KORKU MU GÜVEN Mİ?
Toplum olarak eleştiriye pek açık değiliz. Dediklerimizi onaylayıp kafa sallamayan, farklı düşünen insanlara iyi gözle bakmayız. Düşüncelerimiz bizim için demir attığımız limanlar gibidir. Demiri bir kez attıktan sonra, başka limanlara gitmeyi, düşüncelerimizi değiştirmeyi düşünmeyiz. Ve konuştuğumuz herkesin de aynı limana demir atmasını isteriz. Başka limanlara demir atmışsa ya da atmayı düşünüyorsa, orada sorun çıkartırız.
Bu anlamda karşımızdaki insanlarla ilişkilerimizi güven değil, korku ilişkisi belirliyor. Kendimize benzeyen, kendimiz gibi olan insanlarla ilişki kurarız. Farklı düşünen insanların yanında tedirgin oluruz. Her an bir "saldırıya" uğrayacakmış gibi diken üstünde dururuz. Her şeyi kafamızda oluşturduğumuz düşünce alanımıza göre belirler, insanları o alana göre kategorize ederiz. Alanın içindedir, dışındadır, şurasındadır, burasındadır, bana yakındır, uzaktır… vs diye.
Korku ilişkisi sadece ikili ilişkilerde değil, devlet yurttaş ilişkisinde de belirleyici oluyor. Devleti meydana getiren kurumlardaki insanlar da böyle dar görüşlülerse, ortaya yukarıda anlattığım kişi gibi bir devlet pratiği ortaya çıkıyor. Bir farkla ki kişilerin yaptığı yanlışlıkları devlet kurumları yapınca ortaya facia niteliğindeki uygulamalar çıkıyor. Örneğin, yurttaşlar yasalara uyma konusunda farklı ya da yanlış bir pratik sergilediği zaman hemen "öteki" muamelesi görürler. Verilen cezaları, yeni cezalar takip eder. Bir konuşmanın, bir eleştirinin devleti yıkacağı, yerle bir edeceği perspektifiyle hareket edilir.(Bu nasıl mümkün olacaksa)
Bunun bir örneğini birkaç gün önce İzmit'te yaşadık. Adını vermek istemeyen bir felsefe öğretmeni, otobüs yolculuğu yaptığı arkadaşına giderek artan yoksulluğun vatandaşı hırsız yaptığını söyleyerek polislerin de bunları yakalayıp bıraktığını anlatmaya başlamış. Ön tarafta oturan bir sivil polis vay efendim sen emniyet hakkında nasıl böyle konuşursun deyip, öğretmeni tartaklamış ve 155'i aramış. Otobüsten inen vatandaşı kolundan yakalayıp gelen ekibe teslim etmiş. Otobüste arkadaşına yoksulluktan dert yanan felsefe öğretmenine 301'den dava açılmış… Ben bu olayı bir masal gibi geçmiş zamanda anlattım ama, yaşananlar gerçek ve henüz yeni meydana geldi…
Kişilerin abartılı, ham bir davranışta bulunması sadece o kişiyi bağlar. Ama devlet adına hareket eden kurumların bağlayıcılığı bu anlamıyla daha geniştir.Kişiler için dar görüşlü deyip geçebiliriz ama devlet söz konusu olduğunda uygulama alanının genişliğinden dolayı, yapılan yanlış bir yaklaşımın zararı daha büyük ve derin olacaktır. Bu yüzden onların daha geniş bir perspektifle hareket etmeleri, daha geniş düşünmeleri ve her şeyden önemlisi daha soğukkanlı olmaları gerekir.
Polis bir kızgınlıkla otobüste konuşanları şikayet etmiş olabilir. Ama savcılık makamının kendisine şikayete gelen polise, "ne oluyor kardeşim böyle bir konu için beni niye meşgul ediyorsun? Yapılacak daha önemli işlerim var" demesi gerekmiyor mu? Bu nasıl bir hezeyandır ki, polisinden savcılığına kadar herkesi sarmış. Hangi birimiz yakınmıyoruz şikayet konusu olan bu durumlardan. Hepimiz mi 301'liğiz?
Devlet-yurttaş ilişkilerinde neyi temel alacağız? Korkuyu mu, güveni mi?
İstanbul Çıkmazı : İstanbul'un Kent Gazetesi


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla