baskı)

    Mesnevî’nin tercüme ve şerhini kapsayan bu eserler haricinde Muînî’nin, Sultan II. Murad’a (ö.1451) sunduğu Mesnevi-yi Murâdî (1436, Mesnevî hikayelerinin bir bölümünün manzum tercümesi) ilk Mesnevî tercümesi olarak kayıtlara geçer. Ayrıca Nahîfî (ö.1738) Mesnevî’yi aynı vezinde manzum olarak tamamını tercüme etmiştir. En son ve günümüzde en çok ilgi gören Mesnevî tercümesi ise Veled Çelebi (İzbudak, ö.1953) tarafından mensur olarak yapılmış ve Milli Eğitim Bakanlığı yayınları arasında VI cilt olarak defalarca basılmıştır. Bunların haricinde eski tercümelerden de yararlanılarak Mesnevî’nin bazı bölümleri ya da hikayeleri mensur yada manzum olarak tercüme edilmekte ve sık sık yayınlanmaktadır.

    Oldukça hacimli bir eser olan Mesnevî’den, XVI.yy’dan başlayarak çeşitli seçmeler de yapılmış ve tercüme ve şerh edilmiştir. Buna ilk örnek de Yusuf Sîneçâk’ın (XVI.yy) Cezîre-i Mesnevî’sidir. Oldukça ilgi gören bu eser İlmî Dede (ö.1661) ve Şeyh Gâlib (ö.1799) tarafından Türkçe’ye tercüme ve şerh edilmiştir. Ayrıca XVI.yy Mevlevî şairlerinden Muğlalı Şâhidî Dede (ö.1550) de Mesnevî’nin her cildinden 100’er beyit seçerek her bir beyiti 5 beyitle Farsça manzum olarak şerh etmiş (1530) bu şerh de Türkiye (İstanbul, 1880) ve İran’da (Meşhed,1372 hş./1993) birer defa basılmıştır. Şâhidî’nin Gülşen-i Tevhîd adlı bu eseri Mithat Bahari Beytur tarafından Türkçe’ye tercüme edilmiştir (İstanbul, 1967).

    Etkileri

    Mesnevî, birçok âlim, edip ve şair tarafından tercüme edilmekle birlikte Mevlevî olsun olmasın birçok şaire de ilham teşkil etmiş ve adeta bir “Mevlevî Edebiyatı”nın doğmasına sebep olmuştur. Hayli tafsilatlı olan bu konuya burada girilmeyecek ve en önemlilerinden birkaç örnek verilecektir:

    Şüphesiz Mesnevî’nin ilk tesiri Mevlâna’nın oğlu Sultan Veled’e (ö.1312) olmuş ve onun ilk mesnevîsi olan İbtidânâme (Velednâme) (1291, 8760 beyit) meydana gelmiştir. Sultan Veled bu konuda, babasına her hususta çok benzediğini mesnevî usulünde de onun yolunu takip etmek istediği için bu eserini meydana getirdiğini söyler ve “Gücüm yettiğince o Hazrete benzemeye çalıştım, ama buna imkan yoktu” der.

    Mesnevî’yi ilham kaynağı alarak Türkçe mesnevîler oluşturan bazı önemli şairler ve eserlerinin te’lif tarihi de şu şekildedir:

    1- Gülşehrî (ö.XVI yy.), Mantıku’t-tayr (Gülşen-nâme, 1317)

    2- Âşık Paşa (ö.1333), Garîb-nâme, 1330

    3- Şeyh Gâlib (ö.1799) Hüsn ü Aşk, 1782

    Bu eserler defalarca basılmış, günümüz diline aktarılmış ve haklarında gerek tez ve gerekse kitap olarak birçok araştırmalar yapılıp, yayınlanmıştır.

    Diğer Dillerdeki Tercüme ve Şerhleri

    Mesnevi’ye başta Farsça olmak üzere Arapça, Fransızca, İngilizce ve Almanca tercüme ve şerhler yazılmış ve hâlâ da yazılmaktadır. Ayrı bir makale konusu olacak bu sahaya da burada girilmeyecek; temel teşkil etmesi bakımından bu dillerde yapılan ilk tercüme ve şerhlerin önemlileri sunulacaktır:

    1- Kemâleddin Hüseyin b. Harezmî (ö.1436), Künûzu’l- Hakâyık, I-III c., Mesnevî’nin tamamının Farsça şerhidir.

    2- Sürûrî (ö.1561-62), Şerh-i Mesnevî, I-IV c., Mesnevî’nin tamamının Farsça şerhidir.

    3- Molla Fenârî (ö.1431), Mesnevî’nin mukaddimesini Arapça olarak şerhetmiştir.

    4- Yusuf Ahmed el-Mevlevî(ö.1650), Menhecü’l-Kavî li-tullâbi’l-Mesnevî, I-VI c., Arap mevlevîleri için yazılan bu şerh de Arapça’dır.

    5- J.D.Wallenbourg, Fransa’nın Türkiye Büyükelçisi olan bu zât, Mesnevî’yi Fransızca’ya tercüme etmiş, 1799 yılında yayınlamak üzere iken İstanbul Beyoğlu’ndaki yangında eserinin büyük bir bölümünü kaybetmiş, daha sonra da neşre muvaffak olamamıştır.

    6- E.H.Vhinfield, Mesnevî’nin VI cildinden seçtiği 2500 beyti 1887 yılında İngilizce’ye tercüme etmiştir.

    7- S.James Redhouse, 1881 yılında Mesnevî’nin I.cildini manzum olarak İngilizce’ye çevirmiştir.

    8- R.A.Nicholson (ö.1945), Mesnevî’nin tamamını İngilizce’ye tercüme ve şerh ederek orijinal metniyle birlikte VIII cilt halinde yayınlamıştır.(1925-1940, Leiden - Cambridge Univercity Press)

    9- George Rosen, Mesnevî’nin üçte birini Almanca’ya tercüme etmiş ve 1849 yılında yayınlamıştır. (Mesnevî oder Doppelverse des Scheich Mevlâna Dschalâleddin Rûmî)

    10- Eva de Vitray Meyerovitch et Djamchid Mortazavi, Mesnevî’nin tamamını Fransızca’ya tercüme etmişlerdir. (Djalâl-od-Dîn Rûmî, Mathnawî, La Quéte de l’Absolu, 1990,1705 s.)

    MESNEVÎ’ DEN SEÇMELER, ÖZLÜ SÖZLER, NASİHATLAR

    I. Cildin Önsöz’ünden:

    Bu kitap Mesnevî kitabıdır. Mesnevî, hakikate ulaşma ve yakîn sırlarını açma hususunda din temellerinin, temellerinin temelidir. Allah’ın en büyük fıkhı, Allah’ın en aydın yolu, Allah’ın en açık delilidir...

    Şüphe yok ki Mesnevî, gönüllere şifadır; hüzünleri giderir, Kur’an’ı apaçık bir hale koyar; rızıkların bolluğuna sebep olur, huyları güzelleştirir...


    Ekmek! Ama hem az, hem de helâlinden!

    Sen gözyaşı zevkini nereden bilirsin? Gök görmedikler gibi ekmeğe âşıksın.

    Karnından ekmeği boşaltırsan, ululuk incileriyle doldurursun.

    Nur ve kemâli, artıran lokma, helâl kazançtan elde edilen lokmadır.

    Hiç buğday ektin de arpa bittiğini gördün mü?

    (I,1638,1639,1642,1646)


    Balık baştan kokar!..

    Yöneticilerin huyu halkına da tesir eder...

    Yönetici bir havuza benzer; halk da bu havuza bağlı bu boruları gibidir.

    Eğer havuzdaki su pis olursa, borulardan da aynı bu su akar.

    Sen bu sözün mânâsına dal, adamakıllı dikkat et, iyice düşün bakalım!..

    (I,2820,2821,2823,2824)


    Gerçek makam bizim makamımız

    İnsanlar makam ve derece için aşağılıklara katlanır, bayağı hallere düşer; yücelik ümidiyle aşağılık şeylerden lezzet alır.

    On günlük makam için alçaklığa katlanırlar; gam ve kederle boyunlarını ip gibi ipince bir hale sokarlar

    Nasıl oluyor da benim bulunduğum yere, bu yücelikle, aydın bir güneş olduğum mekâna gelmiyorlar?

    Bana yapışın da doğan olun; eğer baykuşsanız bile doğan kesilin!

    (II,1104-1106,1165)


    Şekilden geç, mânâya ulaş!..

    Ne güzel ibadet ediyor, ne hoş işlerde bulunuyor; fakat bir parçacık bile tat yok.

    İbadet kabuktan ibaret, içi yok; cevizler çok, ama içleri boş.

    İbadetin netice vermesi için zevk; tohumun ağaç olması için iç gerek!

    (II,3394-3396)


    Kuşkudan vazgeç, emin ol!

    Yerde yarım arşınlık genişlikte bir yol olsa, insan hiç kuşkuya düşmeden rahatça yürür;

    Fakat yüksek bir duvarın üstünde gitsen, yolun genişliği de iki arşın olsa, yine eğri-büğrü gidersin;

    Hatta içindeki kuşku yüzünden belki de düşersin. İşte kuşkudan gelen bu korkuya iyice dikkat et de kuşkunun kötülüğünü anla!

    (III,1559-1561)


    Mal-mülk, makam; ama sonuç!..

    Sığır, kasapların ne yapacağını bilseydi, hiç onların peşine düşer, dükkana gider miydi?

    Veya kasapların elinden kepek yer miydi? Yahut da onların gülücüğüne aldanıp, onlara süt verir miydi?

    Hatta ot yese bile, niçin beslendiğini bilseydi, hiç otu hazmedebilir miydi?

    Şu halde bu âlemin direği gafletten, bilmezlikten ibarettir. Devlet (maddî manevî zenginlik) “Dev” (koş) kelimesiyle “let” (dayak) kelimesinden meydana gelmiştir.

    Önce koş; koş da sonundaki dayağa bak! Bu yıkık yerde (dünyada) devlet sahibine eşekcesine ölümden başka bir şey yoktur.

    (IV,1327-1331)


    Hâlâ şekilcilik mi?

    Birisi şehâdet getirdi, imanını gösteren bir şey yaptımı dış görünüşe önem verenler, o adamın mümin olduğuna hükmederler.

    Bu şekilde nice münafıklar şekle, gösterişe sığınmışlar; böylece de yüzlerce gerçek iman sahibinin kanını gizlice dökmüşlerdir.

    (IV,2176-2177)


    Doğruyu söyle; ama gereği gibi!

    Kaynayan yağın üstüne su dökersen ocağı da yıkarsın tencereyi de.

    Söyle; ama yumuşak söyle, sakın doğrudan başka da bir şey söyleme; yumuşak sözlerle de vesveseler satmaya kalkışma!

    (IV,3816, 3817)


    Herkesin doğrusu kıyamette ölçülür!

    Tüm insanlar bir hayale kapılmış, bir bucağı eşelemekte. Biri define bulmak için bir köşeyi kazmakta;

    Bir başkası papaz olmak için kiliseye kapanmış; bir başkası da hırs içinde ekine, tarlaya koşmuş,

    Bir diğeri cin çağırmakla meşgul, gönlünü aklını kaybetmiş; öbürü yıldız bilgisine kapılıp nalı yıldızın üzerine koymuş, fal bakmada.

    Bunların her biri, bir diğerine bakıp “Ne iş yapıyor bu” diye hayret etmede; her biri bir diğerinin işini boş bulmada.

    Bunların hepsi can kıblesini kaybetmişlerde onun için herkes bir tarafa yönelmiş;

    Nitekim bir bölük insan da kıble nerede, diye arar; bir hayale kapılıp her tarafa döner, durur.

    Sabah olup da Kâbe göründü mü gerçekten kimin yolunu kaybettiği anlaşılır.

    Bu şuna benzer: Hani, dalgıçlar denize dalar, denizin dibinde aceleyle ellerine ne geçerse toplarlar ya!

    İnci bulurum ümidiyle onu bunu torbalarına doldurur;

    Fakat o koca denizin dibinden çıktılar mı iri ve kıymetli inci kimin torbasındaysa meydana çıkar.

    Birinin küçük bir inci, diğerinin sadece taş parçaları veya boncuk olduğu anlaşılır.

    İşte, kıyamet günü de buna benzer; onları bu gaflet uykusundan uyandırıp, iyiyi, kötüyü, kimin ne topladığını ortaya çıkarır.

    (V,319,322,324,326,328-335)


    Ölüm gelmeden yoldaşını iyi seç!

    Zamanede sana üç yoldaş vardır. Biri vefâkârdır, diğer ikisi ise gaddar :

    Biri dostların, öbürü malın-mülkün, üçüncüsü ise iyi işlerin ki, vefalı olan budur.

    Öldüğün vakit, malın seninle beraber gelmez, evden dışarı bile çıkamaz; dostun gelir, ama sadece mezarının başına kadar.

    Fakat yaptığın işler vefakârdır; onlara iyice sarıl ki mezarının içine kadar seninle gelen onlardır.

    Ama!.. Eğer amelin iyiyse, orada sana dost olur; kötüyse yılan kesilir.

    (V,1045-1047,1050,1052)


    Koyacaksan iyi adet koy!

    Yiğidim! Kim kötü bir gelenek koyarsa, ondan sonra halk cahilliğinden bu geleneğe uysa,

    Bütün bu adeti işleyenlerin günahı, o adeti ilk koyana da yazılır. Çünkü o baştır, diğerleri kuyruk. (V,1956,1957)


    Ne ekersen onu biçersin...

    Yiğidim! Kadere az bahane bul; nasıl oluyor da suçunu başkalarına yüklüyorsun? Kendini araştır, kendi suçunu kendin gör!..

    Gündüz vakti çalışıyorsun da, akşam ücretini başkası mı alıyor?

    Neye çalıştın da zararını yada faydasını görmedin? Ne ektin de zamanı gelince onu devşirmedin?

    Sen de bilirsin ki elde ettiğin şey, yaptığının karşılığıdır. Yoksa âdil olan Allah’ın takdiri, insana yaptığına uygun olmayan cezayı nasıl olur da verir?

    Suçu kendine bul! Çünkü o tohumu sen kendin ektin.

    (VI,413,415,417,418,423,427)


    Evlâdın hayırlısı

    Babanın ağaca benzeyen vücudu, gizli bir yol vasıtasıyla oğlunun iki gözünden su alır, gıdalanır.

    Oğuldan coşan bu kaynak ananın, babanın bahçelerine kadar akar gider.

    Anayla babanın gönül ve hayat bahçeleri bu suretle yeşerir, tazeleşir...

    Kaynak (oğul) kötü olursa o ağacın dalları, yaprakları da kurur;

    Çünkü o, oğlun vücut kaynağından sulanıp, gıdalanıyordu.

    Ey gafil insanlar! Nice, canınıza eklenmiş böyle su kaynakları var, bilir misiniz?

    (VI,3586-3591)

    Mesnevî’den Nasihatler-Özlü Sözler

    -Ey oğul, bağı çöz; özgür ol! Ne zamana kadar altın ve gümüşün esiri olacaksın? (I,19)
    -Merhamete nâil olmak istersen, zayıflara merhamet et! (I,822)

    -İçinde pusu kurmuş olan nefis, kibir ve kin bakımından bütün insanlardan beterdir (I,906)

    -Koyunun kurttan kaçmasına şaşılmaz; şaşılacak şey koyunun kurda gönül vermesidir. (I,1292)

    -İnsan dostunu göremiyor, ayırt edemiyorsa kör olsun daha iyi. (I,1407)

    -Sözün faydası yoksa söyleme! (I,1524)

    -Söz söylemek için önce dinlemek gerekir. (I,1627)

    -Şekilde-surette kalırsan putperestsin; her şeyin dış yüzünü bırak, mânâya bak!(I,2893)

    -İnsanların savaşı, çocukların kavgasına benzer; hepsi de anlamsız ve saçmadır.(I,3435)

    -Maksada sabırla erişilir, aceleyle değil! Sabret, doğrusunu Allah daha iyi bilir. (I,4003)

    -Türk sağ oldukça mutlaka kendine bir otağ(ülke) bulur, hele bu Türk Hak kapısının değerli bir kulu olursa? (II,455)

    -Çalışıp, kazanmak define bulmaya engel değil ya! Sen çalışmana devam et; eğer nasibin varsa define de arkandan gelsin. (II,735)

    -Ben, bu çalışıp-çabalama dünyasında iyi huydan daha üstün bir şey görmedim.(II,810)

