• Reklam
9 sonuçtan 1 --- 9 arası gösteriliyor
  1. #1
    Misafir
    Kayıt Tarihi
    24-05-2008
    Mesajlar
    2,825
    Karizma Gücü
    0

    4 mezhebe ne ihtiyaç vardır? Mehmet Paksu

    4
    Dört mezhebe ne ihtiyaç vardır?

    "Hocam, Allah bir, kitap bir; fakat mezhep neden dörttür, diyenlere nasıl cevap verelim?"

    Mezheplerin dört olması Allah'ın birliğine, kitabın tek oluşuna engel değildir. Mezhep, gidilen, izlenen ve takip edilen yol demektir. Bir camin dört kapısı varsa, herkes bir kapıdan camiye girer, aynı mekânda buluşurlar. Burada önemli olan camiye girmektir. Giriş kapılarının farklı olması sorgulanmaz. Çünkü girdiği kapı kimisinin evine ve dükkânına yakındır, kimisi de sürekli aynı kapıdan girdiği için öyle kolayına gelmiştir. Siz kalkıp, "herkes tek kapıdan girecek?" diyebilir misiniz?

    Bir başka örnek: Bir bardak su, hastalığın şekline göre beş farklı hüküm alabilir. Meselâ, birisine hastalığının durumuna göre su ilaçtır; tıbbî olarak ona vaciptir. Diğer birisine hastalığı için zehir gibi zararlıdır; tıbbî olarak ona haramdır.

    Diğer birisine az zarar verir; tıbbî açıdan ona mekruhtur. Diğer birisine zarar vermez, yararlı olur; tıbbî olarak ona sünnettir. Diğer birisine ne zarar verir, ne de yarar; afiyetle içsin, tıbbî olarak ona mubahtır. İşte hak burada çoğalır, beşi de hak olur. Sen diyebilir misin ki: "Su yalnız ilaçtır, yalnız vaciptir; başka hükmü yoktur." İşte bunun gibi, mezhepler de Müslümanların yaşadıkları bölgeye, örf ve âdetlerine göre değişiklik gösterir. Hak olarak değişir ve her birisi de hak olur, maslahat olur.1

    Mezheplerin kaynağı Kitap ve Sünnettir. Yani Kur'ân-ı Kerim ve Peygamberimizin hadisleridir. Mezhep imamları olan âlimler bu konularda ileri derecede uzman ve yeterli insanlardır. Müçtehid âlimler başta ibadetler olmak üzere, bireysel ve sosyal hayatta, ailevi ve hukuki meselelerde Kur'ân'a, hadislere, sahabilerin uygulamalarına ve diğer uygulamadaki kıyasları inceleyerek içtihatlarda bulunurlar. Müslümanların ihtiyacı olan meselelerde hükümler çıkarırlar ve bu hükümler uygulama alanı bulur.

    Mezhep imamlarının dini kaynaklardan hüküm çıkarmaları biraz da ilaç yapımına ve kullanımına benzer. Hastalanıp ilaca ihtiyaç duyan kişiler kendileri gidip bitkisel ve hayvansal ürünlerden ilaç yapma yerine, eczaneden hazır ilaçları alır, kullanırlar.

    Çünkü ilaç yapmak bir uzmanlık alanıdır ve bilimsel bir uğraşıdır.İlaç firmalarının ürettiği, piyasaya sürdüğü ilaçlara güvenirler, doktorların yazdığı reçete karşılığında ilaçlar alınır kullanılır. Burada hem bir kolaylık vardır hem pratikte bir itimat vardır. Mesela, baş ağrısı için on'larca ilaç vardır. Fakat doktor reçeteye hangisini yazarsa, onu kullanırız. Hepsi de baş ağrısını keser ancak bazılarının katkı maddeleri farklıdır, bazılarının da sadece firması ve adı değişiktir. Şimdi kalkıp, "aspirin yeter, başka ağrı kesiciye gerek yoktur" diyebilir miyiz?

    Bunun gibi din birdir, Kur'ân tektir, Peygamber bir tanedir; ama Müslümanlar değişik iklimlerde, bölgelerde yaşadıkları, farklı kültür ve geleneklere bağlı oldukları için, dinin bazı ayrıntı meselelerinde değişik uygulama alanlarını tercih ederler.

    Namazı örnek olarak verecek olursak; bütün mezheplerde namazın kılınma şekli asıl itibariyle aynıdır, bir değişiklik yoktur. Sadece el bağlamada, oturuş şekillerinde bir iki değişiklik vardır. Mesela, Hanefiler, Şafiiler ve Hanbeliler ellerini bağlarken, Malikiler ellerini yanlarına salıverirler. Oturuşlarda da buna benzer küçük ayrıntılar vardır. Bu değişikliklerin de kaynağı Peygamberimizin değişik zamanlarda farklı uygulamada bulunmasıdır. Hepsi de doğrudur çünkü kaynak, dini getiren ve tebliğ eden Peygamberimizdir.

    1.. Sözllerr ((27.. Söz)) ss.. 454--455..

    Bugün

    MORAL HABER : 4 mezhebe ne ihtiyaç vard?r? Paksu yazd?


    a.r. o. paksu hoca dan bildiklerimi tazelemiş

  2. #2
    Pontevedra adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    08-12-2005
    Mesajlar
    1,302
    Karizma Gücü
    7
    Mezhep imamları arasında öyle büyük itilaf vardır ki...Örneğin Midye yemek hanefiye göre haram malikiye göre helaldir..Ya bir şey ya helaldir ya haram

    Örneğin Sarı giymek hanefiye göre haramdır.
    Yine hanifi asla dişine dolgu yaptıramaz ömür boyu cenabet kalır..
    o yüzden hanifi olupta dişinde dolgu olan varsa Maliki ya da hanbeli olsun ya da benim gibi mezhepsiz..
    Burada isterseniz sistematik kuracağın diye dini işin içinden çıkılmaz hale getiren
    mezhep imamlarının saçmalıklarını yazabilirim...

    Mesela Mezhepçilerin hadis kaynağı olan Buhari ,Ebu hanife yi güvenilmez bulup ondan bir tek hadis almamıştır..tezata bak tezata..
    4 kapı bi cami benzetmelerini çocuk masallarını bırakın..Hele bir de 4 imam taraftarlarının birbirlerini karalamak için uydurduğu hadisler ayrı bi konu.


    Şimdi Hepimiz şii olsaydık çaldıran savaşını İsmail kazansaydı bütün bu 4 mezhep tü kaka olacaktı..Ya da Bi ara Halife mansur tarafından desteklenen MUTEZİLE mezhebi siyasi güçleri elinde tutabilseydi..Hadis sünnete karşı gelip ,3 vakit namaz kılıyo olacaktık(KURAN DA SADECE 3 VAKİT NAMAZIN ADI GEÇMEKTEDİR

    Kısacası 4 imamın mezheplerinin kabul görmesi Emevi ve Abbasi halifelerince desteklenmesidir..Örneğin Hanefi mezhebinin sistematiğini kuran Ebu Yusuf Abbasilerde baş kadıdır. 4 mezhebi biraraya getiren İmam Gazali Nizamülmülk medereselerinin rektörüdür.Arrkasında Selkçuklu siyasi gücü vardır.

    siyaset- İslam elele Şimdi Din ayrı siyaset ayrı diyen kazmalara duyrulur..Ya işi bilmiyolar çok saflar ya da takiye yapıyolar çok kurnazlar..

    Bir araştırın bakalm Şİa yı Mutezileyi Kederiye yi Haricileri

    O zaman Tek sünnetin Kuran olduğunu göreceksiniz..
    Bu mesaj en son " 28.06.08 " tarihinde saat 23:33 itibariyle Pontevedra tarafından düzenlenmiştir...

  3. #3
    NuruLikA adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    01-03-2008
    Mesajlar
    939
    Karizma Gücü
    5
    allah razı olsun kardesim gerekli bir bilgi..bende bunları eklemek isterim



    Sahabenin mezhebi nedir ???

    Sual: Bazı kimseler, (Peygamber, ne Hanefi, ne de Şafii idi, Sünni de değil idi) diyor. Sünnet ne demektir?


    CEVAP
    Demek ki mezhep de, sünnet de, bilinmiyor. Askerlikte, kara, hava ve deniz kuvvetleri vardır. Genel kurmay, karacı, havacı veya denizci değildir diyerek bu kuvvetlerden ayrı sayılır mı? Kuvvetler genel kurmaya bağlı olduğu gibi, mezhepler de Resulullaha bağlıdır.

    Nasıl ki kuvvet komutanlıkları birbirinin yardımcısı ise, mezhepler de öyledir. Kendi mezhebine göre yapılması güç olan bir iş başka mezhebe göre yapılır. Mezhepler, bir elin parmakları gibi, aynı ele hizmet eder.

    Sünnet kelimesi de yerine göre, farklı anlamlarda kullanılır:

    1- Kitab ve sünnet ifadesindeki sünnet, hadis-i şerifler demektir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
    (Allah’ın kitabına, Peygamberin sünnetine sarılırsanız hiç sapıtmazsınız.) [Hakim]

    2- Farz ve sünnet ifadesindeki sünnet, Resulullahın emirleri demektir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
    (Ümmetim bozulunca, sünnetime uyana şehit sevabı verilir.) [Hakim]

    3- Sünnet, yalnız olarak kullanılınca, genelde İslamiyet anlaşılır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
    (Bir zaman gelecek ki, ortalık bozulduğu zaman sünnetime [İslamiyet’e] tutunmak avuçta ateş tutmak gibi olacaktır.) [Hakim]

    4- Sünnet, yol, çığır, gibi manalara da gelir. Mesela sünneti hasene iyi çığır, sünneti seyyie kötü çığır demektir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
    (Bir kimse, sünneti hasene çıkarırsa, [iyi bir çığır açarsa] onun sevabı ve kıyamete kadar onunla amel edenlerin sevabı kadar sevap alır. Bir kimse de sünneti seyyie çıkarırsa, [kötü bir çığır açarsa] onun günahı ve kıyamete kadar onu işleyenlerin günahı kadar günah kazanır.) [Müslim]

    Sünnet, yol demektir. Sünnetullah, Allah’ın yolu demektir. Sünneti Resulullah, Resulullahın yolu demektir. Sahabilerin de sünneti olur. Hz. Ömer’in sünneti, Hz. Ali’nin sünneti gibi. Nitekim hadis-i şerifte buyuruldu ki:(Sünnetime ve hulefa-i raşidinin sünnetine sımsıkı sarılın!) [Buhari]

    Sünnet, âdet, kanun manalarına da gelir. Mesela, Allah’ın sünneti; Allah’ın kanunu demektir. Bu Kur’an-ı kerimde sünnetullah olarak geçmektedir. (Allah’ın sünnetinde [kanununda] asla bir değişiklik bulamazsın) buyuruluyor. (Ahzab 62, Fetih 23, Fatır 43)

    5- Ehl-i sünnet, kurtuluş fırkasının adıdır. İmam-ı Rabbani hazretleri buyurdu ki:
    Tirmizi’nin bildirdiği hadis-i şerifte, (Ümmetim 73 fırkaya ayrılır, 72si Cehenneme gider, yalnız bir fırka kurtulur. Bu fırka, benim ve Eshabımın yolunda gidenlerdir) buyuruldu. Bu fırkaya (Ehl-i sünnet vel cemaat) denir.

    Ehl-i sünnet ne demektir
    Sual: Ehl-i sünnet ne demektir? Mezheplere ayrılmak parçalanmak mıdır?


    CEVAP
    Ehl-i sünnet vel-cemaat demek, Resulullahın ve eshab-ı kiramın gittikleri doğru yolda bulunan âlimler demektir. Hak olan cemaat ve 73 fırka içinde Cehennemden kurtulacağı bildirilmiş olan Fırka-ı naciyye bunlardır. Kur’an-ı kerimde mealen, (Parçalanmayın) buyuruldu. Bu âyet-i kerime, itikadda, inanılacak bilgilerde parçalanmayın demektir. Yani nefslerinize ve bozuk düşüncelerinize uyarak, doğru imandan ayrılmayın demektir. İtikadda ayrılmak, parçalanmak elbette hiç caiz değildir. Hadis-i şerifte de (Cemaat rahmet, ayrılık azaptır) buyuruldu. (Parçalanmayın) âyet-i kerimesi fıkıh bilgilerinde ayrılmayın demek değildir. Ahkamda, amellerde olan ictihad bilgilerindeki ayrılık, hakları, farzları, amellerdeki, ince bilgileri ortaya koymuştur. Eshab-ı kiram da, günlük işleri açıklayan bilgilerde, birbirlerinden ayrılmışlardı. Fakat, itikad bilgilerinde hiç ayrılıkları yoktu. Hadis-i şerifte, (Ümmetimin ayrılığı [mezheplere ayrılması] rahmettir) buyuruldu. Dört mezhebin, amel bilgilerinde ayrılması böyledir. (Hadika)

    Mezhep imamı ne demektir
    Mezhep imamı demek, Kur’an-ı kerim ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmiş olan din bilgilerini, Eshab-ı kiramdan işiterek toplayan, kitaba geçiren büyük âlim demektir. Açıkça bildirilmeyenleri, açıkça bildirilmiş olanlara benzeterek meydana çıkaran derin âlimlerdir. Eshab-ı kiramın herbiri müctehid ve mezhep imamı idi. Herbiri kendi mezhebinde idi. Hepsi de, mezhep imamlarımızdan daha üstün idi. Mezhepleri daha kıymetli idi. Fakat, bunlar kitaplara yazılmadığı için, mezhepleri unutuldu.Peygamberin, sahabenin mezhebi nedir demek, Ordu kumandanı, hangi bölüğün eridir veya Fizik öğretmeni, hangi sınıfın talebesidir demeye benzer. Çünkü sahabenin herbiri bir mezhep imamı, hatta mezhep imamlarının hocaları idi. Resulullah efendimiz de kâinatın hocası idi. (Mizan, Hadika)



    Eshab-ı kiramın mezhebi

    Sual: Herkes Kur’ana bağlanmalı, çünkü Peygamberin mezhebi ne idi? Eshabın mezhebi mi vardı?


    CEVAP
    Bin küsur yıldan beri herkes bir mezhebe bağlı iken, bazı türediler, böyle sorularla zihinleri bulandırıp herkesi başı boş, mezhepsiz yapmaya çalışıyorlar. Dini delillerden anlamayanlara iki akli örnek verelim:

    Milli eğitime bağlı okullar, sınıflar, müdürler, öğretmenler ve öğrenciler vardır. Okul ile sınıf, müdürle öğretmen mukayese edilmez. Çünkü hepsinin görevleri farklıdır. Öğretmenle öğrenci de mukayese edilmez. Öğrencileri müdür veya öğretmen yerine, öğretmenleri de öğrenci yerine koymak yanlış olur. Öğretmen veya müdür hangi sınıfın öğrencisi denemeyeceği gibi, şu öğrenci, hangi okulun müdürü denmez. Öğretmen ve müdüre öğrenci denmez.

    Atalarımız, Temsilde hata olmaz demişlerdir. Müctehid âlimler birer öğretmen gibidir. Mutlak müctehidler ise müdür gibidir. İnsanlar da öğrenci gibidir. Öğretmene, bu hangi okulun müdürü denmeyeceği gibi, öğrenciye de hangi okulun öğretmeni denmez. Öğrenciler öğretmene tâbi olduğu gibi, insanlar da müctehide tâbi olur.

    Öğretmenler nasıl müdüre bağlı ise, tamamı müctehid olan Eshab-ı kiram da, Resulullah efendimize bağlı idiler. Tabiinde ise müctehidler ve halk var idi. Halk müctehidlere tâbi oluyordu. Halkın mezhebi tâbi olduğu müctehidin mezhebi idi. Mezhepsiz kimse yok idi.

    Eshab-ı kiram, Resulullaha değil, biz yalnız Allah’a tâbiyiz demediler ve demeleri de mümkün değildir. Sıradan bir müslüman da, Müctehide tâbi olmam, ben yalnız Resulullaha tâbi olurum diyemez. Müctehid, Allah’ın ve Resulünün emirlerini bildiriyor. Müctehide uymak Allah ve Resulüne uymak demektir. Bugün ise, bazı mezhepsizler, müctehide değil, Resulullaha bile tâbi olmayı uygun görmüyorlar. Yalnız Kur’ana tâbiyiz diyorlar.

    Nasıl ki öğretmen müdüre, müdür de Milli eğitim Bakanına, Milli eğitim bakanı da Başbakana bağlı ise, insanlar bir müctehide, müctehidler mutlak müctehide, mutlak müctehidler de Resulullah efendimize bağlıdır. Bağsız yani mezhepsiz kimse yok idi.

    Ordudaki misal daha cazip. Bütün subayların bir sınıfı olur. Topçu yüzbaşı, piyade albay gibi. Ama general olunca artık sınıf kalmaz. Topçu general olmaz. Artık o bütün sınıfların generalidir. Generaller de, sınıfsız ama, onlar da ya havacı, ya karacı veya denizcidir. Bunlardan birinde olmayan general olmaz. Bunlar da, ordu komutanlıklarına, ordu komutanları da hava, deniz veya kara kuvvetlerine bağlıdır. Kuvvet komutanları genel kurmaya bağlıdır.

    Dikkat edilirse, gerek eğitim sisteminde ve gerekse orduda bağımsız bir kurum yoktur. Herkesin bağlı olduğu, sorumlu olduğu bir yer vardır.

    İnsanlar birer er gibidir. Bağlı oldukları bölükler, taburlar alaylar vardır. Ben genel kurmay başkanına bağlıyım bölük komutanını falan takmam diyemez. Müctehidler generaller gibidir. Mutlak müctehidler kuvvet komutanları gibidir. Resulullah efendimiz de genel kurmay başkanı gibidir. Genel kurmay başkanı, hangi bölüğün eri veya hangi kuvvet komutanlığına bağlı denilemeyeceği gibi, Eshab-ı kiramın veya Resulullahın mezhebi ne idi denemez.

    Bu durum iyice anlaşılınca, herkes haddini bilmeli, er olan erim demeli, subayla, generalle benim aramda ne fark var dememeli. Bir müslüman da müctehidle boy ölçüşmemeli. Hatta Peygambere bile uymayıp ben Kur’ana göre hareket ederim demesi ne kadar yanlıştır.

    Sünnete uymanın önemi
    (Mezhebe, hadise uymam) demek (Kur'ana uymam) demektir. Zira Hak teâlâ buyurdu ki:
    (Resule itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur.) [Nisa 80]
    (Peygamberin emrine uyun, nehyettiğinden sakının.) [Haşr 7]
    (İndirdiğimi insanlara beyan edesin, açıklayasın.) [Nahl 44]

    Beyan etmek, âyetleri, başka kelimelerle ve başka suretle anlatmak demektir. Âlimler de, âyetleri beyan edebilselerdi ve kapalı olanları açıklayabilselerdi ve Kur’an-ı kerimden hüküm çıkarabilselerdi, Allahü teâlâ Peygamberine, (Sadece sana vahiy olunanları tebliğ et) derdi. Ayrıca beyan etmesini emretmezdi. (Huccetullahi alelalemin)

    Sünnet [hadis-i şerifler], Kur’an-ı kerimi, mezhep imamları da sünneti açıklamışlardır. Âlimler de, mezhep imamlarının sözlerini açıklamışladır. Hadis-i şerifler olmasaydı, namazların kaç rekat olduğu, nasıl kılınacağı, rüku ve secdede okunacak tesbihler, cenaze ve bayram namazlarının kılınış şekli, zekat nisabı, orucun, haccın farzları, hukuk bilgileri bilinmezdi. Yani hiçbir âlim, bunları Kur’an-ı kerimden bulup çıkaramazdı. Bunları Peygamber efendimiz açıklamıştır. Sünneti müctehid âlimler açıklamış, böylece mezhepler meydana çıkmıştır. Allahü teâlâ, (Bilmediklerinizi âlimlere sorun) [Nahl 43] buyurduğu gibi, Peygamber efendimiz de bu âlimlere uymamızı emrediyor:

    (Âlimlere tâbi olun!) [Deylemi]
    (Âlimler rehberdir.) [İ. Neccar]
    (Ulema, enbiyanın vârisidir.) [Tirmizi]


    (Bize yalnız Kur'andan söyle!) diyen birine, İmran bin Husayn hazretleri: (Ey ahmak! Kur’an-ı kerimde, namazların kaç rekat olduğunu bulabilir misin?) dedi. Hz. Ömer’e, farzların seferde kaç rekat kılınacağını Kur’an-ı kerimde bulamadık dediklerinde, (Allahü teâlâ, bize Muhammed aleyhisselamı gönderdi. Kur’an-ı kerimde bulamadığımızı, Resulullah efendimizden gördüğümüz gibi yapıyoruz. O, seferde dört rekat farzları iki rekat kılardı. Biz de öyle yaparız) buyurdu. (Mizan-ül-kübra)

    İslam ayrı mezhep ayrı değildir
    Mezhebe uymam Kur'anla amel ederim demek, Kanunlara uymam, yalnız Anayasaya göre hareket ederim demek gibi yanlıştır. Çünkü Anayasada bütün hükümler, bütün cezalar bildirilmemiştir. Anayasa, kanunlara havale etmiştir. Kanunlardan başka tüzükler, yönetmelikler de çıkmıştır. (Anayasa varken, kanuna lüzum yok) demek ne kadar yanlış ise, (Kur'an varken, mezhebe lüzum yok) demek, bundan daha yanlıştır. Kur’an-ı kerimi hadis-i şerifler, hadis-i şerifleri de mezhep imamları açıklamıştır. Kanunlar, Anayasanın gösterdiği istikamette hazırlanmış, mezhepler de, Kur’an-ı kerimin ve hadis-i şeriflerin gösterdiği istikamette teşekkül etmiştir.

    Hiç kimse, Madem, mezhep, Kur’an-ı kerimin ve hadis-i şeriflerin açıklamasıdır. Ben de açıklar bir mezhep kurarım diyemez. Çünkü bir kimsenin Madem doktor olmak, tıp kitabı okumaya bağlıdır. Kimyager olmak için de kimya kitabı okumak kâfidir diyerek eline aldığı bir tıp ve kimya kitabı ile doktorluk yapmaya, ilaç imal etmeye kalkışması ne kadar gülünç ise, (Ben de Kur'andan, hadisten hüküm çıkarırım) demek daha gülünçtür.

    Ben İslam’a göre hareket ederim, mezhebe uymam demek, Ben devletin emrine uyarım. Fakat, kanunu, polisi, hakimi dinlemem demeye benzer. Çünkü İslam’a uymak demek, dört hak mezhepten birine uymak demektir. İslam ayrı, mezhep ayrı değildir.

    Maahazâ Cenab-ı Hak da dünyayı (Allah'ta alıkoyan) terk etmeye dâvet ediyor ki, senelerce dostlarınla beraber rahat edesin. Öyle ise kayıtlı ve kelepçeli olarak sevkedilmezden evvel, Allah’ın dâvetine icâbet et.

    Biri de sen burada misafirsin. Ve buradan da diğer bir yere gideceksin. Misafir olan kimse beraberce getiremediği bir şeye kalbini bağlamaz. Bu menzilden ayrıldığın gibi, bu şehirden de çıkacaksın. Ve keza bu fani dünyadan da çıkacaksın. Öyle ise aziz olarak çıkmaya çalış, Vücudunu Mucidine (c.c) feda et, Mukabilinde büyük bir fiyat alacaksın. Çünkü feda etmediğin takdirde ya bâd-i heva zail olur, gider, veya Onun malı olduğundan yine Ona döner.

  4. #4
    NuruLikA adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    01-03-2008
    Mesajlar
    939
    Karizma Gücü
    5
    (Kur’andan başka delil kabul etmem diyenler çıkacak.) [Ebu Davud]

    (Hadisi bırak, Kur’ana bak diyerek bana inanmayanlar çıkacak.) [Ebu Ya’la]

    (YalnızKur’andaki helal ve haramı kabul ederim diyenler çıkar. İyibilin,Peygamberin haram kılması, ALLAH ’ın haram kılmasıgibidir.)[Tirmizi, Darimi]


    "ihtilafu ummeti rahmetun".(ummetimin ihitilafı rahmettir) h.ş





    Bir mezhebi taklit etmek vacip midir?

    CEVAP: Evet vaciptir. Dört delil ile bildirelim:


    1- Birinci delil: Eshab -ı kiramın asrından ve ondan sonraki asırdan, bu zamana kadar, bütün Müslümanlar , dört mezhepten birini taklit etmişler. Bunda icma hasıl olmuştur. Şu üç hadis-i şerif de bu icmanın sahih olduğunu göstermektedir:


    (Ümmetim dalalet olan bir şeyde icma yapmaz!) [İ.Ahmed ]


    (Allahü tealanın rızası, icmadadır. Cemaatten ayrılan, Cehenneme gider.) [İbni Asakir ]


    (Cemaatten ayrılan, yüzüstü Cehenneme düşer.) [Taberani]


    2- İkinci delil: Bir ayet-i kerime meali: (O gün, her fırkayı imamları ile çağırırız!) [İsra 71]


    3- Üçüncü delil: Bir ayet meali: (Hidayet yolunu öğrendikten sonra, Resule uymayıp müminlerin yolundan ayrılanı, saptığı yola sürükler, Cehenneme sokarız!)) [Nisa 114] İmam-ı Şafii `ye İcmaın delil olduğunu gösteren ayet hangisidir diye sordular. Cevap olarak, bu ayeti gösterdi. Bu ayet, müminlerin yolundan ayrılmayı haram ettiği için, bu yola uymak vacib olur.


    Medarik tefsirinde, bu ayet açıklanırken, (İcmaın delil olduğunu ve Kitaptan, Sünnetten ayrılmak caiz olmadığı gibi, icmadan ayrılmanın da caiz olmadığını bu ayet göstermektedir) buyurulmaktadır.


    Beydavi tefsiri de, bu ayeti açıklarken, (Bu ayet, icmadan ayrılmanın haram olduğunu gösteriyor. Müminlerin yolundan ayrılmak haram olunca, bu yola uymak vacib olur) buyuruyor. Bu ümmetin salihleri, alimleri, (Bir mezhebi taklit etmek vaciptir. Mezhepsiz olmak büyük günahtır) dediler. Alimlerin bu söz birliğinden ayrılmak, bu ayetten ayrılmak olur. Bir ayet meali de şöyle:


    (Siz, insanlar için hayırlı ümmetsiniz.) [Al -i İmran 110]


    Bu ümmetin alimleri mezhepsizliğin kötü olduğunu bildirdiler. Bunun için, mezhepsiz olmak caizdir diyerek, alimlerin bu sözlerinden ayrılan, bu ayet-i kerimeyi inkar etmiş olur.

    4- Dördüncü delil: Bir ayet meali: (Bilmiyorsanız, zikir ehline sorunuz!) [Nahl 43]


    Bu ayet, ibadetlerin ve işlerin nasıl yapılacağını bilmeyenlerin, bilenlerden sorup öğrenmelerini emretmektedir. Bunun için, bir kimse, yapacağı şeyi, mezhebinin kitaplarından okuyup öğrenmesi gerekir. Öğrendiğine göre yapan, o müctehidi taklit etmiş olur. Müctehide uymayan mezhepsiz olur.
    Maahazâ Cenab-ı Hak da dünyayı (Allah'ta alıkoyan) terk etmeye dâvet ediyor ki, senelerce dostlarınla beraber rahat edesin. Öyle ise kayıtlı ve kelepçeli olarak sevkedilmezden evvel, Allah’ın dâvetine icâbet et.

    Biri de sen burada misafirsin. Ve buradan da diğer bir yere gideceksin. Misafir olan kimse beraberce getiremediği bir şeye kalbini bağlamaz. Bu menzilden ayrıldığın gibi, bu şehirden de çıkacaksın. Ve keza bu fani dünyadan da çıkacaksın. Öyle ise aziz olarak çıkmaya çalış, Vücudunu Mucidine (c.c) feda et, Mukabilinde büyük bir fiyat alacaksın. Çünkü feda etmediğin takdirde ya bâd-i heva zail olur, gider, veya Onun malı olduğundan yine Ona döner.

  5. #5

    Kayıt Tarihi
    25-09-2007
    Mesajlar
    1,373
    Karizma Gücü
    5
    Paylaşımlarınız için teşekkürler kardeşler Allah yardımcınız olsun.

  6. #6

    Kayıt Tarihi
    21-05-2009
    Mesajlar
    831
    Karizma Gücü
    4
    Kur'ân-i Kerim buyuruyor ki: "Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur." (İsra, 36) Bu âyetten anlaşıldığı üzere insan, bilgisi olmadan bir yargıda bulunması ve bir şeye bağlı olması caiz değil ve Allah karşısında böyle bir tutumundan dolayı insan mutlaka sorumlu tutulacaktır. Şimdi "Dört mezhep haktır" görüşünü inceleyerek bu görüşün sağlam bir delilinin olup olmadığını araştıralım.

    1-Dört mezhebin kurucuları şunlardan ibarettir:

    1-Ebu Hanife, Numan b. Sabit el-Kufi Hicri 80'de doğmuş ve Hicri 150'de vefat etmiştir.

    2-Malik b. Enes, Hicri 93'de doğmuş ve Hicri 179'da vefat etmiştir.

    3-Muhammed b. İdris Şafii, Hicri 105'de doğmuş ve Hicri 204'de vefat etmiştir.

    4-Ahmed b. Hanbel Hicri 164'de doğmuş ve Hicri 241'de vefat etmiştir.

    Görüldüğü gibi bu dört mezhebin hepsinin temelleri Peygamber (s.a.a)'den en az yüz yıl sonra atılmaya başlanmıştır. Birinci ve ikinci hicri yüzyılda Ehl-i Beyt'i ilmi merci' olarak bilenler, bumezheplerden hiç birine bağlılık söz konusu olmadan yaşayıp dünyadan gitmişlerdir. Mezheplerin dörtle sınırlandırılması her hangi bir şer'i delile dayanmamaktadır. İkinci hicri yüzyıldan başlayarak Ehl-i Beyt'i ilmi merci' olarak kabul etmeyen Müslümanlar, çeşitli mezheplere bölünmüşlerdir. Böylece onlarca fıkhi mezhep ortaya çıkmıştır. Ancak Abbasî halifelerinin ve onlardan sonraki bazı yöneticilerin baskıları neticesinde bu dört mezhep resmi mezhep olarak yayılmış ve mezhepler dörtle sınırlandırılmaya çalışılmıştır.

    Meşhur ve muteber tarihçi Makrizi "El-Hutat" adlı eserinde bu hususta şöyle yazıyor:
    "Kadı Ebu Yusuf Hicri 170'de Abbasi Halifesi Harun Reşid tarafından kadılık makamına atandı; o işini sürdürerek baş kadılık makamına kadar yükseldi. O bu makamda Horasan'dan ta Şam'a kadar bütün beldelerde özellikle Ebu Hanife'yi taklit edenleri bu makama atamaya dikkat ediyordu. Böylece Hanefi mezhebinin yayılmasında Ebu Yusuf en büyük rolü oynadı." Doğuda Hanefi mezhebinin yayılmasıyla birlikte Batı'da (Afrıka'da) Ziyad b. Abdurrahman vasıtasıyla Maliki mezhebi yayılmaktaydı. Makrizi diğer mezheplerin yayılmasına işaretle şöyle diyor: "Daha sonra Mısır sultanı Baybaros, Mısır'a Şafii, Maliki, Hanefi ve Hanbeli olarak dört kadı tayin etti. Baybaros Hicri 658'de saltanatı ele geçirmiş ve Hicri 676'da vefat etmiştir." Makrizi şöyle devam ediyor: "Hicri 665 yılında Mısırda dört mezhebe bağlı dört kadının (hakimin) atanması ve bu işin sürdürülmesi üzerine tüm İslam beldelerinde dört mezhebin dışında resmi tanınan başka bir mezhep kalmadı. Bu mezheplerden başkasına bağlı olanlarla düşmanlık edildi; onlara karşı çıkıldı bu mezheplerden birine bağlı olmayan kimse kadı olarak tayin edilmedi; hitabet, cemaat İmâmlığı ve tedris kürsüsü ona verilmedi. Bu müddet zarfında çeşitli fakihler de bu mezheplere uymanın farz ve diğer mezheplere uymanın haram olduğuna dair fetvalar verdiler..."

    İbn-i Futi'de El-Havadis-ül Camia adlı eserinde 631 yılının olaylarını anlatırken mezheplerin dörtle sınırlandırılışının Abbasi Halifesi Müstansirubillah'ın emriyle Bağdat'taki "Müstansariyye" Medresesi'nde bu mezheplerden her birine bir tedris kürsüsü verilerek gerçekleştirildiğini açıkça vurgulamaktadır. Bu husustaki tarihi örnekleri çoğaltmak mümkündür.

    Kısacası bu dört mezhebin hak olup diğer mezheplerin hak olmadığı görüşü, her hangi bir şeri delile dayanmamaktadır. Bu mezheplerin dörtle sınırlandırılmasında en önemli rolü zalim sultanlar oynamıştır. Kısacası tahkik ehline göre, dört mezhebin hak ve diğer mezheplerin batıl olduğuna dair her hangi bir delil ortada yoktur. Hatta bu mezheplerin kurucuları olan mezhep İmâmları bile ortaya koydukları görüşlerin (ki sonradan bir fıkhi mezhep haline gelmiştir) bir içtihattan ibaret olduğunu açıklamışlardır. Bunlar kendi içtihatlarının hak ve diğerlerinin geçersiz olduğunu iddia etmemişlerdir. Örneğin Hatip Bağdadi Meşhur tarih kitabında (13. cildinde) Mezahim b. Zefr'den naklediyor ki: Ebu Hanife'ye "Bu verdiğin fetvalar ve kitaplarında yazdığın bu konular, şüphesi olmayan hak mıdır?" diye sordum. Ebu Hanife: "Allah'a yemin ederim ki bilmiyorum. (Benim bu fetvalarım) şüphesi olmayan bir batıl da olabilir" dedi.

    Ehl-i Beyt İmâmlarının Ebu Hanife'nin içtihadının batıl temele dayandığını açıkça ifade ettikleri sabittir. Ebu Nuaym, meşhur Hilyet-ül Evliya kitabında (C.3, S.196) Amr b. Cemi'den şöyle nakleder: "Ben ve İbn-i Ebi Leyla ve Ebu Hanife, İmâm Cafer Sâdık'ın huzuruna gittik İmâm, İbn-i Ebi Leyla'dan "Bu şahıs kimdir? diye sordu. İbn-i Ebi Leyla din hususunda bilinçli bir şahıstır diye cevap verdi. İmâm: "Şâyet o dini kendi görüşüyle kıyas ediyor? (Mukayese yoluyla hükümleri çıkarmaya çalışıyor) dedi. O "Evet" dedi. Sonra İmâm kıyasın batıl olduğunu ispatlamak için ondan bazı sorular sordu. Ebu Hanife İmâm'ın sorularını cevaplayamadı. İmâm, o soruların cevabını verdikten sonra şöyle buyurdu: "Ey Nu'man (Ebu Hanife'nin ismi Nu'man'dır) babam, büyükbabamdan nakletmiştir ki, Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: "Din işlerinde ilk kıyas (mukayese ve benzetme) yoluna giden İblis'tir (Şeytan'dır). Allah-u Teala ona: "Adem'e secde et", dedi. O ise "Ben ondan daha üstünüm; beni ateşten ve onu topraktan yaratmışsın" (yani Şeytan ateşle toprağı birbirine mukayese ederek kendi üstünlüğünü ortaya koymaya çalışmıştır) dedi. Her kim dinde kendi görüşüyle kıyas ederse Allah Teâlâ onu kıyamet günü İblis'le birlikte kılar. Çünkü o, kıyasta ona (İblis'e) uymuştur."

    Bu hadisi Ebu Nuaym başka bir senetle de nakleder; bu ikinci nakilde şöyle der: İmâm Cafer Sâdık Ebu Hanife'den sordu ki: "Adam öldürmek mi daha büyüktür (büyük günahtır) yoksa zina mı? Ebu Hanife, adam öldürmek, diye cevap verdi. İmâm dedi ki (Öyleyse neden) Allah Teala adam öldürmede (adam öldürmenin ispatında) iki şahidi yeterli bilmiştir; ama zinada dört şahit istemiştir. Yine İmâm Cafer Sâdık sordu ki "Namaz mı daha önemlidir yoksa oruç mu? O namaz diye cevap verdi. Bunun üzerine İmâm şöyle dedi: "Öyleyse neden kadın hayız (adet) olduğu zamandaki orucunu kaza etmesi gerekir, ama namazını kaza etmesi gerekmez? Yazıklar olsun sana kıyas nasıl doğru olabilir? Allah'tan kork ve dini kendi görüşünle kıyas etme."

    İbn-i Hallikan Ka'nebi'den naklediyor ki: "Malik'in (Malikî mezhebinin İmâmı) ölüm hastalığında iken yanına gittim; selam vererek oturdum. Malik'in ağladığını gördüm. "Neden ağlıyorsun?" dedim. O, "Nasıl ağlamayayım? Ağlamaya benden daha müstahak olan kim olabilir? Allah'a yemin ederim ki kendi görüşüm üzere fetva verdiğim her konuda bana bir kırbaç vurulmasını ve benim o fetvayı vermemiş olmamı isterdim. Keşke kendi reyimle hiç fetvam olmasaydı..." dedi."

    Diğer iki mezhepler için de aynı şeyler söz konusudur. Kendi içtihadı ve reyiyle fetva veren ve kıyasın temelini atan İkinci Halife Ömer b. Hattab'ın bile "Din hakkındaki görüşlere kötümser olun; bizim görüşler zanna ve tekellüfe dayanır" dediğini, İbn-i Hazm El-Muhella kitabında nakleder. Ebu Davud Secistani de kendi Sünenin'de Ömer'in, "Hak olan Peygamber'in sözüdür, bizim görüş ve sözlerimiz böyle değildir; bizim sözlerimizi bırakın" manasını ifade eden bir sözünü nakleder. (Oysa Ömer'in bizzat kendisi kıyas yoluyla hüküm çıkarmanın temelini atan şahıslardan sayılır. Ömer'in kendi valisi olan Ebu Musa Eş'ari'ye şöyle yazdığı nakledilmiştir: "Kur'ân ve sünnette olamayan ve senin hatırına bir şey gelmeyen konularda çabuk fetva verme; çok düşün ve benzeri konuları bil ve onları birbiriyle karşılaştır ve hakka daha benzer olanına kıyas et" (Ebu İshak Şirazi, Tebekatu'l-fukaha, İbn-i Kayyim, A'lam'ul Mukiin)

    Kısacası yukarıda işaret edildiği üzere Ehl-i Beyt İmâmlarının bu mezheplerin dayandıkları temelin (kıyas)'ın batıl olduğunu açıkladıklarını nazara alarak ve bizzat söz konusu mezhep İmâmlarının bile, kendi görüşlerinin hak olmayacağını itiraf etmelerini göz önünde bulundurarak şöyle deriz: Dört mezhep haktır demek din adına büyük bir pervasızlıktır. Allah bizleri büyük yanılgılardan korusun.

    Ama Caferi mezhebine gelince iş tamamen farklıdır; çünkü bu mezhep Peygamber (s.a.a)'in Kur'ân ve Ehl-i Beyt'e sarılmaya dair kesin emri doğrultusunda şer'i hükümlerde Ehl-i Beyt'e uymayı esas almak temeli üzerine kuruludur. Bu mezhepte herhangi bir kıyas ve benzeri batıl yöntemlere başvurulmaz. Ehl-i Beyt İmâmları (12 masum İmâm) sadece Allah'ın onlara verdiği vehbi ilimle Allah'ın dinini her hangi bir zann, içtihat ve re'ye başvurmadan ortaya koymuşlardır. Caferilik veya başka bir ismiyle Şia (Ehl-i Beyt mektebi) Peygamber'in, ilminin kapısı olarak tanıttığı Hz. Ali ve onun soyundan olan masum İmâmlara uymak temeli üzere kuruludur. Bu mezhebin Caferi olarak adlandırılması, İmâm Cafer Sâdık'ın bu mezhebin tek İmâmı olmasından değildir; Emevilerin çöküşü ve Abbasilerin başa geçmesi döneminde meydan gelen gevşemenin İmâm Cafer Sâdık'ın dönemine rastlaması ve bu iki grubun (Abbasilerle Emevi'lerin) birbiriyle uğraşmasından dolayı meydana gelen nisbi rahatlıktan yararlanarak İmâm Cafer Sâdık'ın, Şia'nın inançları ve fıkhi meselelerini beyan etmesinden dolayıdır.ndan sonraki dönemlerde olduğu gibi, şer'i konularda Ehl-i Beyt'e bağlı kalmışlardır.

  7. #7

    Kayıt Tarihi
    21-05-2009
    Mesajlar
    831
    Karizma Gücü
    4
    Selamun aleykum, benim aklıma takılan bir sorum var cok arastırdım ama çelişkide kaldım, ehlibeyt mektebine göre Peygamber efendimiz s.a.v bir hadisinde size iki ağır emanet bırakıyorum biri Kuran-i kerim diğer ise Ehlibeytimdir. Ehli sünnete görede Biri Kuran-i kerim Diğeri ise Sünnetimdir.? Sorum şu 1. Hangisi doğru, iki ve her iki tarafta niçin doğru olduğunu iddaa ediyor? Bu sorularıma detaylı cevap verirseniz çok sevinirim.



    Cevap:

    Aleykum selam!

    Muhterem kardeşim, çok araştırdım diyorsunuz, ama yazdıklarınız öyle çok araştırdığınızı göstermiyor, yada nasıl ve nerelerde araştırma yapacağınızı bilmeden öylesine araştırmışsınız. Her halükarda biz her iki nakil hakkında size bilgi vermeye çalışacağız.

