Yaşadıklarını Zehra Bilir, Kimse Bilmez

Arapgirli Eliza Surhantakyan hakkındaki bilinmeyenler, onun 29 Haziran 2007’de hayata gözlerini yummasından sonra da ‘bilinmeyen’ olarak kaldı. Belki de kimse, ‘Türkü Ana’ resminin bozulmasını istemiyordu. O resmin kahramanı Zehra Bilir, ‘Makaram sarı bağlar’dan, ‘Kalenin bayır düzü’ne, ‘Baba ben dervişmiyem’den ‘Tiridine bandım’a kadar yüzlerce türkü, deyiş, uzun hava ve gazeli kitlelere sevdirmişti.

ALİ CAN SEKMEÇ*

Tarih 2 Haziran 1944… II. Dünya Savaşı’nın tüm hızıyla sürdüğü günler…

İstanbul’da, tüm sıkıntılara rağmen, sosyal hayat alabildiğine canlı...

İstanbullular, o gün karartma saatlerine boyun eğmeden, Maçka altında, Dolmabahçe üstünde, yeşillikler arasındaki Küçükçiftlik Parkı bahçesini doldurmuşlar. Ortadaki havuzun çevresine adeta serpiştirilmiş masalara kurulmuş şık beyefendiler ve süslü hanımefendiler, bu sıcak yaz akşamında, Türk Müziği’nin ünlü seslerini dinlemeye gelmişlerdi. Gazetelere verilen ilanlara göre kadroda kimler yoktu ki… Bestekâr Selahaddin Pınar, keman üstadı Necati Tokyay, kemençeci Aleko Bacanos, piyanist Valantin Taskin, udi, piyanist Yorgo Bacanos, cümbüşçü Cemal Cümbüş, kanuni İsmail Şençalar, darbukacı Hasan Tahsin Parsadan, kemani İsmail Özsoy, neyzen Nihat, okuyucular Agyazar Efendi, Aksaraylı Yaşar, Can Akşit, Emine, İbrahim, solist Lütfi Güneri… Gecenin assolisti ise, ses kraliçesi namıyla maruf Hamiyet Yüceses… Yüceses, bu akşam, subay eşini Atılay Denizaltısı’nda kaybettikten sonra, iki yıl ara verdiği sahnelere tekrar dönüyordu. Ayrıca, ilk kez lanse edilen, halk türküleri sanatkârı Zehra Bilir.

Oldukça renkli bir akşamın geçirileceği kesindi. Yüzlerdeki gülümsemeler biraz da merakla karışıktı. Çünkü Küçükçiftlik Parkı, sezonu, her yaz nice sürprizlerle dolu olarak açıyordu. Parkın müdürlüğünü, besteleriyle tanıdığımız Şükrü Tunar yapıyordu. Saatler 19.00’u gösterdiğinde sıkı bir müzik çeşnisi başlayacaktı. Fasıl heyeti yerini alacak ve klasikten fanteziye, doyum olmaz bir müzik keyfi yaşatacaktı. Sonrasında da diğer solistler… Gecenin sonuna doğru, assolistten önce anons edilen kadın sanatkârın hali oldukça ilginçti. Uzun boylu, endamlı ve yüzü daima gülen bu kadın sanatkâr sahneye bol kesimli, Anadolu işi bir şalvarla çıkmıştı. Elinde de, parmakları arasına sıkıştırılmış, kırmızı renkli bir mendil vardı. Mendili, müziğin ritmine göre, folklorik bir edayla, sağa sola sallıyordu. Türk Sanat Müziği sazları eşliğinde, gür ve şiveli okuyuşuyla bir Gaziantep türküsü tutturmuştu.

“Kime kin ettin de giydin alları,

Yakın iken ırak ettin yolları,

Mihnet ile yetirdiğim gülleri,

Vardın gittin bir soysuza yoldurdun,

Kime kin ettin…”

Seyirciler ilk kez dinledikleri bu sese ve yoruma önce şaşkınlıkla yaklaşacaklar ama ikinci, üçüncü, türküde artık kabul edecekler, onun hakkını vereceklerdi. Sahnelerde türkü ilk kez söylenmekteydi. Radyoda bile, Türk Halk Müziği kısmı henüz tam anlamıyla açılmamıştı. Halk müziği sazları ise yöresel olmaktan henüz çıkamamıştı. Bu nedenle, türkülere ancak sanat müziği enstrümanları eşlik etmekteydi. Kendisiyle 1979’da Halit Kıvanç tarafından yapılan bir televizyon söyleşisinde, olayı şöyle dile getiriyordu Zehra Bilir:

“Efendim, o zamanlar Türk Halk Müziği sazları yoktu. Yörelerinde vardı ama notist değillerdi. Zaten o günlerde radyoda bile doğru düzgün türkü okunmazdı. Çünkü böyle bir şube yoktu. Sanat müziği içinde anılırdı türküler. Daha sonra bu ayrımı yaptılar. Tabii, bu çok isabetli oldu. Bu nedenle ben Türk musikisi enstrümanlarıyla okudum. Mecburdum notist arkadaşlar edinmeye. Okuduğum türküleri ben taşıyıp getirdiğim için çok rahattım. Okuduğum türkülerin notalarını ben yazıyordum. Musiki üstatları çalıyorlardı…”

Küçükçiftlik Parkı’nda gecenin programı tamamlandığında sahneler yeni bir isim kazanmıştı bile… Adı Zehra Bilir’di bu kadın sanatkârın, ya da gazete ilanlarında belirtildiği üzere “bütün Anadolu türkülerinin şaheser okuyucusu”nun…

Zehra Bilir’in, ya da gerçek adıyla Eliza Surhantakyan’ın öyküsü aslında Türkiye’nin unutulmuş ya da saklı kalmış, bugüne kadar asla yüksek sesle konuşulamayan konularından biri olarak karşımıza çıkmakta… Anadolu’nun dört bir yanında, I. Dünya Savaşı’nın felaketlerle dolu günlerinden kalan Ermeni yetimlerin varlığı halk arasında daima bilinen ama dile getirilemeyen bir gerçekti. Zehra Bilir belki kimsesiz kalmamıştı fakat 1915 olaylarının da, yetim kalmanın da, hatta “Ermeni evlatlık” olmanın da kıyısından geçmişti.

Zehra Bilir, sorulduğunda gülümseyerek, kendisini şöyle tarif ediyordu;

“Efendim, ben 26 Mart 1913 doğumluyum. Aslım, malumunuz(!) Ben Arapgirliyim. Eskiden Mamüretülaziz’e yani Elazığ’a bağlıydı, şimdi Malatya’ya. Yani benim iki vilayetim var. Biri Elazığ’dır, ki çocukluğumun şehri, diğeri de kanunen bağlı olduğum Malatya…”

Evet, Eliza Surhantakyan 1915 yılının acılarının yaşandığı günlerden sadece iki yıl önce dünyaya gelmişti. Babası Harutyun, sonuçları Osmanlı İmparatorluğu’nu fiilen sona erdirecek olan I. Dünya Savaşı günlerinde silah altına alınmış bir askerdi. Hangi cephede savaştığı hiçbir zaman öğrenilememiş, yersiz yurtsuz bir asker olarak, bir daha yuvasına geri dönememişti.

1915 tehcir günlerinde, tüm bölgede olduğu gibi Arapgir de karışmıştı. Henüz kucakta olan Eliza Surhantakyan’ın akrabalarından pek çoğu da tehcir listelerine yazılmıştı. Eliza’nın annesi çaresizdi. Bir oğlu ve Eliza dahil üç kızı vardı, ve çocukları çok küçüktü. Sonunun ne olacağı söylenmeyen tehcire yazılma korkusundan ne yapacağını saşırmıştı. Genç bir duldu. Sonunda Arapgirli bir Türk’ün evlenme teklifini kabul edip yeni bir hayata adım atmaya karar verdi. Hal böyle olunca, aile Arapgirli Ermenilerin korkulu rüyası olan tehcirden kurtulacaktı. Belki akrabaları, belki de çevreleri tarafından bir Türk’le evlenmesi yadırganacaktı ama o çocukları için bu fedakârlığı yapacaktı. Küçük Eliza, yeni babasını kabullenmiş ve onun verdiği ‘Zehra’ ismini kullanmaya başlamıştı. Yeni adıyla Arapgir İlkokulu’na yazılmıştı bile…

“Çocukluğum çok mutlu geçti. Acı günleri ben görmedim. İlköğretimimi Arapgir’de aldım. Çok çalışkan bir öğrenciydim. Öğretmenim beni çok severdi. Çalışkanlığım sayesinde sınıfları çifter çifter atladım.”

Küçük Eliza, daha o günlerde müzikle içli dışlı olmaya başlamıştı. Düğünlerde ya da eğlencelerde duyduğu türküleri hemen ezberler, eve döndüğünde bunları kardeşlerine söylerdi. Sonraki zamanlarda bu konuda yöneltilen sorulara “Efendim, biz Anadolu çocuğuyuz. Konuşmaya başladığım günden bu yana türkü okuyorum diyebilirim. Çocuklar, özellikle Doğu’da, konuşmaya türkü söyleyerek başlarlar” diye cevap verecekti.

Küçük Eliza 10 yaşına geldiğinde Cumhuriyet’in ilanı ve baba bildiği, kabullendiği insanın ölümüyle, sevinci ve üzüntüyü bir arada yaşar. Aile yeniden sıkıntıların içine düşmüştür. Zaten bölge yeniden kaynamaya başlamıştır. Bu kez isyan edenler Kürtlerdir. Eliza ve ailesi için tek çare göçtür; bir akrabalarının bulunduğu Kayseri’ye gitmeye karar verirler.

Yaylı bir at arabasıyla Arapgir’den Kayseri’ye doğru yola çıkan aile, yükte hafif, pahada ağır, dünyalık neleri varsa yanına almıştır. Bölgeyi kasıp kavuran Kürt isyanı nedeniyle yollar çok da tekin değildir. Her yeri yağmalamakta olan Kürt çeteleri, Kayseri’ye doğru ağır ağır ilerleyen bu küçük arabayı da durduracak ve soyacaktır. Zehra’nın ailesi de bu çetelerden nasibini alacak ve her şeyini kaptıracaktır. Araba Kayseri’ye ulaştığında ellerinde paha edecek hiçbir şey yoktur. Kayseri, o günlerde Türkiye ile Yunanistan arasında Lozan görüşmeleri sırasında varılan ‘Halklar Mübadelesi Anlaşması’ nedeniyle Ortodoks Rum ahalisini kaybetmiş, şehir yarı yarıya boşalmıştır.

Aile, askerlerin yardımı ile Rumlar tarafından boşaltılmış bir eve yerleşir. Bir süre sonra Ermeni komşuların yardımı sayesinde kendilerine yeni bir hayat kurarlar. Küçük Eliza, Kayseri Ortaokulu’na kaydolur. Annesi nakış işleyerek hem evin geçimini sağlamakta, hem de Eliza’yı okutmaktadır. Eliza’nın ortaokulu bitirdiği yıl aile, Anadolu’da yaşanan sıkıntılardan uzaklaşmak isteyen Ermenilerin daha özgür saydıkları İstanbul’a göçmeye karar verir.

“1927’de İstanbul’a göç ettik. Bize destek olan kimsemiz yoktu. Geçinmenin bir yolunu bulmak zorundaydım. Daktilo öğrendim ve Divanyolu’nda düzenlenen bir daktilo yazma yarışmasında birinciliği kazandım. Bir avukatın yanında yazman ve daktilocu olarak çalışmaya başladım. 1933 yılına kadar bu işime devam ettim.”

Eliza, artık 20 yaşındadır. Yaptığı işten memnun görünmesine rağmen içindeki sanat sevgisi daha ağır basmaktadır. Günün birinde gazetede İstanbul Şehir Tiyatrosu’nun operet kısmı için dansçı aradığını okuyunca hemen başvurur.

“Çocukluğumdan itibaren içimde sanata karşı bir ilgi besliyordum. Gazetede okuduğum bir ilanın ardından İstanbul Şehir Tiyatrosu’na başvurdum. O yıllarda tiyatronun sanat yönetmenliğini Muhsin Ertuğrul üstleniyordu. Muhsin Ertuğrul, başvuran bir kaç kişiyle birlikte beni de tiyatroya kabul etti. O dönemde Şehir Tiyatrosu yeni bir dal olarak operetler sahnelemeye başlamıştı. Birkaç kişiyle birlikte beni bale bölümüne aldılar. Bedia Muvahhit’lerle, Vasfi Rıza’larla, Muammer Karaca’larla, Feriha Tevfik’lerle, Hazım Körmükçü’lerle oynanan ‘Lüküs Hayat’, ‘Üç Saat’ ve ‘Deli Dolu’ operetleri büyük ilgi görüyordu. Ben bu operetlerde hep dans ettim…”

Eliza, İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda önce figüran, sonraları balerin olarak tiyatro yaşamını sürdürecek, 1935 yılında ilk eşi Selahattin Bilir’le evlendikten sonra tiyatrodan ayrılacak, Müslüman olacak ve kendisini büyüten Türk babasının verdiği Zehra ismini bu sefer resmen alacaktı.

Selahattin Bilir, adı ‘Atatürk’ün müteahhiti’ne çıkan ve soyadını dahi ondan alacak olan, Cumhuriyet’in ilk yıllarının en ünlü inşaat müteahhiti Nuri Demirağ’ın yanında çalışmaktaydı. Nuri Demirağ tarafından ihalesi alınan kara ve demiryolu inşaatlarında taşeron olarak çalışan Selahattin Bilir, Anadolu’yu karış karış dolaşırken, karısı Zehra’yı da yanında götürüyordu. Zehra Bilir, şantiyelerde, çadırlarda kalmayı dahi göze alarak, çocuk günlerinde terk etmek zorunda kaldığı yörelerde, dağ tepe demeden, eşiyle birlikte dolaşıp duracaktı. Bu dolaşmalar boşa da gitmeyecekti hani… Zehra Bilir, içindeki sanat sevgisinin yeniden canlanmasıyla, gezdiği her köyün, kasabanın türkülerini derleyip ezberleyecek, notlar alacak, sanki ileriki günler için hazırlık yapacaktı.

“Eşimin işi sebebiyle bütün Anadolu’yu dolaştım. Dolaştığım yörelerin şarkıları beni adeta büyüledi. Nerdeyse her gün yeni bir türkü öğreniyordum. Bu öğrendiğim şarkıları aile toplantılarında istek üzerine söylemeye başlamıştım. Bu aslında daha Arapgir’de 5-6 yaşlarında ilkokula gittiğim zaanlardan beri içimde yaşattığım şeylerin bir yansımasıydı. 1937’de eşimle birlikte Dersim’de (Tunceli) bir aile toplantısında ilk kez insanların önünde türküler okudum. Sesim, dinleyenler arasındaki Bedri Bey adında bir aile dostumuzun alakasını çekmiş. Beni ilk ikaz eden telkin de bu oldu…”

Zehra Bilir, eşiyle sürdürdüğü Anadolu seyahatlerini bitirip İstanbul’a döndüğünde elinde yüzlerce türkü vardı. Oysa onun gönlünde Türk Sanat Müziği söylemek yatmaktaydı.

“Dersim’den İstanbul’a gelince Bedri Bey’in telkininin tesiriyle sesimi kıymetlendirebilmek için meşhur hoca Artaki Candan’dan ders almaya başladım. Bu öyle bir çalışmaydı ki, tam yedi sene sürdü. Artaki hocayla ilk tanıştığımda benden bir şarkı söylememi istedi. Ben de o yıllarda çok meşhur olan Osman Nihat Akın’ın nihavent şarkısını söylemeye başladım.

Yine aşkı bana dudağınla sun,

Yalvarışlarıma bak, az mı Fatma?

Niçin bu uykudan uyanmıyorsun,

Ya bu yaptığın şey ne, naz mı Fatma?

Artaki Candan okuyuşumu beğenmedi ve bana ‘Çok çalışman lazım kızım, bu iş kolay değil.’ dedi.

Ben bu cevaba çok üzüldüm. O sırada yanımda bulunan eşim Selahattin Bey bana bir de öğrendiğim türkülerden birini okumamı söyledi. Aldım elime bağlamamı, başladım türkü söylemeye. Artaki Candan o zaman çok beğendi beni…”

Artaki Candan, hocalığı ve bestekârlığının yanında, o günlerin en ünlü plak firması Vahram Geseryan’ın ‘Sahibinin Sesi’ adlı plak şirketinin de müdürlerindendir. Hoca-öğrenci ilişkisi hızla devam ederken, takvimler 1939 yılını gösterdiğinde, Zehra Bilir’e plak doldurma teklifi gelir.

“Artaki Candan, beni iyice bir dinledikten sonra bir plak çıkarmayı önerdi. İlk olarak ‘Öyledir Yar Öyledir’ adlı halk türküsünü seslendirdim. Bu ilk denememiz pek de ilgi görmedi. Fakat Artaki Candan uzağı görebilen, iyi bir iş adamıydı aynı zamanda. Asla ümitsizliğe kapılmadı. Özellikle uzun uzun benimle çalıştı ve bana dersler aldırttı. Kısa sürede nota ve solfej öğrendim.”

