Bismillah,
Aslında bir cevap yazmayacaktım ama bi yazının başlığına bi de içeriğine bakınca, Turan Dursun'un bu gazellemesine de cevap vermekten kendimi alamadım.
Başlık: yaratıcı kullara küfür eder mi ? Sanki yaratıcı Turan Dursun'un amcasının oğlu ve yaratıcının söyledikleri de ağırına gitmiş hemen küfür etme şeklinde ifade ederek çarpıtma faaliyetine girişmiş.
Ama kafadaki yaratıcı tasavvuru arızalı olunca, sonuçta da arıza kaçınılmaz oluyor.
Hayır yaratıcı küfür etmez, kişiye aslında ne olduğunu söyler. Kendinin dışındaki tüm varlık alemini yaratan, yarattığı nesnenin ne olduğunu herkesden iyi bilir.
Başlığı geçince bir de bakıyoruz "beddua" ele alınmış. Küfür değilmiş galiba devam edelim bakalım...
Aşağı durumda olan bir kimse, yukarıda olan birinden bir şey istediğinde, bir dilekte bulunduğunda "dua" denir buna. Öncelikle dilek ile dua kavramlarının her ikisi de taleb bildirmesine karşın aynı şey değildir. Dilek bir temenni ve isteği bildirirken dua bunların yanısıra bir çağrı ve yakarıştır da.
İkincisi dilekte muhatabın yukarı olması veya şahıs olması gibi şart yoktur. Duanın muhatabı ise ancak aşkın bir varlık olma durumundadır. Bu sebeble dua aynı zamanda bir ibadettir. Neyse...
Ama "tanrı"nın dilekte bulunmasına gelince, anlaşılır gibi değil. "Tanrı" her gücün , her şeyin üstünde görüldüğüne göre hangi üstün güçten dilekte bulunur? Gelin işin içinden çıkın! Dedim ya işin içinden çıkamayan aklın sorunu kafasındaki yaratıcı tasavvuru...
Yaratıcının dilekte bulunmasını yadırgamak tuhaf. Biz insanların hidayet üzere olmasını, iyi olmasını istiyoruz. Kur'an'ı okursanız Allah insanlardan bunları istiyor ve bu sebeble peygamber bile gönderiyor.
Galiba Turan Dursun yaratıcının batılı filmlerde olduğu gibi gücünü kontrol edemeyen bir hayal mahsülü sanıyor.
Yaratıcının dilek ve temennisi ile bu dileğe yönelik irade ve emrini birbiriyle karıştırıyor. Yani kullarının iyi olmasını temenni etmesi ile kudretinin eseri olarak "ol" emriyle iyi olmalarını sağlamanın aynı olduğunu düşünüyorlar. Şayet öyle olsaydı, işte o zaman kişinin iradesi dolayısıyla sorumluluğu olmaz ve böylece dinde de tenakuz olurdu.
Halbuki yaratıcının kullarına yol göstermek, teşvik etmek için kullarına temennisini bildirmesinden daha doğal ne olabilir.
Aynı şekilde Kur'an'da, beddua mahiyetli ayetler de ceza vereceğini bildirerek tehtid etmek ve korkutmak suretiyle kaçındırarak yine gösterdiği yola kullarını sevketmek içindir.
Kuran'daki tanrının beddualarını akla uygun bir biçimde yorumlamaya çalışan Kuran yorumcuları çok zorlanırlar, işin içinden çıkamazlar bir türlü. Turan Dursun'un burda yorumcular diye bahsettiği kişiler kimler merak ettim ama kendi gibiler olmalı. Onların da sayısı sayılacak kadar az ve işin içinden çıkamayan tipler.
Verilen ayetlere gelirsek:
Verilen ayetlerde de yapılan bir cinayet; tüm ayetler bağlamından koparılmış.
Kuran tanrısı en başta insan denen varlığa beddua eder: Bir kere bu cümle tamamen kasıtlı uydurulmuş bir yalan.
Bir kere en baş değil:
Tîn (4) Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık.
Tîn (5) Sonra onu, aşağıların aşağısına indirdik.
Demek ki başlangıçta en güzelmiş sonradan böyle olmuş.