    Evvela emanetler hadisinin birinci versiyonunun sadece Ehlibeyt kaynaklarında nakledildiği iddiası kesinlikle doğru değil ve bunu iddia eden kimsenin kaynaklardan haberi yoktur maalesef. İkinci versiyonun ise sanki Ehli Sünnet’te muteber bir hadis olduğu iddiası da kesinlikle doğru değildir.

    Saygı değer kardeşim, Sekaleyn hadisi olarak meşhur “İKİ EMANET” hadisinin doğru olan nakli, içinde “Kur’an ve Ehlibeyt” geçen hadistir. Bu nakil Ehlibeyt kaynaklarının yanı sıra, Ehl-i Sünnet’in de en muteber hadis, tefsir ve siyer kitaplarında sahih senetlerle mütevatir olarak nakledilmiştir; yani anlayacağın müşterek bir hadistir. Kur’an ve Sünnet kavramlarının geçtiği nakil ise hatta Ehl-i Sünnet’in bile muteber hadis kaynaklarında yer almamıştır.

    Biz önce Sekaleyn hadisinin “Kur’an ve Ehlibeyt” kavramlarını içeren naklinin müşterek metni veriyoruz. Ardından kaynaklarını, ardından diğer nakli tahlil etmeye çalışacağız:

    "Ey insanlar, sizin aranızda, kendilerine sarıldığınız takdirde asla sapmayacağınız iki değerli ve ağır emanet bırakıyorum; Allah'ın kitabını; o kitapta hidayet ve nur vardır ve itretim olan Ehlibeyt''mi." Bazı nakillerde, "Onlar Kevser havuzu başında bana varıncaya kadar asla birbirlerinden ayrılamazlar. Ve Allah'ı hatırlatıyorum sizlere Ehlibeyt'im hakkında ve Allah'ı hatırlatıyorum sizlere Ehlibeyt'im hakkında ve bakın benden sonra onlara nasıl davranacaksınız" cümleleri de eklenmiştir.

    Oldukça meşhur olan ve çeşitli nakilleriyle tevatür derecesine varan bu hadis, muhtelif senetlerle birçok sahabiden nakledilmiştir. İbn-i Hacer bu hadisin 27 senetle nakledildiğini söylemektedir. (Es-Sevaik-ul Muhrika, S.226)

    Bu hadisi bazı cüzi farklarla nakleden muteber Sihah ve Sünen kitaplarından sadece bir kaçını vermekle yetineceğiz: Sahih-i Müslim, Bab-u Fezail-i Ali (a.s), C.7, S.122, Sünen-i Tirmizi, C.2, S.308, Müsned-i Ahmed, C.3, S.17, Es-Sünen-ül Kübra, C.2, S.148, Müstedrek-üs Sahihayn, C.3, S.109, Et-Tabakat-ül Kübra, C.2, S.194, El-Cami-üs Sağır, C.1, S.104, Mecm-üz Zevaid, C.1, S.170, Kenz-ül Ummal, C.6, S.309, İhya-ül Meyyit (Suyuti) Hadis: 56, Es-Sevaik-ul Muhrika (İbn-i Hacer), S.141,143,148..., Sünen-üd Darimi, C.2, S.431, (Kitab-u Fezail-il Kur'an), Usd-ül Gâbe, C.3, S.92-147, Yenabi-ül Mevedde, S.36-37-38...



    Bu hadis-i şerifin yer aldığı çeşitli kaynakları ve hadisin değişik nakillerindeki cüzî farkları öğrenmek isteyen kardeşlerimiz, Ehlibeyt Mesajı dergisine müracaat edebilirler.

    Bu nakillerden anlaşılan şu ki Allah Resulü (s.a.a) bu hadisi, Gadir-i Hum, Cuhfe, Arafat, Taif dönüşü, ölüm döşeğinde yatarken vb. birçok yer ve münasebetlerde beyan etmişlerdir. Bu ise Resul-i Ekrem'in (s.a.a), bu konuya ve bu ağır ve değerli emanetleri Müslümanlara tanıtmaya ve böylece hücceti herkese tamamlayıp kimseye mazeret ve bahane yeri bırakmamağa ne kadar önem verdiğini göstermektedir.

    Şimdi gelelim “Kur’an ve Sünnetim” şeklinde nakledilen rivayete:

    Aziz kardeşim, Hz. Resul’ün ümmete emanet ettiği iki değerli emanetin Kur’an-ı Kerim ve Hz. Resul’ün Sünnet’i olduğunu belirten nakil, Ehl-i Sünnet’in nezdinde en muteber hadis kaynakları olarak bilinen Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim de dâhil olmak üzere Kütüb-i Sitenin hiç birinde yer almamıştır. Hatta Malik’in Muvatta’sı hariç, Kütüb-i Tis’a’nın (dokuz hadis kaynağının) bile hiçbirinde yer almamıştır. Malik’in Muvatta’sında ise sadece bir yerde (1395. hadisinde), o da mürsel olarak, yani senetsiz olarak rivayet edilmiştir. Malik’in bu hadisi kimden duyduğu, bu hadisin Malik’e kadar olan senet silsilesinde kimlerin yer aldığı, o kimselerin sika ve adil insanlar mı, yoksa yalancı ve zayıf insanlar mı olduğu belli değildir. Dolayısıyla da hadis literatüründe böyle bir hadis nakline hiç itibar edilmez ve kâle alınmaz.

    Evet, bu nakil müsned olarak Hakim’in Müstedrek-üs Sahihayn kitabında rivayet edilmiştir. Ancak, bu naklin senet silsilesinde yer alan kişiler, bizzat Ehl-i Sünnet’in kendi büyük âlimlerince zayıf ve nakillerine itibar edilmeyecek kişiler olduğu kaydedilmiş ve bu hadisin uydurma olduğu itiraf edilmiştir. Ben bu rivayetle ilgili olarak Ehl-i Sünnet’in iki büyük âlimiyle baş başa bırakıyorum.

    Bakınız Ehl-i Sünnet’in önde gelen bilginlerinden olan Ahmet Sa’d Hamdun, Kur’an ve Sünnetin şeklinde nakledilen rivayeti tahriç ettikten sonra şunlara yer veriyor:

    “Bu hadisin senedi zayıftır. Bu senette Salih bin Musa Talhi yer almıştır. Zehebi onun hakkında; “Zayıftır.” demiştir. Yahya ise; “O bir şey değildir, itibar edilmez ve hadisi yazılmaz.” demiştir. Buhari se; “Hadisleri münkerdir.” söylemiştir. Nesai ise; “Metruktür.” demiştir.” (Usul-ü İtikad-ı Ehl-is Sünnet, Ebu’l Kasım el-Lalkai es-Selefi, s. 8)

    Ehl-i Sünnet’in önde gelen muhaddislerinden olan Hasan bin Ali es-Sakkaf eş-Şafii ise, bu hadisle ilgili olarak şöyle demiştir:

    “Bana; Hz. Resul’ün “Sizin aranızda iki emanet bırakıyorum; onlara sarıldığınız takdirde sapmazsınız: Allah’ın kitabını ve...” hadisi sorulmuştur, “Acaba sahih olanı “ve yakınlarım olan Ehl-i Beyit’imi” lafzıyla geleni midir? Yoksa “ve sünnetimi” lafzıyla geleni midir?” diye. “Sizden ricamız, bunu, hadis ve senedi açısından açıklamanızdır.” denmiştir.

    Cevap: Sahih olarak sabit olan, “ve Ehl-i Beyit’imi” lafzıyla gelen hadistir. “ve sünnetimi” lafzıyla gelen hadis ise, hem senet, hem de metin açısından batıldır. Burada inşaallah senet hususunu açıklayacağız. Zira soruda bu hususun aydınlığa kavuşması istenmiştir.

    Diyoruz ki: Bu hadisi Müslim, Sahih’inde (Abdulbaki basımı, 4/1873, 2408 numaralı hadis) [4425. hadis] efendimiz Zeyd bin Erkam’dan nakletmiştir.

    O şöyle demiştir: “Bir gün Hz. Resulullah Mekke ile Medine arasında Hum denen suyun kenarında ayağa kalkarak bize bir konuşma yaptı. Allah’a hamd-ü sana etti, nasihatte bulundu, Allah’ı bize hatırlattı, sonra da şöyle buyurdu: “Bilin ki, ey insanlar, ben de bir beşerim. Rabbimin elçisi gelip de icabet etmem beklenir. Ve ben sizin aranızda iki ağır emanet bırakıyorum. Onların ilki Allah’ın kitabıdır; onda hidayet ve nur vardır. Öyleyse Allah’ın kitabını tutun ve ona sarılın.” İnsanları Allah’ın kitabına sarılmaya teşvik ettikten sonra da şöyle buyurdu: “Ve Ehlibeyt’imi. Size Allah’ı hatırlatırım Ehlibeyt’im hakkında, size Allah’ı hatırlatırım Ehlibeyt’im hakkında, size Allah’ı hatırlatırım Ehlibeyt’im hakkında.”

    Müslim’in lafzı böyledir. Bu hadisi Daremi de Sünen’inde bu lafızla (2/431-432, 3182 numaralı hadisi) güneş gibi açık olan sahih bir senetle nakletmiştir. Bu ikisi dışında diğerleri de rivayet etmişlerdir.

    “ve sünnetimi” lafzıyla nakledilen hadise gelince; onun uydurulmuş bir hadis olduğunda şüphe yoktur. Zira senedi çok zayıftır. Bu hadisin uydurulmasında Emevilerin etkisi olmuştur.

    İşte bu hadisin senedi ve metni şöyledir: “Hakim, Müstedrek’inde (1/93) kendi senediyle İbn-i Ebi Uveys’den, o da babasından, o da Sevr bin Zeyd ed-Deylemi’den, o da İkrime’den, o da İbn-i Abbas’tan rivayet etmiştir. Bu hadiste şöyle geçmiştir: “Ey insanlar, ben sizin aranızda öyle bir şey bırakıyorum ki, ona sarıldığınız takdirde asla sapmazsınız: Allah’ın kitabını ve peygamberinin sünnetini.”

    Ben diyorum ki: Bu hadisin senedinde İbn-i Ebi Uveys ile babası yer almıştır. Hafız Muzzi Tehzib-ül Kemal’de (3/127) İbn-i Ebi Uveys’in biyografisinde -onu cerh edenlerin sözünü aktarıyorum- şöyle der:

    “Muaviye bin Salih, Yahya bin Muin’in onların hakkında şöyle dediklerini nakletmiştir: “Ebu Uveys ve oğlu zayıftır.” Yine Yahya bin Muin şöyle demiştir: “İbn-i Ebi Uveys ve babası hadisi çalıyorlardı. Yine o şöyle demiştir: “İbn-i Ebi Uveys, karıştırıcı ve yalancıdır. Bir şey değildir (kendisine itina edilmez).”

