Bazen yazamadığı şeylerin yerine noktalar koyarlar yazı yazanlar... Ben bütün yazılarımı noktalardan kuruyorum... Susuyorum çoğu zaman... Elim hiçbir şeye uzanmıyor... Daralan ve küçülen hayaller, iç içe geçen geceler... Ne zaman yüreğimde açılan bir yelkenli bir kayalıkta mahsur kalsa, ne zaman sıkışsam dar zamanlara, noktalar koyarım bomboş bir sayfaya... Yazmak düşünmek kadar kolay değil hiçbir zaman... Şimdi seni düşünüyorum, hayalin yetiyor... Bazı uykular kadar sessiz bir yüzün var oysa... Susuyorsun, gözlerin konuşuyor... Hepsi bu kadar... Tanımıyorum oysa seni... Hep azalan yanını takip ederek bir sokağın, sonunda varamadığım yerler gibisin. Birdenbire parlayan nefesin, aklımdan silmeye çalıştığım şeyleri hatırlatıyor nedense... Aklımdan silmek istediklerimi, aşklarımı... Korkularımı... Korkmalarımı... Bir günlüğüne ayrılıyorum senden, sanki bir asır benden çekip gidiyor... Ne zaman çaldın kapımı, bilmiyorum... Sorsan bilmek de istemiyorum. Ben böyle çok mutluyum...
Ara sıra gözlerimin önünden geçip giden hayalin, bazen bir gülüşün, sessiz bir gecede terk edilen şehirler gibi ışıklı ve masum, ne kadar uzaklaşsam o kadar yaklaşıyorum sana... Biliyor musun?
Bir krizantemsin sen... Ben sana krizantem diyorum... Herkesin muhakkak bir kelimesinin olduğu dünyada yalın, gösterişli, sakin ve tutarlı bir çiçeğin ismini veriyorum sana... Krizantem... Her ne kadar bilmesem de sevip sevmediğini şiirleri, adına bir şiir yazıyorum... Oysa biliyorum. Seni ben büyütüyorum bu kadar gözümde. Hatalarımdan, hatamdan dolayı... Veysel’in sözüyle teselli ediyorum sonra kendimi. Güzelliğin on para etmez bu bendeki aşk olmasa. Senin hiç hatan yok mu? Bu kadar beyaz görünme gözüme... Ne olur, renkler kirlenmeye başladığında birinciliği beyaza verirler demiyor mu şair... Ve beyazın lekeleri hem çok kolay belli olur, hem kalıcı olur... Yine de uslanmaz bir inatla kendi kirlerimi döküyorum ortaya. Kendi kirlerim, sessizliğim kadar olağandışı olan yanlarım. Ben susunca susmayan bir dünyaya derdimi anlatmaya çalışıyorum... Bana karşı bu kadar gaddar oluşuna şaşmamak gerekiyor sanırım. Ben sustuğumda konuşan dünyanın çiçeğisin sen krizantem... Kişilik surlarım çatırdıyor... Bohem iskelesinde durup, hayallerini denize atan adamı oynuyorum, Nietzsche’yi oynuyorum ben, gerçek gözlerle bakıyorsun sen... Bir hayal çiçeği bu kadar gerçek bakmamalı krizantem... Hep doğrulardan dem vurarak, hayal kurmaktan bıkmak, hayata saldırmak inatla, kavga ve hırsla büyütmek kalbin yaşayan yanını... Ve kanatmak... Bir kelebeğin ölürken denize doğru uçuşundan bir anlam çıkaramayanlara has bir savaş mıdır yoksa? Ne anlama gelir, bir şiirden hiçbir şey anlamamak, susmak veya anladığını söylememek... Kompleks bir şeyi çözerken zorlanmayan insan, bir sözün kudretini sırf basit bulduğu için mi kabul etmez? Bana şiir yaz diyen birinin kendine yazılan bir şiire sadece şiir olduğu için bile bakmaması kanatmaz mı, şiiri yazanı, şairi? Bazı yalanların söylenebileceğini Tanrı bile kabul etmemiş mi? Bir kere yalan söylesen, bir kere yalandan sevinsen sana adanan şeyleri gördüğün için ölür müsün krizantem? Sırf kendi olduğunu yaşayan ben, senin kocaman düşlerinin veya düşsüzlük ülkenin kapısından girmek için bunca duyguyu dile getirirken suspus tahtında oturmanın rahatlığıyla bakıyorsun bana? Bir hatayla yorumluyorsun beni... Sonra kaldırıp asıyorsun... Hiçbir kelime silinmiyor aklından... Çoktan bitmiş her şey... Sen beni çıkarıp çoktan atmışsın hayatından... Henüz söylemiyorsun ama sanırım ben bunu biliyorum... Resimli bir derginin sayfalarından koparılmış gibi duran bir sevda benimkisi... Sadece orada oldukları için varlar ama asla yaşanmıyorlar... Kaldır at beni... Sustukça sen sana milyarlarca krizantem büyütüyorum sarhoşluğumla... Susma artık krizantem... Ölmüş aşklar sokağında şakağında kırmızı bir gül dolanan İspanyol güzeli ve Amerikalı bir askerin sevdası değil bu... Ama asla Türkçe bir aşk değil benimkisi... Hiçbir şiirde bulamadım bizi... Oysa çok basit görünüyor her şey... Hatalı erkek, güçlü kadının karşısında ezilip yok oluyor... Hiç anlamıyor kadın, çocuğun onu ne kadar sevdiğini... Varsın böyle olsun krizantem… Sana belki ömrünün sonuna kadar anımsamayacağın bir hale bırakıyorum boynuna takman için... Bir gün kendi yıldızlarımı yarattığımda hatırlayacaksın beni... Var olmanın savaşını vermek için ayrı ayrı koyulacağız sanırım yollara ve bir gün muhakkak karşılaşacağız... Aslında bu bir elveda krizantem çiçeği... Yıkmak için dünyanın en zamansız aşkını yaşadım ben seninle. Ama yıkan sen oluyorsun... Yüzünde eski mevsimlerin hüzünleri, bütün adaklarına beni kurban ediyorsun... Krizantem Sakin bir uykudan uyandırdım seni, Gözlerinden korku akıyordu, Durup durup sarsılıyordu masum ellerin... Bir uzak topraktan kopup gelmiştim ben. Soğuk bir topraktan, sessiz bir topraktan Sen şehir kokuyordun krizantem... Masum hayaller kuruyordum sana dair, Kendi ellerimle alıyordum acı aşkların Tenimde bıraktığı buhuru... Sen şehir kokuyordun krizantem Ben sana sokuluyordum... Son liman belledim yüreğini...

aldırma reis ...