Canlılık Korkusu

“Ödipus”un doğurduğu sonuçlardan biri, sevginin değil de sahip olmanın bir ifadesi olduğundan, kökten bir aldatmacaya neden olmaktadır. Bu olayın tetikleyicisi, yine sahip olmayı güç kavramı olarak gören erkek düşüncesidir. Sahip olma sevgiyle eşdeğer tutulduğunda, kadına bu “sevgiyi” erkeğe verme “gücü” verilmiş olur. Bu belki şaşırtıcı bir bakış açısıdır! Erkek kadını göklere çıkarırken, aslında ona ne vermektedir? Gerçekte korktuğu için eliyle ittiği, canlılık ve yaratıcı yaşama güdüsü değil midir? Erkekler hep bir mantık ve düzen çerçevesinde düşünerek içlerinden geldiği gibi davranmaktan kaçınırlar, çünkü aslında bundan korkmaktadırlar. Ama hayat belirli bir mantığa ve düzene göre programlanmış değildir. Canlı olan karmaşıktır. Bu durum, karışıklığı çaresizlikle eş tutan erkekleri özellikle rahatsız etmektedir. Bu noktada, bize capcanlı ve yaşama gücü saçıyormuş gibi görünen vajinaya hükmetme isteğimizi fark etmemek için, penis kıskançlığı kurgusunu devreye sokarız. Bu, bizim yitirdiğimiz, ama kadınların sahip olduğunu düşündüğümüz bir şeye, yani canlılığa ve yaratıcılığa duyduğumuz kıskançlığımızı örtbas etmeye yarayan bir uydurmadır. Kendimize itiraf edemediğimiz için ellerine verdiğimiz bu güçler yüzünden kadınlara sahip olmalıyız.


Kuşkusuz, erkeklerin üstünlük propagandasını kabul ederek kendi olmayan, kendine ihanet eden kadınlar da vardır. Bu kadınlar, erkeklerin tek başına sahiplendiği güce gereksinimleri varmış gibi davranırlar. Bu kadınlar cinselliklerini kullanarak, bu “sihirli gücü” ele geçirebilmek için her şeyi yapmaya hazırdırlar. Penis kıskançlığı, sadece bu bağlamda anlam kazanır. Ama sahip oldukları andan itibaren erkeği aşağılanmış görürler. Erkeğin üstünlüğünü kabul ederken kadının da daha aşağı olduğunu kabullendiğinden, kadın aslında kendisini hor görmektedir. Bu kadınlar yeterli özsaygıya sahip olmadıklarından, bu çelişki sahip oldukları her şeye bulaşır.

Bu anlamda penis kıskançlığı çeken kadınlar vardır. Talepleri görünüşte sadece erkeklerin sahip olduğu bir şeye yönelmiştir: Güç. Freud, gözle görülebilen özellikleri (fenotip) ile yapısal özelliklerini (genotip) karıştırarak bu fenomeni, belirleyici bir yaşama gücü olarak görmüştür. Yani kadınları, aslında sadece erkek efsanesinin bir ifadesi olan bir güdüyle vasıflandırmıştır. Aynı anda da başka bir bağlamı örtbas etmiştir. Erkekler, yaşamın yaratıcılığı ellerinden gittiği ölçüde penislerine daha çok değer verme eğilimindedirler. Buna karşılık tarihte yaşamın güzelliği ve muhteşemliği hakkında içten bilgileri olan erkekler de olmuştur; bu ister güneşin doğuşu, ister bir şelale, ister bir bebeğin için için gülüşü olsun. Ayrıca Kongo’nun yağmur ormanlarında yaşayan İturi’ler veya Venezüela’da yaşayan Yekuana’lar gibi, erkeklerin hala sağlıklı insanlar olduğu toplumlar da bulunmaktadır. Ama biz öyle değiliz.


Her şey çaresizlikle başlar. Bu korku o kadar büyüktür ki, insan olmanın bir özelliği olan çaresizliği kabul etmek ve hayatımızla bütünleştirmek yerine ondan kaçarız. İnsana ait bu temel özelliğin reddedilmesiyle, birçok erkek için yaşam solarak bir maskaralığa dönüşür.


Erkekler çaresizliklerinden neden bu denli nefret etmektedir? Ayrıca, neden bazı kadınlar, genellikle de özellikle çekici ve başarılı bulunanlar, çaresiz erkeklerden nefret etmektedir? Çaresizlikten çok korkmaktayız; çünkü çoğu zaman boyunduruk altına girmemizin ön şartıdır çaresizlik. Anne ve baba çocuklarını “özsaygılarını” devam ettiren nesneler olarak görerek, onların çaresizliklerinden bu yönde istifade etmişse, çaresizliğimiz düşmanımız haline gelmiştir. Yani bizim için çaresizliği bu kadar tehlikeli, bu kadar kabul edilemez yapan, çaresizliğin kendisi değildir, kullanılma tarzı ve onunla ilgili edindiğimiz tecrübelerin bağlamıdır.


Eğer çocuğa kendisi olduğu için saygı gördüğü ve sevildiği hissettirilmezse, bütün gelişim evrelerinde karşılaştığı çaresizlik önüne geçilemez bir korku halini alır. Çocuğun küçüklüğü, güçsüzlüğü ve anlamsızlığı (anlamı, başka insanların nesnesi olmakla sınırlı), kısaca değersizliği, kendisini bulmasını imkansız hale getirmektedir. Bu şartlar altında, karışıklık ve düzensiz duyuların akınlarıyla karşı karşıya kalan bir çocuk kendine tutunamaz; bu içinden çıkılamaz bir çaresizliktir.


Ruhsal bütünlüğü ya parçalanacak ya da ebeveynler tarafından sunulan yapı içinde bir arada tutulacaktır. Bu yüzden çaresizlik kendiliğin kaybıyla eşdeğer tutulmaktadır. Bu durumdan kurtulmanın toplum tarafından sunulan klasik yolu güçten, başkaları üzerinde güç kullanmaktan geçer. Çocuk, ebeveynlerinin birbirine karşı davranışlarındaki sömürüyü hissetmektedir. Empati yoluyla anne ve babasının çaresizliğinin, birbirlerini aşağılayarak ve hor görerek elde ettikleri sözde zaferlerin farkına varmaktadır. Bu durumunun tek çaresi açıkça ismi anılmayan bir ilaçtır: Güç.


Çocuk, anne ve babasının kendi çaresizliğinden ne zaman istifade ettiklerini ve kendi kendilerine verdikleri değeri yükseltmek için bu çaresizliği nasıl beslediklerini açıkça hisseder. Çocuk, ebeveynleriyle iyi geçinmek için, bu “uyum” için tehdit olarak görülen kendi tepkilerini bastırır. Ebeveynlerinin dünyasının ve onların kendisine karşı tavırlarının kendisi için en iyisi olduğuna inanmaya başlar. Çocuksu acılar reddedilir ve çocuk zamanla iç sesini dinlememeyi öğrenir. Ama özerkliğinin parçalanması sonucu ortaya çıkan öfke, yıkıcı bir güdü haline gelerek güç arzusunu körükler. Acıları, insani duygularla hafifletilmezse, çocuk kısa sürece acının, iktidar kurmak için kullanılabilecek etkili bir araç olduğunu keşfedecektir. Güç arzusunun, duygularını değiştirebileceğini anladığında, herkesin ve her şeyin bu yolla dize getirileceğini sanmaya başlayacaktır. “Tarih” yazmış olan yetişkin ve güçlü erkeklerin yaptıklarının kaynağı işte bu çocuksu hayallerde aranmalıdır.


Erkekler Daha Çok Zarar Görüyor



Ortada bir hile daha var. Kendiliğin yönlendirici prensibi olarak gücü destekleyen bir kültürün etkisi altında çocuklar, kendilerini incitenleri yönlendirebilmek için incinmiş gibi davranmayı öğreniyorlar. Bu çocuklar, güç dünyasının ikiyüzlülüğüyle çabucak uzlaşma sağlamaktadır. Kendini depresyon ve içe kapanıklık şeklinde açığa vuran gerçek acı, yetişkinleri öfkelendirmektedir. Oysa gözyaşları gibi kandırmacalar, yetişkinlerde cömertlik ve bir başkasından daha güçlü olma duygularını harekete geçirir. Bu çocuksu yönlendirmelerin görünüşte kazandığı başarıların ötesinde, küçümseme ve hor görme duygularına nasıl bir kaynak oluşturduğuna dikkat edin! Sahtecilik bu şekilde daimi hale gelmektedir. Kendine ihanetin sonucu, dünyayı yalanlarla yönlendirmektedir.


Bu gelişim şartları altında erkekler ve kadınlar, çaresizliği, kendilerine kulak verebilmenin ön şartı olarak kabul etmekte zorlanmaktadırlar. Ama güç ideolojisini kabul etme baskısı erkekler üzerinde daha yoğundur. Daha önce anlattığım gibi kadınların, yaşamlarının anlamını bu ideolojinin dışında bulma olanakları daha fazladır. Onlar dünyaya yaşam getirebilirler. Herhalde birçok erkeği de, metafiziğin değil tecrübelerin baskın olduğu bir gerçeklikte yaşayan anneleri kurtarmıştır; örneğin gerçekten isteyerek dünyaya getirdiği çocuğunun çaresizliğini kabul eden bir anne. Ama, amacım kültürümüzde çocuk eğitiminde sıkça rastladığımız, saçını süpürge eden ve çocuklarına aşırı bağlı anneleri göklere çıkarmak değildir.


Asıl önemli olan, birçok kadının her şeye rağmen çocuklarının çaresizliklerini benimsemeye hazır olmalarıdır. Annesinin canlılığı ve sevinciyle sarmalanmış huzurla uyuyan bir bebek, çaresizliği tehdit veya baskı unsuru olarak algılamaz. Bu sıcaklık sayesinde çocuk, dünyayı anlamasında, dokunmasında kendisine yardım edildiğini anlar. Empatik algı yeteneklerinin bu şekilde açığa çıkması, çocuğun kendi gereksinimlerine uygun cevaplar verme yeteneğini geliştirirken, annenin de kendini yeterli , güçlü ve mutlu hissetmesine yardım eder.


Koruyup beslediğimiz, büyümesinde pay sahibi olduğumuz bir canlının çaresizliğini kabullenmek, herkesin yaşayabileceği bir tecrübe olabilirdi. Ama kendiliğin yapısı bu tecrübeyi bir zayıflık ve yetersizlik ifadesi olarak geri çevirdiğinde bu imkansız hale gelmektedir. Kültürümüzün uyguladığı “çaresizlikten hoşlanmayan kendilikler oluşturma baskısı” erkekler üzerinde kadınlara oranla daha yoğun olduğundan, her iki cinsin çaresizlikle baş etme tarzı farklıdır.


Bu farkın temelinde, genelde kadınların daha gerçekçi ve gerçekliğe daha açık olmalarının yattığı gerçeğini kabul etmeliyiz. Duygularından erkekler kadar kopmuş değillerdir ve soyutlamalar yoluyla duygulardan kaça eğilimleri daha azdır. Bu anlamda erkeklerden daha insanidirler.

Daha önce de söylendiği gibi, tarihte başkalarının çaresizliğine koruma duygusuyla yaklaşmış, bundan korkmamış ve çaresizliği yıkıcı görmemiş erkekler olmuştur. Ama, güç hayranlığının baskın olduğu kültürümüzde gerçeğe erkeklerden daha açık olan kadınların iki dünya arasında kalma ihimali daha büyüktür, çünkü derin duyguları genel gerçekliğe uymamaktadır. Yani genel mantık ile hissedilenler birbirine denk olmadığında, bir bütünlük içinde yaşamaları mümkün değildr.


Erkekler için bunun anlamı genelde şudur: Her kadın farklı bir derecede, irrasyonellik ve mantık noksanlığının egemen olduğu bir “isterik”liğin pençesindedir. Nasıl bir basite indirgeme ve kendini kandırma! Fakat, kadınlara karşı sergiledikleri işte bu küçümseyici tavır sayesinde erkekler, “güç” ve iktidarın gerekli olduğuna dair delice iddialarını sorgulamaktan kaçarlar.


Güç “anlayışı”, kadının samimiyeti, yardımseverliği, yaratma isteği, canlılığı ve şefkat ile taban tabana ters düşerken, onlardan parçalanmamalarını nasıl bekleyebiliriz? Genel-mantıksal beklentilere uymamanın, boyunduruk altına girmemenin bedeli tutarsızlıkla suçlanmak olabilir. Erkeklerin “mantığı” bu tür “tutarsız” çözümleri reddeder, kendini tutarlı görür.


Demek istediğim, dünyada hala anlaşılmazlık ve mantıksızlık olduğuna şükretmeliyiz, çünkü ancak bunların sayesinde yaşamla temas halinde kalırız. Bütün anneler geçek duygularının bastırılmasına boyun eğmiş olsaydı, şu an olduğumuzdan çok daha “robot” olurduk. Bu dünyada hala ruh sağlığının var olması, kökleri gerçek gereksinimlerde ve hedeflerde bulunan doğrudan edinilen tecrübelerin gücü ve yaygınlığına dair fikir vermektedir.


Biz erkekler, kendimiz çaresizlik, acı ve dünyaya yeni bir hayat getirme etrafında dönen gereksinimlerden ayıran kısıtlanmışlığımızdan kaynaklanan yoksunluğun farkına varmalıyız. Bu durum bizi, yaşıyor olma gerçekliğinden, kendiliklerimizden, kadınlardan ve çocuklardan ayıran uçurumu daha da derinleştirmiştir.


Eskiden kadınlar gerçek duygularıyla bağlantılarını koparmamak için, yaşamlarının bir kısmını hırslı kocalarına hayranlık duyarak veya kahraman seçilmiş erkekleri alkışlayarak geçirmek zorundaydı. Bu şekilde kendilerine serbest bir hareket alanı sağlayarak, kendilik’lerini dıştan gelen etkilerden koruyabilmekteydiler. Bu özgür alanlar da çocuk ve yuvaydı. Kadınsı “aşağı oluşlarının” örtüsü altında yuvalarında kendileri için bir tür özgürlük ve ruh sağlığı geliştirmekteydiler.


Ama, eşitliğin en “erkeksi” erkek kadar hırs ve güç peşinde koşma özgürlüğü olduğunu zanneden kadınları gördüğümde, kendi yöntemleriyle sağlıklı kalabilmiş kadınların hemcinsleri tarafından tehdit edildiğini düşünüyor ve endişe ediyorum. çünkü karşı koymaları gereken sadece erkekler değildir, tehlike listesine bir de özgürlüğün erkeksi zihniyetini kabul etmiş kadınlar da eklenmiştir. Korkuyu görmezden gelebilmek için gücün peşinden koşma “özgürlüğü”, onları kadın cinsini aşağı gören erkeklerle bir ittifak içine sokmaktadır. Çaresizlikten kaçan bir kendilik, içinde olup bitenleri çok az anlayabilir, kendi korkuları ve güvensizliğiyle ne yapacağını bilemez ve bu duyguları, aşağılama ve incinmezlik peşinde koşarak reddeder. Bu, tabii ki her iki cins için de boş bir çabadır, çünkü çaresizlik, bu kadar korkulan bir şey olduğu için her köşede pusudadır. Aşağılama ve incinmez olma yarışının sonucu da paranoya, savunma, kılıcını çekme ve silahlanma çılgınlığıdır.

Arno Gruen (Kendine İhanet, Kadın ve Erkekte Özerklik Korkusu)