    Ebu Hatem ise onun hakkında şöyle demiştir: “Doğru konuşma ihtimali vardır. Ancak basiretsiz biri idi.”

    Nesai onun hakkında; “Zayıftır.” demiştir. Yine Nesai onun hakkında başka bir yerde; “Sika (güvenilir) değildir.” demiştir. Ebu’l Kasım el-Lalkai ise şöyle demiştir: “Nesai onun terk edilmesine yol açacak kadar aleyhinde konuşmaya ileri gitmiştir.”

    Ebu Ahmed bin Adi ise onun hakkında şöyle demiştir: “Bu İbn-i Ebi Uveys, dayısı Malik’ten hiçbir kimsenin tabi olmadığı garip hadisler rivayet etmiştir.”

    Ben diyorum ki: Ayrıca Hafız İbn-i Hacer, Feth-ül Bari kitabının mukaddimesinde (391) şöyle demiştir: “Nesai ve diğerlerinin İbn-i Ebi Uveys’e yaptıkları kadhten (eleştiriden) dolayı Sahih’te olanı hariç, onun hiçbir hadisiyle ihticac edilemez.”

    Yine Hafız Seyyid Ahmed bin Sıddık, “Feth-ül Melik-il Ali” kitabının 15. sayfasında şöyle demiştir: “Seleme bin Şabib demiştir ki: Ben İsmail bin Ebi Uveys’in; “Bazen Medine halkı bir konuda ihtilafa düşünce, ben bu ihtilafı yatıştırmak için onlara hadis uydururdum.” dediğini duydum.”

    O halde bu insan hadis uydurma ithamı olan bir kişidir. Yahya bin Muin onu yalancılıkla itham etmiştir. Üstelik onun naklettiği, “ve sünnetimi” lafzının yer aldığı hadis, Sahiheyn’de (Sahih-i Buhari ve Müslim’de) de yer almamıştır.

    Babasına gelince; Ebu Hatem er-Razi, oğlunun “el-Cerh ve’t-Tadil” kitabında (5/92) olduğu üzere, onun hakkında şöyle demiştir: “Hadisi yazılır, ancak onunla ihticac edilmez. Güçlü biri değildir.” Aynı kaynakta İbn-i Ebu Hatem, İbn-i Muin’in onun hakkında; “Güvenilir değildir.” dediğini nakletmiştir.

    Ben diyorum ki: Hakkındaki sözleri naklettiğimiz bu iki insanın senedinde bulunduğu bir hadisin sahih sayılması, iğnenin deliğinden deve geçmesi kadar zordur. Özellikle bu nakil Sahih’te (Sahih-i Müslim’de) gelen nakle de aykırıdır. Bunu iyice düşün, Allah seni hidayet etsin.

    Hakim de bu hadisin zayıf olduğunu itiraf etmiştir. Dolayısıyla da el-Müstedrek’te (Hakim’in bu hadisi naklettiği hadis kitabı) onu sahih saymamıştır. Sadece bu hadisin olabileceğine şahit getirmeğe çalışmıştır. Ancak getirdiği şahit de zayıf ve senet açısından sakıttır. Dolayısıyla da bu hadisin zayıflığına zayıflık eklemiştir. Bizim tahkikimize göre ise İbn-i Ebi Uveys veya babası, aşağıda nakledeceğimiz bu zayıf kimsenin hadisini çalmış ve kendi adına nakletmiştir. Nitekim İbn-i Muin, bu ikisinin hadis çaldığını açıkça belirtmiştir. Bilahare Hakim, bu şahidini kitabında (1/93); “Ben bu hadise Ebu Hüreyre’nin hadisinden de bir şahit buldum.” diye kaydetmiş, sonra da onu kendi senediyle Zabiy Sena Salih bin Musa et-Talhi yoluyla, Abdulaziz bin Rafi’den, o da Ebu Salih’ten, o da merfu olarak Ebu Hüreyre’den Hz. Resulullah’ın şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “Ben sizin aranızda iki şey bırakıyorum ki, onlardan sonra (onlara sarıldığınız takdirde) asla sapmazsınız: Allah’ın kitabını ve sünnetimi. Onlar Havuz (Havz-ı Kevser) başında bana dönünceye kadar asla birbirinden ayrılmazlar.”

    Ben diyorum ki: Bu hadis de uydurmadır ve ben bu hadisin senedinde yer alan sadece bir kişi hakkında konuşmakla yetiniyorum. O ise Salih bin Musa et-Talhi’dir. İşte hadis imamlarının büyüklerinden bu kişiye itiraz eden bazılarının Tehzib-ül Kemal (13/96) kitabında yer alan sözleri şöyledir: “Yahya bin Muin onun hakkında; “O bir şey değildir.” demiştir. Ebu Hatem er-Razi ise şöyle demiştir: “O gerçekten de zayıf ve münker hadisleri rivayet eder. O bir çok sika insandan münker hadis rivayet etmiştir.”

    Nesai onun hakkında; “Hadisi yazılmaz.” demiştir. Başka bir yerde de; “Hadisi terk edilir.” demiştir.

    Hafız İbn-i Hacer’in Tehzib-üt Tehzib adlı kitabında (4/355) ise şunlar yer almıştır: “Bu adam, sika insanlardan sika insanların hadislerine benzemeyen hadisler rivayet ederdi. Dinleyen, o hadisin uydurulmuş ya da değiştirilmiş olduğunu anlardı. Dolayısıyla onun hadisiyle delil getirmek caiz değildir.” Ebu Naim onun hakkında; “Hadisi terk edilir, münker hadisler nakletmektedir.” demiştir.

    Ben diyorum ki: Hafız da onun hakkında “et-Takrib” adlı kitabında (2891 numaralı biyografi); “Metruktür.” şeklinde hükmetmiştir. Zehebi de “el-Kaşif” adlı kitabında (2412 numaralı biyografı) “Çok zayıftır.” demiştir.

    Yine Zehebi “el-Mizan” adlı kitabında (2/302) onun biyografisinden bahsederken, bu hadisi onun münker hadislerine bir örnek olarak nakletmiştir.

    Bu hadisi Malik “Muvatta” adlı kitabında (899, 3 numaralı hadis) senetsiz olarak nakletmiştir. Senedinin zayıflığını beyan etmemizden sonra onun da bir değeri olmadığı bellidir.

    Hafız Abdulbir “et-Temhid” adlı kitabında (24/331) bu uydurulmuş zayıf hadis için üçüncü bir senet zikretmiş ve şöyle demiştir: “Bize Abdurrahman bin Yahya rivayet etmiştir; o da demiştir ki, bize Ahmet bin Said rivayet etmiştir; o da demiştir ki, bize Muhammed bin İbrahim ed-Deylemi rivayet etmiştir; o da demiştir ki, bize Ali bin Zeyd el-Feraizi rivayet etmiştir; o da demiştir ki, bize el-Huneyni, Kesir bin Abdullah bin Amr bin Afv’den, o da babasından, o da ceddinden rivayet etmiştir ki: Resulullah şöyle buyurdu....”

    Ben diyorum ki: Bu senetteki zaaflardan sadece birini zikretmekle yetiniyoruz. O da bu hadisin senedinde yer alan Kesir bin Abdullah’tır. İmam Şafii onun hakkında; “O, yalanın erkânlarından biridir.” demiştir. Ebu Davud da onun hakkında; “Yalancılardan biri idi.” söylemiştir. İbn-i Hibban da onun için; “Bu adam, babası aracılığıyla ceddinden uydurulmuş bir kitap nakletmiştir ki, hayret ve şaşkınlığı ortaya koymanın dışında, onu hadis kitapları arasında zikretmek veya ondan hadis nakletmek caiz değildir.” 1

    Nesai ve Darekutni ise onun hakkında; “Hadisleri terk edilmiştir.” demişlerdir.

    İmam Ahmed de onun hakkında hadisi terk edilir, bir şey değildir.” demiştir. Yahya bin Muin de onun için; “Bir şey değildir.” söylemiştir.

    Ben diyorum ki: Hafız bin Hacer “et-Takrib” adlı kitabında ondan söz ederken, onun hakkında sadece; “Zayıftır.” demekle yetinip, ardından; “Onu yalancılıkla itham eden kimse biraz aşırıya gitmiştir.” diye devam etmekle hata etmiştir.

    Ben diyorum ki: Hayır, asla aşırıya gitmemiştir. Aksine hadis imamlarından gördüğün üzere onun durumu bu idi. Özellikle de Zehebi “el-Kaşif” adlı kitabında; “Çok zayıftır.” tabirini kullanmıştır. Gerçekten o böyledir, hadisi de uydurmadır. Dolayısıyla ne onun hadisine uymak, ne de şahit olarak zikretmek caiz değildir. Aksine, onun yüzüne vurulmalıdır. Tevfik Allah’tandır...

    Böylece açıkça belli olmuştur ki, sahih olan hadis, Sahih-i Müslim’de geçen “Allah’ın kitabı ve itretim, (Ehlibeyt’im) tabirinin yer aldığı hadistir. “Allah’ın kitabı ve sünnetim” tabiri geçen hadis ise batıldır ve senet açısından da sahih değildir. O halde camilerdeki imam, vaiz ve hatiplerin, Hz. Resulullah’tan gelmeyen bu lafzı terk etmeleri ve insanlara, Resulullah’ın Sahih-i Müslim’de sahih senetle sabit olan “Allah’ın kitabını ve Ehl-i Beyit’imi -ya da- yakınlarımı” lafzını açıklamaları gerekir.” (Bu Ehl-i Sünnet âliminin sözleri burada sona ermiştir.)

    İnşallah ki bu açıklamalar, bu iki naklin hangisinin sahih ve doğru olduğu konusunda yeterli olmuştur.

    Son olarak şu noktayı da hatırlatmamızda fayda vardır ki biz bu iki nakli tahlil edip de açıklanan delillere binaen “Kur’an ve Ehlibeyt’im” şeklinde nakledilen rivayeti tercih ederken hâşâ Resulullah’ın Sünnetini reddediyor değiliz. Elbette Resulullah’ın sünneti bizim için İslam’ın ikinci kaynağıdır. Ve bunu hadislerden önce Kur’an ayetleriyle ispatlıyoruz hamdolsun. Ama bizim itirazımız, Kur’an ve sünnetin naklini diğer hadise alternatif olarak alıp onu hasıraltı etmek ve Ehlibeyt olgusunu unutmak, unutturmaya çalışmak ve ümmetin gündeminin dışına itme çabalarıdır. Biz demek istiyoruz ki illa da bir tercih yapılacaksa, “Kur’an ve Ehlibeyt’im” şeklindeki nakil her açıdan tercih edilmelidir. Oysa Ehlisünnet arsındaki durum tam bunun tersini gösteriyor. Yoksa biz bu iki adisin birbiriyle çelişkili olmadığını, hatta birbirlerini tamamlar nitelikte olduğu kanaatindeyiz. Çünkü bu iki hadis yan yana geldiğinde şu sonuç ortaya çıkmaktadır: Kur’an ve Sünnet İslam hükümlerinin baş kaynağıdır. Ehlibeyt ise bu iki kaynağa (Kur’an’ın sahih tefsirine ve Resulullah’ın sahih sünnetine) varmanın en doğru, en güvenilir ve en şaibesiz yolu ve kanalıdır.

    Yeri gelmişken “Kur’an ve Ehlibeyt’im” şeklinde nakledilen hadisten her akıllı ve vicdanlı insanın anlayacağı ve çıkarabileceği bazı önemli sonuçlara değinmemizde fayda vardır:

    Önce hadisi bir kez daha hatırlayalım:

    "Ey insanlar, sizin aranızda, kendilerine sarıldığınız takdirde asla sapmayacağınız iki değerli ve ağır emanet bırakıyorum; Allah'ın kitabını; o kitapta hidayet ve nur vardır ve itretim olan Ehlibeyt''mi." Bazı nakillerde, "Onlar Kevser havuzu başında bana varıncaya kadar asla birbirlerinden ayrılamazlar. Ve Allah'ı hatırlatıyorum sizlere Ehlibeyt'im hakkında ve Allah'ı hatırlatıyorum sizlere Ehlibeyt'im hakkında ve bakın benden sonra onlara nasıl davranacaksınız" cümleleri de eklenmiştir.

    Bu hadisin muhtevası dikkate alındığında ondan şu sonuçları elde etmek mümkündür:

    a- Kur'an'a sarılmanın anlamı, ona uymak, onun emir ve nehiylerine amel etmek olduğu gibi, Ehlibeyt'e sarılmak da onlara uymak, onların gittiği yolu takip etmek, benimsedikleri fikirleri benimsemek olmalıdır.

    b- Kur'an ve Ehlibeyt'i takip etmek, dalaletlerden kurtulmamızın güvencesi, onlardan ayrı kalmamız ise, dalalet kapılarının yüzümüze açmamız demektir.

    c- Kur'an ve Ehlibeyt, kıyamete kadar birbirlerinden ayrılmayacaklarına göre, "Kur'an bize yeterlidir" deyip Ehlibeyt'ten ayrı kalan veya Ehlibeyt'i sevip takip ettiklerini iddia edip Kur'an'a ilgisiz kalan her iki gurup da yanlıştadır. Zira bunları birbirinden ayıranlar, Resulullah'ın emanetlerine gereği gibi sahip çıkmamalarının yanı sıra, ne Kur'an'dan doğru bir şekilde istifade edebilirler, ne de Ehlibeyt'in takibinde gerçekçi olabilirler; zira bunları yan yana koyup bize emanet etmesi, "Bunlar birbirinin tamamlayıcısıdır" demektir. Evet, Kur'an Ehlibeyt'in referans ve te'yidi, Ehlibeyt ise Kur'an'ın hafızları ve gerçek açıklayıcıları konumundadır.

    d- Kur'an-ı Kerim'e hiçbir şey tercih edilemeyeceği gibi, Ehlibeyt'e de hiçbir kimse, hiçbir şeyde tercih edilemez. Eğer öyle olsaydı, onları Resulullah, Kur'an'ın yanına koyup emanet olarak bırakmazdı. Yoksa onları başkalarına tercih etmenin bir anlamı kalmazdı. Allah Resulü bu gerçeği başka bir hadisinde şu cümlelerle ifade buyurmuştur: "Hiçbir kimse biz Ehlibeyt'le kıyaslanamaz." (Feraid-üs Simtayn, C.1, S.45, Zehâir-ül Ukbâ, S.17, Yenabi-ül Mevedde, C.2, S.114)

    e- Kur'an'a hiçbir yönden bâtıl yaklaşamayacağı ve onda her hangi bir yanlışın ve mantıksızlığın söz konusu olamayacağı gibi, Ehlibeyt'in de bâtıl ve yanlış bir yoldan gideceği, bâtıl ve yanlış bir söz söyleyecekleri düşünülemez. Aksi taktirde insanların doğru yoldan sapmamaları için teminat olarak gösterilemezlerdi.

    Kur'an ve Ehlibeyt, hiçbir konuda bir birleriyle çelişmezler, ters düşmezler. Yoksa bir birlerinden ayrılmış olurlar. Oysa Resulullah "Onlar birbirinden asla ayrılmazlar" buyurmaktadır. Bunun sonucu da masum olmaktan başka bir şey değildir.

    f- Kur'an ve Ehlibeyt, birbirlerinden ayrılmayacağına göre, kıyamete kadar Kur'an'la birlikte Ehlibeyt'ten de birilerinin bulunması ve yaşaması gerekir. Aksi taktirde "Birbirlerinden ayrılmazlar" cümlesi anlamsız kalır ve ümmetin dalaletten korunmasına verilen teminat ortadan kalkmış olur.

    Evet, Kur'an'la birlikte her zamanda Ehlibeyt'ten de bir ferdin bulunması gerektiğini te'yid eden bir başka hadis de şu hadistir: "Kim zamanının imamını tanımadan ölürse cahiliye ölümü ile ölmüştür." Evet, her zamanda hak bir imamın bulunması bir zarurettir. Aksi takdirde, çeşitli zamanlarda yaşayanların, zamanlarının imamını tanımakla görevlendirilmeleri yersiz olurdu. Olmayan bir imamı tanımayı farz kılmanın makul bir yanı olabilir mi? Bu imam, batıl imamlardan da olamayacağına göre, mutlaka her zamanın hak bir imama sahip olması gerekir. Eğer bunun Ehlibeyt'ten başka biri olduğunu farz edersek, o halde Müslümanların din ve dünyalarında onu kendilerine imam ve önder kabul edip Kur'an'ın yanında ona sarıldıkları gerçeği ortaya çıkar; bu ise Sekaleyn hadisine büsbütün ters düşer. O halde her zamanda cahiliye ölümünden kurtulmak için tanınması ve takip edilmesi gereken imamın Ehlibeyt'ten olması ve Kur'an'la birlikte ona temessük edilmesi gerekir.

    g- Bu hadisi şeriften anlaşıldığı üzere Ehlibeyt "Kevser Havuzu" başında Resulullah'a kavuşacaklardır. Havuz başında Allah Resulüne kavuşanların da geçek kurtuluşa varacakları kesindir. O halde Ehlibeyt kendilerine uyanları da kesinlikle Kevser başına ulaştıracaklardır. Hâlbuki Resulullah'tan nakledilen ve Sahih-i Buharî ve Sahih-i Müslim başta olmak üzere birçok hadis kaynağında yer alan birçok hadise göre, ashaptan bir kısmının havuz başında Resulullah'a ulaşmaları önlenip oradan uzaklaştırılacaklardır:

    Allah Resulünden (s.a.a) bu konuda şöyle rivayet edilmiştir: "Kıyamette (havuzun başında) durduğum an, bir gurupla karşılaşacağım ve onları tanıyacağım; o anda onlarla benim aramdan bir kişi kalkıp onlara "Gelin" diyecek. Ben "Nereye gelsinler?" diyeceğim. "Allah'a and olsun ki cehenneme doğru" diyecektir. Ben, "Bunlar ne yapmışlar" diye soracağım. "Bunlar senden sonra dinden çıkıp cahiliyete döndüler" diyecektir. Bunların içerisinden sürüden ayrılıp kendi başına yayılan develer gibi, az bir gurup dışında kurtulan olmayacaktır."

    Yine şöyle buyurduğu nakledilmiştir: " Ben sizlerden önce havuza varacağım; bana gelen herkes o havuzun suyundan içer ve artık susamaz. Bazı guruplar da bana gelirler ki ben onları tanırım, onlar da beni tanırlar. O arada benimle onların arasına ayrılık düşer. Ben "Bunlar benim ASHABIMDIR" diye seslenirim. "Sen bilmiyorsun bunlar senden sonra ne yaptılar?" denilir. Bunun üzerine ben de: "Benden sonra dinimi değiştirenler uzak olsun; uzak olsun derim."

    (Sahih-i Buhari, C.3, S.94'ten S.99'a kadar, Sahih-i Müslim, C.7, S.175, Hadis: 28 Sahih-i Tirmizi Hadis: 2538)

    Rabbim, hepimize doğruları olduğu gibi gösterip onlara ittiba etme cesaret ve samimiyetini inayet etsin. Amin.

    Soruya cevap Musa Aydın tarafından verilmiştir.

  8. #8

    Kayıt Tarihi
    21-05-2009
    Mesajlar
    831
    Karizma Gücü
    4
    İmam Seccad (a.s) devrinde yaşamış olan bir zat şöyle anlatır: "Arafat'ta İmam Seccad'la (a.s) birlikte idik. Yüksek bir yerden baktığımda Arafat meydanının dalga dalga, insanlarla dolup taştığını gördüm. İmama "Elhamdülillah hacılar pek ziyade bu yıl" dedim, İmam "Feryatlar ziyade, bağrışanlar çok, hacıysa pek az" buyurdular. Bihar-ül Envar, c.24, s.124. Sonra nasıl oldu anlayamadım; İmam nasıl bir görüş verdi bana, kalbimdeki hangi gözü görür hale getirdi bilmem; bana "Bir de şimdi bak." buyurdular, baktım... Hayretten küçük dilimi yutacaktım neredeyse; meydan hayvanlarla doluydu, tam bir hayvanat bahçesiydi gördüğüm! Birkaç insan da vardı ki hayvanlar arasında şuraya buraya hareket halindeydiler. İmam "Görüyor musun?" buyurdular, "İşin batını budur işte!"

    Mâna ve batın ehli nazarında gün gibi aşikar olan bir gerçektir bu, inanmayan modern akıllar ise hatayı aynada değil, kendilerinde aramalıdırlar. İnsanların batınını görebilen, hakikatini idrak edebilen kimseler günümüzde de vardır.



    Batında Maymun Ve Domuz Olan İnsanlar ...



    İmam Sadık (a.s)’ın muhlis ve samimi Şiilerinden olan Ebu Besir, İmam (a.s)’la hac merasimine katıldı.
    İmam (a.s)’la birlikte Ka’be’yi tavaf ederken İmam’a şöyle dedi: “Canım sana feda olsun, acaba Allah Teala hac merasimine katılan bu kadar toplumun hepsini affediyor mu?”
    İmam (a.s), “Ey Ebu Besir! Gördüğün bu toplumdan çoğu insanlar, maymun ve domuzdur!”buyurdu.
    Ebu Besir, “Onları bana gösterir misiniz?”dedi.
    İmam (a.s) elini onun gözlerine çekti, bir takım kelimeler söyledi. Aniden o insanlardan çoğunu maymun ve domuz görerek vahşete kapıldı! İmam (a.s) daha sonra yine elini onun gözlerine çekti. Derken onları zahirde oldukları şekliyle gördü.
    Daha sonra İmam (a.s) Ebu Besir’e şöyle buyurdular: “Üzülme! Siz cennette hoşnut olacaksınız, cehennemin tabakaları sizin yeriniz değildir. Allah’a ant olsun ki, siz hakiki Şiilerden üç, iki, hatta bir kişi bile cehennem ateşinde olmayacaktır.”

  9. #9

    Kayıt Tarihi
    21-05-2009
    Mesajlar
    831
    Karizma Gücü
    4
    EY SÜNNİ ALİMLER VEBALİNİZ ÇOK BÜYÜKTÜR!
    EY SÜNNİ ALİMLER VEBALİNİZ ÇOK BÜYÜKTÜR!

    Evet çok büyüktür vebaliniz..

    Sizler ki şu toplumda din adına söz sahibi olmuş kişilersiniz.

    Ama ne yazık ki bu imkanlarınızı, gerçeklerin ortaya çıkması yolunda ve İslam Peygamberinin (s) bu ümmete bıraktığı o iki ağır emanete, gereğince sahip çıkmadığınız için vebaliniz çok büyüktür.

    Ehlibeytin dindeki yerini, değerini, önemini ve hatta olmazsa olmazlığını insanlara anlatmadığınız için vebaliniz büyüktür.

    İnsanları dinin özünden -Ehlibeytin yolundan- uzaklaştırdığınız için,

    Dinde liyakatli olmayan sıradan insanları, ehil ve görevli olanların önüne geçirdiğiniz için,

    İmamlarımızın masumiyetini, velayet hakkını inkar ettiğiniz için vebaliniz çok büyüktür.

    Uydurma hadislerle yalan ve parayla yazdırılmış hadislerle dolu birtakım kitapları herkese sahih diye yutturmaya çalıştığınız için, vebaliniz büyüktür.

    Yaptığınız derslerde, tv proğramlarında vs. ehlibeyti gündeme getirmediğiniz için vebaliniz büyüktür.

    Bu dinin Peygamberinin, Gadir-i Hum da, İslam ümmetinin geleceğini İmam Ali'nin emin ellerine bıraktığı gerçeğini, türlü muaviye oyunlarıyla, okus pokuslarla hasır altı edip, insanlardan gizlediğiniz için vebaliniz büyüktür.

    Müslümanları 12 imamların öğretilerinden ve ehlibeyt'in nurundan mahrum bıraktığınız için vebaliniz çok büyüktür.

    Kur'an ayetlerinin yorumlanması hakkını, İmamlarımızdandan başkalarına da verdiğiniz için,

    Peygamberimizin ve İmamlarımızın kıldığı namaz şeklini bile bozanlara, dinde bidat uyduranlara masalcı hurafecilere uyduğunuz için vebaliniz büyüktür.

    Yüce Allahımızın (cc) tertemiz pak ve masum kıldığı Ehli beyti, binbir dalevereyle hile ve düzenle saf dışı bırakarak, kendi kafalarından uydurdukları bir dine! tabi olanları kendinize baş tacı ettiğiniz için vebaliniz büyüktür.

    Peygamberden (s) sonra islamda binlerce bidat ve hurafe uyduranları ve onların yaptıkları gayri islami uygulamaları, bire bin katarak ballandıra ballandıra anlatırken, öve öve bitiremezken, aziz İmamlarımızın başına getirilen bunca musibetleri ve düşmanlıkları göz ardı ettiğiniz için vebaliniz büyüktür.

    Çoğu insanlarda sizleri örnek aldığı için, sizi dinledikleri ve size uydukları için bu vebaliniz daha da büyüktür.

    Sadece dille Ehlibeyti seviyorum demenin yeterli olamayacağını ve onların yolundan gitmedikçe, içi boş kuru bir sevginin insanı mahşerde kurtarmaya yeterli olamayacağını bir türlü anlamadığınız ve anlatmadığınız için vebaliniz büyüktür.

    Şu anadolu topraklarında yaşayan ve kendini alevi sanan, ama batıl inanç ve amelleriyle söz ve eylemleriyle, demiyle dolusuyla, cemiyle semahıyla sazıyla çümbüşüyle..tamamen din dışı pratikler içinde ve günah deryasında boğulup giden, aldanmış aldatılmış yüzbinlerce bektaşiye, İmam Alinin böyle olmadığını, Ehl-i Beyt'in böyle yaşamadığını, Aleviliğin böyle olamıyacağını, bunların dinde ibadet olmadığını.. söylemediğiniz ve onların içler acısı durumlarına sessiz kaldığınız ve onları namazsız abdestsiz cahil cühela içkici dedelerin!! ateist örgütlerin!! ellerine terkettiğiniz için vebaliniz büyüktür.

    Sohbetlerinizde, yazılarınızda, konferans yada panellerde bu hakikatleri neden dile getirmiyorsunuz? Oysa sizi dinleyen, izleyen binlerce insan arasında, ağzınızdan dökülecek bir kaç hakikat cümlesine belki hemen teslim olacak, sizleri ağzı açık dinleyen o kadar samimi gençlerimiz var ki şu toplumda.. ama sizler bu tavrınızla onlarıda hurafelere mahkum ve heba ediyorsunuz maalesef!

    Zaman zaman şu yada bu şekilde ortaya çıkan, gündeme gelen kimi gerçekleride ya hemen örtbas edip üzerini küllemeye yada alalacele halının altına süpürme telaşına kapılıyorsunuz.

    Sizler dini konularda en gereksiz, en teferruat, en eften püften konuları bile en ince ayrıntılarına kadar yazıp, orda burda günlerce konuşurken, hep kulak ardı ettiğiniz işin özüne yani "ehlibeyt" gerçekliğine karşı bu duyarsızlığınız bu vurdumduymazlığınız nedendir?

    Bazılarınız yüzlerce kitap okuyor belki, en olmadık en gereksiz yada en önceliksiz kitapları bile okuyorsunuz, ama iş ehlibeyt kaynaklarına, şia kaynaklarına geldiğinde yada Ehlibeytle ilgili çok açık kimi gerçeklikler ne zaman ortaya çıksa ve nerede gündeme gelse hemen yan çiziyorsunuz, ya üç maymunu oynayarak deve kuşu gibi kafanızı kuma sokuyorsunuz ! yada bin türlü ihmallere veya gafletlere dalıyorsunuz ! veyahutta sadece dil ucuyla: "canım bizde seviyoruz onları.. Aliyi sevmek alevilikse bizde aleviyiz!" falan deyip olayı savuşturuyor işin içinden sıyrılıveriyorsunuz!!

    Bu nasıl bir sevgidir ki, sevdiğiniz insanların yolundan gitmiyorsunuz ve bu sevgi sizdeki inanç ve amellerde hiçbir değişim yada öze dönüşüm meydana getirmiyor ?

    Gerçekleri araştırıp bulup sonrada itiraf eden sınırlı sayıdaki alimlerinizi tabi ki takdir ediyoruz ama sizler neden bu alimlerde oluşan yeni fikirlere, dönüşümlere karşı ilgisiz ve duyarsız kalıyorsunuz ? Neden bir araya gelipde dindeki bu en önemli temel konuların aranızda kritiğini yapmıyorsunuz ? Ve neden gerçekleri açıklamıyorsunuz ?


    Peki kim anlatacak bütün bu gerçekleri insanlara ?

    Ehlibeyt emaneti sadece şia alimlerine mi bırakıldı ? Sizler nerdesiniz ?

    12 imamlar sadece şianın, alevilerin imamlarımıdır ? Gerçekte Onlar bütün bir İslam Ümmetinin İmamları değilmidir ?

    Neden konuşmalarınızda Peygamberin " Ey Ali seninle savaşan benimle savaşmıştır, benimle savaşan ise Allah (cc) ile savaşmıştır" hadisini ortaya koyup, buna göre muaviye zalimdir demiyorsunuz da, hala hz!!.diyerek Allahın düşmanına sevgi saygı duyuyorsunuz ?

    Neden Peygamberin "Ehlibeytim Nuhun gemisi gibidir, O'na binenler kurtulur binmeyenlerse boğulur helak olur" hadisini sık sık hatırlatmıyorsunuz insanlara ve önce siz neden bu hadislerin gereğine uymuyorsunuz ?

    Neden zalim fasık emevilerin abbasilerin..vs yüzyıllardır ehlibeyte yaptıkları akıl almaz zulümleri katliamları ve onlardan önce Peygamberin ciğerparesi biricik kızı Fatıma'ya ve Ali'ye Hüseyin'e karşı yapılanları dile getirmiyorsunuz ? Bu tarihi acı gerçekleri yüzyıllardır külbastı yapmakla vahdete mi hizmet ettiğinizi sanıyorsunuz yoksa ?

    Ey Sünni alimler, hocalar, vaizler, namaz kıldırma memurları!!
    Ey tv kanallarında boy gösteren, profesör falan etiketli koca koca din adamları!
    Ey amerikanın ılımlı islam projesinin kurbanı olmuş entel dantel, kravatlı fularlı ve dahi sinekkaydı traşlı din bezirganları!
    Ey islamın sırtından geçinen menfaatperestler!

    Sizler bütün bu veballerin altından nasıl kalkacaksınız ?

    Hiç mi kendi başınıza kaldığınızda şöyle başınızı iki elinizin arasına alıpta nefis muhasebesi yapmıyorsunuz ?

    Bu halinizle yarın mahşere vardığınızda, huzuru ilahide Peygamber aleyhiselamın: "Benden sonra Ehlibeytime nasıl davrandınız ?" sorusuna nasıl cevap vereceksiniz? Dahası hangi yüzle O'na ve 12 imamlara bakabileceksiniz de onların şefaatlerini umacaksınız ?

 

 

Bu konuya benzer diğer konular

  1. Acil B rh (-) (negatif) kana ihtiyaç var acele...
    2005 Konuları bölümünde mehmet1868 tarafından açılmış
    Yanıt: 1
    Son Mesaj: 30.08.05, 22:26

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Konuya cevap yazmak için giriş yapmalısınz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •