Bazılarının akıllarına gelmiştir ya kuran allahın kelamı değilse..?? yada resulullah yazmışsa..bir lakayd kendi sitesinde demiş ki :
"resulullah ummi değildi" yani okuma yazması vardı burdaki basit bir söz değilidir..çünkü kuranı o yazmıştır demeye getiriyor..halbuki bakın görün nasılda şeytanı dize getiren ve kuranın sönmez ve söndürülmez bir nur oldugunu bediüzzaman gibi nice alimlerimiz isbat etmiştir..
üflemekle güneş sönmez...
İblisi ilzam, şeytanı dize getiren, islama hucum eden zındıkayı susturan eden Birinci *****; tarafsız muhakeme içinde şeytanın müdhiş bir desisesini kesin bir surette reddeden bir vakıadır. O vakıanın kısa bir kısmını on sene evvel Lemaat'ta yazmıştım. Şöyle ki:
Bu risalenin te'lifinden onbir sene evvel Ramazan-ı Şerifte İstanbul'da Bayezid Câmi-i Şerifinde hâfızları dinliyordum. Birden şahsını görmedim, fakat manevî bir ses işittim gibi bana geldi. Zihnimi kendine çevirdi. Hayalen dinledim, baktım ki bana der:
"Sen Kur'anı pek âlî, çok parlak görüyorsun. Tarafsız muhakeme et, öyle bak. Yani bir insan kelâmı farzet bak. Acaba o meziyetleri, o zînetleri görecek misin?"
Hakikaten ben de ona aldandım. İnsan kelâmı farzedip, öyle baktım. Gördüm ki: Nasıl Bayezid'in elektrik düğmesi çevrilip söndürülünce ortalık karanlığa düşer. Öyle de o farz ile Kur'anın parlak ışıkları gizlenmeğe başladı. O vakit anladım ki, benim ile konuşan şeytandır. Beni vartaya yuvarlandırıyor. Kur'andan meded ettim. Birden bir nur kalbime geldi. Müdafaaya kesin bir kuvvet verdi. O vakit şöylece şeytana karşı münazara başladı.
Dedim: Ey şeytan! tarafsız muhakeme, iki taraf ortasında bir vaziyettir. Halbuki hem senin, hem insandaki senin şakirdlerin, dediğiniz tarafsız muhakeme ise; muhalif olan karşı tarafı yenmektir, tarafsızlık değildir. Geçici bir dinsizliktir. Çünki Kur'ana kelâm-ı insan diye bakmak ve öyle muhakeme etmek, karşı tarafı esas tutmaktır. Bâtıl tarafa taraftar olmaktır, tarafsızlık değildir, belki bâtıla tarafgirliktir.
Şeytan dedi ki: Öyle ise ne Allah'ın kelâmı, ne de insanin kelâmı deme. Ortada farzet, bak.
Ben dedim: O da olamaz. Çünki tartışma sebebi olan bir mal bulunsa, eğer iki iddiacı birbirine yakın ise ve kurbiyet-i mekân (mekan yakınlığı ) varsa; o vakit o mal, ikisinden başka birinin elinde veya ikisinin elleri yetişecek bir surette bir yere bırakılacak. Hangisi isbat etse o alır. Eğer o iki iddacı birbirinden gayet uzak, biri doğuda, biri batıda ise; o vakit kaideten sahib-ül yed (Mal sahibi, malı elinde tutan kimse.) kim ise onun elinde bırakılacaktır. Çünki ortada bırakmak kabil değildir. İşte Kur'an kıymettar bir maldır. İnsan kelâmı Cenâb-ı Hakk'ın kelâmından ne kadar uzaksa, o iki taraf o kadar, belki hadsiz birbirinden uzaktır. İşte, seradan süreyyaya kadar birbirinden uzak o iki taraf ortasında bırakmak mümkün değildir. Hem ortası yoktur. Çünki varlık ve yokluk gibi iki zıddırlar. Ortası olamaz. Öyle ise, Kur'an için sahib-ül yed, Allahtır. Öyle ise, onun elinde kabul edilip, öylece delilleri ıspat etmeye bakılacak. Eğer öteki taraf onun Kelâmullah olduğuna dair bütün delilleri birer birer çürütse, elini ona uzatabilir. Yoksa uzatamaz. Heyhat! Binler kesin delillerin mıhlarıyla Arş-ı Azam'a çakılan bu muazzam pırlantayı hangi el bütün o mıhları söküp, o direkleri kesip onu düşürebilir?
İşte ey şeytan! Senin rağmına ehl-i hak ve insaf bu suretteki hakikatlı muhakeme ile muhakeme ederler. Hattâ en küçük bir delilde dahi Kur'ana karşı îmanlarını ziyadeleştirirler. Senin ve şakirdlerinin gösterdiği yol ise: Bir kere insan kelâmı farzedilse, yani Arş'a bağlanan o muazzam pırlanta yere atılsa; bütün mıhların kuvvetinde ve çok delilların metanetinde birtek delil lâzım ki, onu yerden kaldırıp arş-ı manevîye çaksın... Tâ küfrün zulümatından kurtulup, îmanın envarına erişsin.
Halbuki buna başarılı olmak pek güçtür. Onun için senin desisen ile şu zamanda, tarafsız muhakeme sureti altında çokları îmanlarını kaybediyorlar.
Şeytan döndü ve dedi: Kur'an insan kelâmına benziyor. Onların konuşması tarzındadır. Demek, insan kelâmıdır. Eğer Allah'ın kelâmı olsa; ona yakışacak, her cihetçe hârikulâde bir tarzı olacaktı. Onun san'atı nasıl insan san'atına benzemiyor, kelâmı da benzememeli?
Cevaben dedim:
-Nasılki Peygamberimiz (A.S.M.) mu'cizatından ve hasaisinden başka, fiil ve hal ve tavırında insaniyette kalıp, insan gibi âdet-i İlahiyeye ve yaratılış emirlerine kayıtlı kalmış ve itaat etmiştir. O da soğuk çeker, elem çeker ve vb... Herbir hal ve tavırında hârikulâde bir vaziyet verilmemiş. Tâ ki ümmetine fiiliyle îmam olsun, tavırlarıyla rehber olsun, umum harekâtıyla ders versin. Eğer her tavırında hârikulâde olsa idi, bizzât her cihetçe imam olamazdı. Herkese mürşid-i mutlak olamazdı. Bütün haliyle Rahmeten lil-âlemîn olamazdı. Aynen öyle de: Kur'an-ı Hakîm ehl-i şuura îmamdır, cin ve inse mürşiddir, ehl-i kemâle rehberdir, ehl-i hakikata muallimdir. Öyle ise, insanin konuşması ve üslûbu tarzında olmak zarurî ve kesindir. Çünki cin ve ins münacatını ondan alıyor, duâsını ondan öğreniyor, meselelerini onun lisanıyla zikrediyor, edeb-i muaşereti ondan taallüm ediyor ve hâkezâ... Herkes onu merci yapıyor. Öyle ise, eğer Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâm'ın Tur-i Sina'da işittiği Kelâmullah tarzında olsa idi, insan bunu dinlemekte ve işitmekte tahammül edemezdi ve müracaat edemezdi. Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâm gibi bir ulül-azm, ancak birkaç kelâmı işitmeye tahammül etmiştir. Mûsâ Aleyhisselâm demiş: اَهكَذَا كَلاَمُكَ قَالَ اللّهُ لِى قُوَّةُ جَمِيعِ اْلاَلْسِنَةِ
Şeytan yine döndü, dedi ki:
Kur'anın meseleleri gibi çok zâtlar o çeşit meseleleri din namına söylüyorlar. Onun için, bir insan, din namına böyle bir şey yapmak mümkün değil mi?
Cevaben Kur'anın nuruyla dedim ki:
Evvelâ, dindar bir adam din muhabbeti için "Hak böyledir. Hakikat budur. Allah'ın emri böyledir" der. Yoksa, Allah'ı kendi keyfine konuşturmaz. Hadsiz derece haddinden tecavüz edip, Allah'ın taklidini yapıp, onun yerinde konuşmaz. فَمَنْاَظْلَمُمِمَّنْكَذَبَعَلَىاللّهِ düsturundan titrer.
...........
Sâlisen: Hem Kur'anı insan kelâmı farzetmek, lâzımgelir ki; eserleri ile, tesiratıyla, neticeleri ile âlem-i insaniyetin bilmüşahede en ruhlu ve hayat saçan, en hakikatlı ve saadet ulaştıran, en cem'iyetli ve mu'cizbeyan, âlî meziyetleriyle yaldızlı bir Furkan'ın gizli hakikatı; hâşâ dengesiz, ilimsiz birtek insanın fikrinin sanatı olsun ve yakınında onu temaşa eden ve merakla dikkat eden büyük zekâlar, ulvî dehalar onda hiçbir zaman hiçbir cihette sahtekârlık ve gösteriş eserini görmesin.. daima ciddiyeti, samimiyeti, ihlası bulsun! Bu ise yüz derece muhal olmakla beraber, bütün haliyle, konuşmasıyla, harekâtıyla bütün hayatında emaneti, îmanı, emniyeti, ihlası, ciddiyeti, istikameti gösteren ve ders veren ve sıddıkînleri yetiştiren en yüksek, en parlak, en âlî haslet bilinen ve kabul edilen bir zâtı; en emniyetsiz, en ihlassız, en itikadsız farzetmekle, zayıf bir muhali olablir görmek gibi şeytanı dahi utandıracak bir fikir alçaklığıdır. Çünki şu mes'elenin ortası yoktur. Zira farz-ı muhal (Olması imkânsız olup, var gibi kabul etmek ) olarak Kur'an Kelâmullah olmazsa, arştan ferşe düşer gibi sukut eder. Ortada kalmaz. Hakikatler kaynağı iken, menba-ı hurafat olur ve o hârika fermanı gösteren zât, hâşâ sümme hâşâ eğer Resulullah olmazsa; en yüksek makamdan esfel-i safilîne sukut etmek ve mukemmellik kaynağı derecesinden desisler kaynağı makamına düşmek lâzımgelir. Ortada kalamaz. Zira Allah namına iftira eden, yalan söyleyen en kötü bir dereceye düşer. Bir sineği, daimî bir surette tavus görmek ve tavusun büyük sıftalarını onda her vakit müşahede etmek ne kadar muhal ise, şu mes'ele de öyle muhaldir. yaratılışta akılsız, sarhoş bir divane lâzım ki, buna ihtimal versin.
Râbian: Hem Kur'anı kelâm-ı insan farzetmek lâzımgelir ki; Benî Âdem'in en büyük ve muhteşem ordusu olan ümmet-i Muhammediyenin (A.S.M.) mukaddes bir kumandanı olan Kur'an, bilmüşahede kuvvetli kanunlarıyla, esaslı kanunları ile, her şeye işlemiş emirleriyle o pek büyük orduyu, iki cihanı fethedecek bir derecede bir intizam verdiği ve bir inzibat altına aldığı ve maddî ve manevî donattığı ve umum ferdin derecatına göre akıllarını talim ve kalblerini terbiye ve ruhlarını teshir ve vicdanlarınıtemzileyip, â'za ve cebherlerini kullanıp kullandırttığı halde; hâşâ, yüzbin defa hâşâ kuvvetsiz, kıymetsiz, asılsız bir düzme farzedip yüz derece muhali kabul etmek lâzım gelmekle beraber.. müddet-i hayatında ciddî harekâtıyla Hakk'ın kanunlarını Benî Âdem'e ders veren ve samimî fiiliyle hakikatın düsturlarını insana talim eden ve hâlis ve makul konuşmasıyla istikametin ve saadetin usûllerini gösteren ve tesis eden ve bütün tarihçe-i hayatının şehadetiyle Allah'ın azabından çok korkan ve herkesten ziyade Allah'ı bilen ve bildiren ve insan ırkının beşten birisine ve küre-i arzın yarısına bin üçyüzelli sene kemal-i haşmetle kumandanlık eden ve cihanı velveleye veren şöhreti duyulmuş ve tavırları ile insanin belki kâinatın vazgeçilmez ve doğru iftiharı olan bir zâtı; hâşâ yüzbin defa hâşâ Allah'tan korkmaz ve bilmez ve yalandan çekinmez, haysiyetini tanımaz farzetmekle, yüz derece muhali birden olabilir yapmakla lâzım gelir. Çünki şu mes'elenin ortası yoktur. Zira farz-ı muhal (Olması imkânsız olup, var gibi kabul etmek ) olarak Kur'an Kelâmullah olmazsa; arştan düşse, orta yerde kalamaz. Belki yerde en yalancı birinin malı olduğunu kabul etmek lâzımgelir. Bu ise ey şeytan, yüz derece sen katmerli bir şeytan olsan bozulmamış hiçbir aklı kandıramazsın ve çürümemiş hiçbir kalbi ikna edemezsin.
Şeytan döndü, dedi:
Nasıl kandıramam? Ekser insanlara ve insanın meşhur akllılarına Kur'anı ve Muhammed'i inkâr ettirdim ve kandırdım.
Elcevap: Evvelâ, gayet uzak mesafeden bakılsa, en büyük bir şey, en küçük bir şey gibi görünebilir. Bir yıldız, bir mum kadardır denilebilir.
Sâniyen: Hem dıştan ve ölesiye bir nazarla bakılsa, olmayacak bir şey, mümkün görünebilir. Bir zaman bir ihtiyar adam Ramazan hilâlini görmek için semaya bakmış. Gözüne bir beyaz kıl inmiş. O kılı Ay zannetmiş. "Ay'ı gördüm" demiş. İşte muhaldir ki; hilâl, o beyaz kıl olsun. Fakat kasden ve bizzât Ay'a baktığı ve o saçı tebeî ve dolayısıyla ve ikinci derecede göründüğü için o muhali mümkün telakki etmiş.
..................
Râbian: Hem Kur'anı kelâm-ı insan farzetmek, lâzımgelir ki: Âlem-i insaniyetin semasında yıldızlar gibi parlayan asfiyalara, sıddıkînlere, kutublara bilmüşahede rehberlik eden ve açık mütemadiyen hakk ve hakkaniyeti, sıdk ve sadakatı, emn ve emaneti umum tabakat-ı ehl-i kemale talim eden ve imanın kaidelerini hakikatleri ile ve islamın kaidelerini kanunları ile iki cihanın saadetini temin eden ve bu icraatının şehadetiyle bizzarure hâlis hak ve sâfi hakikat ve gayet doğru ve pek ciddî olmak lâzım gelen bir kitabı; kendi sıfatının ve tesiratının ve nurlarının zıddıyla muttasıf tasavvur edip, -hâşâ, hâşâ- yapmacık ve iftiraların mecmuası nazarıyla bakmak; Sofestaîleri ve şeytanları dahi utandıracak ve titretecek şenî' bir küfür rezilliği olmakla beraber; sunduğun din ve şeriat-ı İslâmiyenin şehadetiyle ve müddet-i hayatında gösterdiği ve ittifaken fevkalâde takvasının ve hâlis ve safi ibadetinin delilleri ile ve bilittifak kendinde göründüğü güzel ahlakının gerekçesi ile ve yetiştirdiği bütün evliya ve alimlerin ve sahib-i kemalâtın tasdikiyle en Allaha bağlı, en metin, en emin, en sadık bir zâtı; -hâşâ sümme hâşâ, yüzbin kerre hâşâ- itikadsız, en emniyetsiz, Allah'tan korkmaz, yalandan çekinmez bir vaziyette farzedip, muhalâtın en çirkin ve nefret uyandıracak bir suretini ve dalaletin en zulümlü ve zulümatlı bir tarzını irtikâb etmek lâzımgelir.
Elhasıl: Ondokuzuncu Mektub'un Onsekizinci İşaretinde denildiği gibi; nasıl kulaklı âmi tabakası i'caz-ı Kur'an fehminde demiş: Kur'an, bütün dinlediğim ve dünyada mevcud kitablara kıyas edilse, hiçbirisine benzemiyor ve onların derecesinde değildir. Öyle ise ya Kur'an, umumun altındadır veya umumun fevkinde bir derecesi vardır. Umumun altındaki şık ise, muhal olmakla beraber, hiçbir düşman hattâ şeytan dahi diyemez ve kabul etmez. Öyle ise Kur'an, umum kitabların fevkindedir. Öyle ise mu'cizedir. Aynen öyle de, biz de ilm-i usûl ve fenn-i mantıkça sebr ve taksim denilen en kesin deliller ile deriz:
Ey şeytan ve ey şeytanın şakirdleri! Kur'an, ya arş-ı azamdan ve ism-i azamdan gelmiş bir kelâmullahtır veyahut -hâşâ sümme hâşâ, yüzbin kerre hâşâ- yerde Allah'tan korkmaz ve Allah'ı bilmez, itikadsız bir insanin düzmesidir. Bu ise ey şeytan! Bahsedilen delillere karşı bunu sen diyemezsin ve diyemezdin ve diyemeyeceksin. Öyle ise bizzarure ve bilâ-şübhe Kur'an, Hâlık-ı Kâinat'ın kelâmıdır. Çünki ortası yoktur ve muhaldir ve olamaz. Nasılki kesin bir surette isbat ettik, sen de gördün ve dinledin.
Hem Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, ya Resulullahtır ve bütün Resullerin ekmeli ve bütün mahlukatın en mukemmelidir veyahut -hâşâ yüzbin defa hâşâ- Allah'a iftira ettiği ve Allah'ı bilmediği ve azabına inanmadığı için itikadsız, esfel-i safilîne sukut etmiş bir insan farzetmek (Hâşiye) lâzımgelir. Bu ise ey İblis! Ne sen ve ne de güvendiğin Avrupa feylesofları ve Asya münafıkları bunu diyemezsiniz ve diyememişsiniz ve diyemeyeceksiniz ve dememişsiniz ve demeyeceksiniz. Çünki bu şıkkı dinleyecek ve kabul edecek dünyada yoktur. Onun içindir ki, güvendiğin o feylesofların en müfsidleri ve o münafıkların en vicdansızları dahi diyorlar ki: "Muhammed-i Arabî (A.S.M.) çok akıllı idi ve çok güzel ahlâklı idi." Mâdem şu mes'ele iki şıkka münhasırdır ve mâdem ikinci şıkk muhaldir ve hiçbir kimse buna sahib çıkmıyor ve mâdem kesin hüccetlerle isbat ettik ki, ortası yoktur. Elbette ve bizzarure senin ve hizb-üş şeytanın rağmına olarak açık ve bihakkalyakîn, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm Resulullahtır ve bütün Resullerin mükemmelidir ve bütün mahlukatın vazgecilmez bir nuru ve iftiharıdır..
HAŞİYE Kur'ân-ı Hakîm, kâfirlerin küfriyatlarını ve galiz tabiratlarını iptal etmek için zikrettiğine istinaden, ehl-i dalâletin fikr-i küfrîlerinin bütün bütün muhaliyetini ve bütün bütün çürüklüğünü göstermek için, şu tabirâtı farz-ı muhal suretinde titreyerek kullanmaya mecbur oldum.
Not: Bediüzzamanın rızası olmadıgı halde çogu yerleri sadeleştirdim üstadımın musamaha ile nazarını istirham ediyorum..NuruLikA
orjinalini okuyun bence çünkü nakıs dilim ne kadarını çevirebilir ki..?
kaynak


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla
))


)