Abese' Sûresi
قُتِلَ الْإِنسَانُ مَا أَكْفَرَهُ ۞ مِنْ أَيِّ شَيْءٍ خَلَقَهُ ۞ مِن نُّطْفَةٍ خَلَقَهُ فَقَدَّرَهُ ۞ ثُمَّ السَّبِيلَ يَسَّرَهُ ۞ ثُمَّ أَمَاتَهُ فَأَقْبَرَهُ ۞ ثُمَّ إِذَا شَاء أَنشَرَهُ ۞ كَلَّا لَمَّا يَقْضِ مَا أَمَرَهُ ۞
(17) Kahrolası insan! Ne nankördür o! (18) Allah onu hangi şeyden yarattı? (19) Az bir sudan. Onu yarattı ve ona ölçülü bir şekil verdi. (20) Sonra ona yolu kolaylaştırdı. (21) Sonra onu öldürdü ve kabre koydu. (22) Sonra, dilediği vakit onu diriltir. (23) Hayır hayır o, Allah'ın kendisine emrettiğini yerine getirmedi.
Böyle bir beddua kimin için yapılır? Kuşkusuz düşman için. Demek ki Kuranın tanrısı insanı da düşman görüyor. Dedim ya bağlamına bakılırsa kimin için yapıldığı açıkça görülüyor (bk. 23 nolu ayet).
Tabi ki düşman için! Yaratılmışın kendini var edene kafa tutması düşmanlık değil midir!
Kuranın tanrısı insanı da düşman görüyor...Saçma bir muhakeme... Tersine Yaratıcı kendine karşı çıkmakla düşmanlık edeni düşman ilan ediyor.
Sonra inanmazlardan özellikle kimilerini seçer, onlara beddua eder. Örneğin yahudileri, hıristiyanları: Demek ki ayetleri bağlamında(öncesi-sonrası, konusu ve ilişkileriyle) okumayı boşverin bir ayeti bile tamamen okumuyorlar.
Ayette de zannedildiği gibi özellikle birileri seçilmiyor, özellikle kötü bir fiili işleyenler seçiliyor. Yani muhatap seçilen veya örnek verilen o kişiler değil, bu tanıma giren herkesdir.
Bakın kimlere beddua edilmiş: Allah'a oğul yakıştıranları! Bu Ona bir iftira ve hakarettir.
Yeryüzünde insanlar bile istemediği sıfatlarla anılması hakaret ve kötü bir fiil olacak da onların yaratanına olmayacak ha... Asıl yadırganacak şey bu...
Tevbe' Sûresi
وَقَالَتِ الْيَهُودُ عُزَيْرٌ ابْنُ اللَّهِ وَقَالَتِ النَّصَارَى الْمَسِيحُ ابْنُ اللَّهِ ذَلِكَ قَوْلُهُمْ بِأَفْوَاهِهِمْ يُضَاهِئُونَ قَوْلَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَبْلُ قَاتَلَهُمُ اللَّهُ أَنَّى يُؤْفَكُونَ ۞
(30) Yahudiler, "Üzeyr Allah'ın oğludur" dediler. Hırıstiyanlar ise, "İsa Mesih Allah'ın oğludur" dediler. Bu onların ağızlarıyla söyledikleri (gerçeği yansıtmayan) sözleridir. Onların bu sözleri daha önce inkar etmiş kimselerin söylediklerine benziyor. Allah onları kahretsin. Nasıl da haktan çevriliyorlar!
Allahın kendisi "Allah onları yok etsin!" diyor. Şaşılacak şey değil mi? Şaşırmak istemekte ısrar edenler, kendine şaşıracak bi şey buluyor veya icad ediyor, ne diyelim...
Eğer öyle demeseydi de kahrolsunlar deseydi o zaman da onları kim kahredecek diye sorarlardı. Bu ayet diğer ayetlerde de kahredecek olanın yine Allah olacağını açıklıyor, tabi anlayana.
Tüm kafirlere, özelliklede bir kesimine: Bu da yanlış bir cümle: Yine özellikle bir kesime denilmiş.
Hayır ! Özellikle bu fiilleri(yalancılık, ahireti inkar ve alay) işleyenlere hitap edilmiştir.
Zâriyât Sûresi
إِنَّكُمْ لَفِي قَوْلٍ مُّخْتَلِفٍ ۞ يُؤْفَكُ عَنْهُ مَنْ أُفِكَ ۞ قُتِلَ الْخَرَّاصُونَ ۞ الَّذِينَ هُمْ فِي غَمْرَةٍ سَاهُونَ ۞ يَسْأَلُونَ أَيَّانَ يَوْمُ الدِّينِ ۞ يَوْمَ هُمْ عَلَى النَّارِ يُفْتَنُونَ ۞ ذُوقُوا فِتْنَتَكُمْ هَذَا الَّذِي كُنتُم بِهِ تَسْتَعْجِلُونَ ۞
(8) Çelişkili sözler söylüyorsunuz. (9) Ondan (Peygamber'den) çevrilen çevrilir. (10) Yalancılar kahrolsun! (11) Onlar ki cehalet içinde gaflete dalmışlardır. (12) "Ceza günü ne zaman?" diye sorarlar. (13) Ateş üzerinde azaba uğratılacakları gün (onlara şöyle denir): (14) "Azabınızı tadın! İşte acele isteyip durduğunuz şey budur."
Burada da Allah, münafıklar için beddua ediyor. Bu cümle de buraya ameraknın yeniden keşfi gibi düşmüş. Adı Münafikun olan bir surede, iki yüzlü olmaları sebebiyle müşrik ve kafirlerden daha kötü ve zararlı olanları, bedduası ile tehdit etmesinden doğal ne olabilirdi ki...Zaten 8. ayete bakılırsa münafıklar da oturdukları gibi durmadıkları ne planlarla düşmanlık peşinde oldukları görülür.
Münâfikûn Sûresi
إِذَا جَاءكَ الْمُنَافِقُونَ قَالُوا نَشْهَدُ إِنَّكَ لَرَسُولُ اللَّهِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ إِنَّكَ لَرَسُولُهُ وَاللَّهُ يَشْهَدُ إِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَكَاذِبُونَ ۞ اتَّخَذُوا أَيْمَانَهُمْ جُنَّةً فَصَدُّوا عَن سَبِيلِ اللَّهِ إِنَّهُمْ سَاء مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ۞ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ آمَنُوا ثُمَّ كَفَرُوا فَطُبِعَ عَلَى قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لَا يَفْقَهُونَ ۞ وَإِذَا رَأَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ أَجْسَامُهُمْ وَإِن يَقُولُوا تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْ كَأَنَّهُمْ خُشُبٌ مُّسَنَّدَةٌ يَحْسَبُونَ كُلَّ صَيْحَةٍ عَلَيْهِمْ هُمُ الْعَدُوُّ فَاحْذَرْهُمْ قَاتَلَهُمُ اللَّهُ أَنَّى يُؤْفَكُونَ ۞ وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ تَعَالَوْا يَسْتَغْفِرْ لَكُمْ رَسُولُ اللَّهِ لَوَّوْا رُؤُوسَهُمْ وَرَأَيْتَهُمْ يَصُدُّونَ وَهُم مُّسْتَكْبِرُونَ ۞ سَوَاء عَلَيْهِمْ أَسْتَغْفَرْتَ لَهُمْ أَمْ لَمْ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ لَن يَغْفِرَ اللَّهُ لَهُمْ إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ ۞ هُمُ الَّذِينَ يَقُولُونَ لَا تُنفِقُوا عَلَى مَنْ عِندَ رَسُولِ اللَّهِ حَتَّى يَنفَضُّوا وَلِلَّهِ خَزَائِنُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَلَكِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَا يَفْقَهُونَ ۞ يَقُولُونَ لَئِن رَّجَعْنَا إِلَى الْمَدِينَةِ لَيُخْرِجَنَّ الْأَعَزُّ مِنْهَا الْأَذَلَّ وَلِلَّهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَلَكِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَا يَعْلَمُونَ ۞
(1) Münafıklar sana geldiklerinde, "Senin, elbette Allah'ın peygamberi olduğuna şahitlik ederiz" derler. Allah senin, elbette kendisinin peygamberi olduğunu biliyor. Allah o münafıkların hiç şüphesiz yalancılar olduklarına elbette şahitlik eder. (2) Yeminlerini kalkan yaptılar da insanları Allah'ın yolundan çevirdiler. Gerçekten onların yaptıkları şey ne kötüdür! (3) Bu, onların önce iman edip sonra inkar etmeleri, bu yüzden de kalplerine mühür vurulması sebebiyledir. Artık onlar anlamazlar. (4) Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider. Konuşurlarsa sözlerine kulak verirsin. Onlar sanki elbise giydirilmiş kereste gibidirler. Her kuvvetli sesi kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandır, onlardan sakın! Allah onları kahretsin! Nasıl da çevriliyorlar! (5) O münafıklara, "Gelin, Allah'ın Resülü sizin için bağışlama dilesin" denildiği zaman başlarını çevirirler ve sen onların büyüklük taslayarak uzaklaştıklarını görürsün.
Onlara bağışlama dilesen de, dilemesen de onlar için birdir. Allah onları asla bağışlamayacaktır. Çünkü Allah, fasıklar topluluğunu doğru yola iletmez. (7) Onlar, "Allah Resûlü'nün yanında bulunanlara bir şey vermeyin ki dağılıp gitsinler" diyenlerdir. Halbuki göklerin ve yerin hazineleri Allah'ındır. Fakat münafıklar anlamazlar. (8) Onlar, "Andolsun, eğer Medine'ye dönersek, üstün olan, zayıf olanı oradan mutlaka çıkaracaktır" diyorlardı. Halbuki asıl üstünlük, ancak Allah'ın, Peygamberinin ve mü'minlerindir. Fakat münafıklar bilmezler.
Müddessir Sûresi
فَإِذَا نُقِرَ فِي النَّاقُورِ ۞ فَذَلِكَ يَوْمَئِذٍ يَوْمٌ عَسِيرٌ ۞ عَلَى الْكَافِرِينَ غَيْرُ يَسِيرٍ ۞ ذَرْنِي وَمَنْ خَلَقْتُ وَحِيداً ۞ وَجَعَلْتُ لَهُ مَالاً مَّمْدُوداً ۞ وَبَنِينَ شُهُوداً ۞ وَمَهَّدتُّ لَهُ تَمْهِيداً ۞ ثُمَّ يَطْمَعُ أَنْ أَزِيدَ ۞ كَلَّا إِنَّهُ كَانَ لِآيَاتِنَا عَنِيداً ۞ سَأُرْهِقُهُ صَعُوداً ۞ إِنَّهُ فَكَّرَ وَقَدَّرَ ۞ فَقُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ ۞ ثُمَّ قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ ۞ ثُمَّ نَظَرَ ۞ ثُمَّ عَبَسَ وَبَسَرَ ۞ ثُمَّ أَدْبَرَ وَاسْتَكْبَرَ ۞ فَقَالَ إِنْ هَذَا إِلَّا سِحْرٌ يُؤْثَرُ ۞ إِنْ هَذَا إِلَّا قَوْلُ الْبَشَرِ ۞
(8) Sûr'a üfürüldüğü zaman var ya; (9) İşte o gün çetin bir gündür. (10) Kâfirler için hiç kolay değildir. (11) Beni, yarattığım kişiyle başbaşa bırak. (12) Ona bol mal, (13) Ve gözü önünde duran oğullar verdim. (14) Kendisine alabildiğine imkanlar sağladım. (15) Sonra da o hırsla daha da artırmamı umar. (16) Hayır, umduğu gibi olmayacak. Çünkü o, bizim âyetlerimize karşı inatçıdır. (17) Ben onu dimdik bir yokuşa sardıracağım. (18) Çünkü o, düşündü taşındı, ölçtü biçti. (19) Kahrolası nasıl da ölçtü biçti! (20) Yine kahrolası, nasıl ölçtü biçti! (21) Sonra (Kur'an hakkında) derin derin düşündü. (22) Sonra yüzünü ekşitti, kaşlarını çattı. (23) Sonra arkasını döndü ve büyüklük taslayıp, (24) Şöyle dedi: "Bu ancak nakledile gelen bir sihirdir." (25) "Bu, ancak insan sözüdür."
Hadislerde, Kuran yorumlarında belirtildiğine göre, burada kınanan, beddua edilen kişi, Muğire Oğlu Velid'dir. (Bkz. F.Razi, 30/198-202) Burda zahmet buyurulup tefsire bakılmış. Elbette Müddessir'deki o fiilleri işleyen kişi Velid b. Muğîre'dir ve Velid b. Muğîre tipindeki herkes için de geçerlidir.
Kalem Sûresi
َسَتُبْصِرُ وَيُبْصِرُونَ ۞ بِأَييِّكُمُ الْمَفْتُونُ ۞ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَن ضَلَّ عَن سَبِيلِهِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ ۞ فَلَا تُطِعِ الْمُكَذِّبِينَ ۞ وَدُّوا لَوْ تُدْهِنُ فَيُدْهِنُونَ ۞ وَلَا تُطِعْ كُلَّ حَلَّافٍ مَّهِينٍ ۞ هَمَّازٍ مَّشَّاء بِنَمِيمٍ ۞ مَنَّاعٍ لِّلْخَيْرِ مُعْتَدٍ أَثِيمٍ ۞ عُتُلٍّ بَعْدَ ذَلِكَ زَنِيمٍ ۞ أَن كَانَ ذَا مَالٍ وَبَنِينَ ۞ إِذَا تُتْلَى عَلَيْهِ آيَاتُنَا قَالَ أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ ۞ سَنَسِمُهُ عَلَى الْخُرْطُومِ ۞
(5, 6) Hanginizin deli olduğunu yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler. (7) Şüphesiz senin Rabbin, kendi yolundan sapan kişiyi daha iyi bilir. O, hidayete erenleri de daha iyi bilir. (8) O halde yalanlayanlara boyun eğme. (9) İstediler ki, yumuşak davranasın, böylece onlar da yumuşak davransınlar. (10) Sakın boyun eğme; Yemin edip duran, aşağılık birine, (11) Daima kusur arayıp kınayan, durmadan söz taşıyan birine, (12) İyiliği hep engelleyen, saldırgan, günahkar birine, (13) Kaba saba; bütün bunların ötesinde bir de soyu olmayan birine, (14) Mal ve oğulları vardır diye (sakın boyun eğme). (15) Âyetlerimiz kendisine okunduğu zaman, "Öncekilerin masalları!" der. (16) Yakında biz onun burnunu damgalayacağız.
Aynı kişi için Kalem suresinde de sövgüler yer almış, en sonunda "soyu olmayan" anlamında "zenim" denmiştir. (Bkz. Kalem, ayet:8-13, Celaleyn, 2/230 ve öteki tefsirler). Evet, zenîm; alçak, bayağı, adi ve soyu olmayan anlamlarına gelir. Arap tarihçilerine göre Velid de aynen bu vasıflara uyuyordu. Allah da onun ne olduğunu açıklamış.
Bu özelliklere sahip birine ne denebilir ki veya böyleleri nasıl savunulabilir ki.
Mesed Sûresi
تَبَّتْ يَدَا أَبِي لَهَبٍ وَتَبَّ ۞ مَا أَغْنَى عَنْهُ مَالُهُ وَمَا كَسَبَ ۞ سَيَصْلَى نَاراً ذَاتَ لَهَبٍ ۞ وَامْرَأَتُهُ حَمَّالَةَ الْحَطَبِ ۞ فِي جِيدِهَا حَبْلٌ مِّن مَّسَدٍ ۞
(1) Ebû Leheb'in elleri kurusun. Kurudu da. (2) Ona ne malı fayda verdi, ne de kazandığı. (3) O, bir alevli ateşe girecektir, (4, 5) Boynunda bükülmüş hurma liflerinden bir ip olduğu halde sırtında odun taşı***** karısı da.
Burda hatlat kopmuş galiba ya da bu kısım bonus niyetine yazılmış.
"...elleri kurusun!" yerine, "iki eli kurusun " diye çevrilirse, ayetteki aslına daha uygun düşer. Aslında itiraz etmiyorum gerçekten ayette iki el geçiyor ama saçma bir talep. Elleri denilince tek el mi anlaşılıyor ki böyle tercüme edilsin... Eller çoğul. Üç el de olmayacağına göre...
Tanrı'nın burada beddua ettiği "Ebu Leheb", Muhammed'e inanmadığı için ve düşman sayıldığı için Tanrı beddua ediyor. - Şimdi biraz mantık çalıştırmalı. Ebû Leheb inanmadığı veya düşman sayıldığı için mi beddua(tehdit) ediliyor yoksa düşmanlığın sınırlarını zorladığı için mi...
Şöyle gelişi güzel bi tarih karıştıran herkes hemen görür ki, Peygamber'e inanmayan bir sürü insan vardı.
Ebû Leheb inanmadığı için düşman sayılsaydı diğer inanmayanların da isimlerinin onun yanında yer alması gerekmez miydi. Bunların da sınırı yoktur.
Halbuki Kur'an bir beddua kitabı değildir. Oradaki tehdit Ebû Leheb tipinde/fiilindeki herkesedir.
SONUÇ:
Kur'an'da, beddua mahiyetli ayetler ahirette ceza vereceğini bildirerek tehtid etmek ve korkutmak suretiyle kaçındırmak böylece gösterdiği yola kullarını sevketmek içindir.