    -Akılsız dost zaten düşmandır. (II,1734)

    -Zafer için yardımcısı Allah olmayan kişiye tavşan bile aslan gibi görünür.(II,2298)

    -Ey rüşvet alan! Sen fil yavrusu yemektesin; düşmanın olan o fil sonunda kökünü kazır, mahveder seni. (III,159)

    -Nefis üç köşeli dikendir; nasıl koyarsan koy yine sana batar; ondan kurtulmanın imkânı var mı?(III,375)

    -Buğday için, gökyüzünden buğday gönderenden ayrıldın ha!(III,431)

    -Yer, gökyüzüyle düşmanlığa kalkışırsa çoraklaşır, ölü haline gelir.(III,,936)

    -Adımımı nereye atacaksam bakar da öyle atarım; işte bu yüzden yanlıştan da kurtulurum, düşmekten de.(III,1753)

    -Bütün bilimlerin özü “Mahşer günü ben kimim, ne hale geleceğim” ilmini bilmektir. (III,2654)

    -Vay o kişiye ki nefsine uyar da lüzumsuz fetvalar verir. (III,3246)

    -Helva kime nasipse o yer; parmakları uzun olan değil! (III,4532)

    -Evlilikte iki kişinin birbirine denk olması lâzım; yoksa iş bozulur, geçim kalmaz.(IV,197)

    -İyi huylu, kötü huylulara tahammül edip, onların kötülüğünü söylemeyendir. (IV,774)

    -Belâların çoğu peygamberlere gelir. Çünkü ham kişileri yola getirmek zaten bir belâdır.(IV,2009)

    -Otu ha çağırmışsın, ha çağırmamışsın ne fark eder? Ayağı toprağa çakılmış kalmıştır. (IV,2896)

    -Kim işin sonunu görürse, yolda hiçbir zaman ayağı takılmaz. (IV,3371)

    -Demircilik sanatını bilmeyen kişi, demirci ocağına yaklaşırsa sakalını, bıyığını yakar.(V,1381)

    -Rızkı Allah’tan ara; ondan bundan değil!(V,1496)

    -Allah sana bir el vermişse, bir iş yap, kazan da dostlarına yardımın dokunsun.(V,2420)

    -Gönlün nâmertlikle dolu olduktan sonra sakalına ve bıyığına gülünür ancak!(V,2511)

    -Tilki bir eşeği baştan çıkarıyorsa bırak çıkarsın. Sen eşek olma da üzülme! (V,2537)

    -İyilik aradımı insanda kötü şey kalmaz ki! (VI,124)

    -Allah için hizmette bulun; halkın kabul edip etmemesiyle ne işin var senin! (VI,845)

    -Söz, dinleyene göre söylenir; terzi elbiseyi adamın boyuna göre diker. (VI,1241)

    -Adaleti bilmeyen, kurt yavrusunu emziren keçiye benzer. (VI,1576)

    -Kıyamet kurban gününe benzer; Mü’minlere bayram, öküzlere ise helâk olma günü. (VI,1876)

    -Kurt çok zalimdir; ama hiç değilse hilesi yoktur. (VI,2472)

    -Aynada çirkinliğini görünce aynaya kızma! (VI,3154)

    -Evin içindeki acı su çeşmesi, dışarıdaki tatlı su ırmağından daha üstündür. (VI,3603)

    -Niceleri kadın alarak Kârun gibi zengin oldu; niceleri de kadın yüzünden borçlandı gitti! (VI,3689)

    -Hazırlığın olmadan bir madene bile girersen bir kuruş elde edemeden geri çıkarsın. (VI,4425)

    -Sen ört ki, senin de ayıbını örtsünler. (VI,4526

  7. #7
    Kayıt Tarihi
    28-03-2005
    Mesajlar
    1
    eyvallah

  8. #8
    Kayıt Tarihi
    24-02-2005
    Mesajlar
    57

    ÖNEMLİ! Mevlevîlik ile ilgili...

    yukarıdaki "Mevlevîlik" ile ilgili yazılarda çok bariz yakışıksız ifadeler yer almaktadır, bunlardan ilk göze çarpanı;

    Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed aleyhisselâm ile ilgili olan "İslâm Peygamberi" yakışıksız tabiridir. Bu tabiri sıkça kullananlardan biri de Peygamber Efendimiz'e saygısızlıkta sınır tanımayan ve O'nun mucizelerini inkâr eden Mösyö Hamidullah'tır. Ne demek İslâm Peygamberi?!!!

    Peygamber Efendimiz Resûlüssekaleyn'dir. Yani hem insanlara hem de cin taifesine gönderilmiştir. Lütfen Peygamber Efendimiz'den bahsederken , biraz daha saygılı olalım, Hamidullah'ın yaptığı gibi, "Peygamber, 1400 sene öncesinin postacısıydı, Kur'ân denen kitabı getirdi ve işi bitti, bu yüzden İslâm Peygamberidir, hepimiz gibi insandır ve mûcizeleri de bilimle bağdaşmaz" davranmayalım.

    İkinci ifade ise;

    Müziğin din kaynaklı olmasıdır. Allahü teâlâ müziği (teganni) haram kılmıştır. Peygamber Efendimiz bir Hadîs-i Şerîf'lerinde; "Ben mizmarları (çalgı aletlerini)kırmak için gönderildim" buyurmuştur.

    Müzik sözcüğünü musıkî olarak kullanınca sanki dînî bir tabir oluyor, hele "tasavvuf musıkîsi" diye bir tabir var ki, evlere şenlik (!).

    Arkadaşlar, tasavvufun kâidelerinde birisi de zaten müziği (teganniyi) yasaklamasıdır.

    Bu konuda Mevlâna Celâleddin-i Rûmî Hazretlerinin tepkisi çok sert olup, talebelerine;"zikir çekerken içerisine teganni (müzik) karışabilir diye, -def çalmak şöyle dursun- ağız bile oynatmayı yasaklamıştır.

    Müzik ruhun gıdasıdır sözü büsbütün yalandır. Müzik nefsin gıdasıdır ve insanı Yaratıcı'dan uzaklaştırır!

    Gelelim bu işin felsefe bölümünde yazıyor olmamla alâkasına;

    Yukarıda Mevlevîliği bir felsefe olarak tanımlayan arkadaşlarda doğru olan kısım şu;

    Bugün ortaya "Semazen" diye bir kavram çıktı, kadınlı erkekli, (erkekler de etek gibi şeyler giymişler) dönüp duruyolar, saatlerce...

    Ne Mevlâna Celâleddin-i Rûmî Hazretleri, ne de onun hocası Sadreddîn-i Konevî Hazretleri böyle bir uygulama yapmamış ve talebelerine de yapmalarını söylememiştir. Bunlar Mevlâna Hazretleri'ne dansöz yakıştırması yapanların sonradan uydurdukları çirkin iftiralardır.

  9. #9
    Kayıt Tarihi
    28-10-2004
    Mesajlar
    568
    eline sağlık fincan...

  10. #10
    Kayıt Tarihi
    09-02-2007
    Mesajlar
    5,135
    Mevlevilik, Hz. Mevlana'nın Şems-i Tebrizi ile tanışmasına kadar geçen sürede bir Felsefe bilinç taşımamıştır. Mevlana o dönem içerisinde daha çok İslam Şeriatı üzerine uğraşan aynı zamanda özel uğraşı olan Mesnevi'yi kaleme alan bir Alimdi. Şemsi Tebrizi ile birlikte Tasavvufu tanımış ve o alana dönüp ürünler vermiştir. Mevlevilik te bu dönemin eseridir. Sufi görüşün Mevlevilik ile birleşimi Anadolu düşünce tarihinide etkilemiş olup Türk- Fars gelenekleri ile bezenmiş Tasavvuf ve Şeriat akımlarının ortaklaşa harmanlandığı bir görüş olmuştur. Mevlevilik Konya'da bir kısım insanlara hoş gelmiş takip edilmiş, bazılarıda bunun Şeriata aykırı olduğunu söyleyip bu olay sonucunda Şemsi Tebrizi'yi öldürmüşlerdir. Mevlevilik; Tekke ve Zaviyelerin kapatılması Kanunundan Muaf tutulan tek Tarikattır. Şu an İngiltere'de binlerce Müridi vardır. Unesco bu hareketi " Dünya Düşünce Sistemi" oluşumuna dahil etmiştir
    HAMZA...