O günlerin İstanbul sahnelerinde ve radyoda öylesine çok Türk Sanat Müziği okuyan kadın solist vardır ki, Zehra Bilir’in onların arasından sivrilmesi zordur, ama halk türküleri henüz sahnelerde bir kadın solist tarafından hiç okunmadığı için imkânsız da değildir. Üstelik, Zehra Bilir, bu konudaki eğitiminde emin adımlarla ilerlemektedir. Artaki Candan’dan aldığı eğitimle yetinmeyerek, özel izinle bir süre konservatuarın nota ve solfej derslerine katılır. Zehra Bilir için sahneye çıkmak tek hedeftir artık… Bilir, ikinci plağını 1941’de doldurur. ‘Al Almayı Daldan Al’ adlı bu plak büyük beğeni kazanır.

“İkinci plağımın çok tutması beni iyice şevke getirmişti. Halkın karşısına çıkmadan evvel kendimi bir imtihandan geçirmek istedim. Adı sanı belli olmayan bir amatör vaziyetinde, Eminönü Halkevi’nde türküler okudum. II. İnönü Zaferi’nin 22. yıl dönümünü kutlamak için yapılan bu merasimde, salonu hıncahınç dolduranların içten geldiği belli olan sürekli alkışları bana o gece ömrümün en mesut ve o nispette de heyecanlı anlarını yaşattı. O geceki halimi anlatamam. Halk yeni bir sima, yeni bir ses, yeni bir hava bulmuş olmanın sevinç ve heyecanı içinde, o kadar samimi bir alaka ve sevgi göstermişti ki, benim de heyecandan sesim kısılmış, adeta kendimden geçmiştim. Fakat ben kendi hakkımdaki kat’i hükmü verebilmek için bu bir geceyi kafi görmedim…”

1942 yılında Eminönü Halkevi’nde yapılan kutlamada davetliler arasında o günlerin İstanbul Radyosu Müdürü Kemal Altınkaya da bulunmaktadır. Kemal Altınkaya, Zehra Bilir’e büyük ilgi gösterir ve onun bir yıl sonra, 1943’te, İstanbul Radyosu kadrosuna girmesini sağlar. O günlerde Beyoğlu Postanesi’nin üst katından yayın yapan İstanbul Radyosu’na kabul edilmesi, Zehra Bilir için daha geniş kitlelere ulaşmak adına önemli bir adım olacaktır.

“İlk provalar çok iyi geçmişti. Beni şahsen dinledikten sonra hemen anlaşma yapan müdür de provalarda hazır bulunuyordu. Aynı günlerde Maksim Gazinosu’nda kemani Sadi Işılay’ın jübilesi yapılacaktı. Bütün salon ağzına kadar doluydu. Maksim’de ilk kez sahneye çıktım ve bir kaç türkü seslendirdim. Halk adeta bu tarz şarkıların özlemini duyuyordu. Uzun zaman yakamı bırakmadılar ve programın dışında da şarkılar seslendirdim. Artık profesyonel bir şarkıcı olmuştum. Radyoda seslendirdiklerim büyük övgülere layık oluyordu. Hayranlarımdan yüzlerce mektup geliyordu. O dönemdeki gazeteler ve dergiler benden bahseder oldu. Sürekli olarak resimlerimle makaleler yayımlanıyordu…”

1942 yılında, Ergün adını verdiği bir erkek çocuk dünyaya getiren Zehra Bilir, kısa süre sonra eşi Selahattin Bilir’den ayrılacak ve yoluna yalnız devam edecekti. Radyo çalışmaları ve özel gecelerde sahneye çıkması meyvesini verecek ve uzun zamandır beklenen gazino sahnelerinin kapıları Zehra Bilir’e de açılacaktı.

“O yıllarda, meşhur Şükrü Tunar, ‘Küçükçiftlik Parkı’ gazinosunu işletiyordu. Kendisiyle çalışmamı önerdi. Çabucak, bütün yaz için antlaşma yaptık. Ve sonunda, 1944 yılının 2 Haziran Cuma günü, Küçükçiftlik Parkı Gazinosu’nda, seyircinin karşısına profesyonel bir şarkıcı olarak çıktım. Elbisemi kendim seçmiş ve kendim dikmiştim; izleyiciler tarafından da beğeniyle karşılanmıştı. Günler öncesinden alınan rezervasyonlar ve Çiftlik Parkı’nda iğne atsan yere düşmemesi sayesinde Şükrü Tunar’ın yüzü gülmeye başlamıştı. Aynı yılın kış mevsiminde, Şükrü Tunar, Tepebaşı’nda, İngiltere sefaretinin arkasında bulunan Novotni Gazinosu’nda sahneye çıkmam üzere benimle tekrar mukavele imzaladı.”

Zehra Bilir, gazino çalışmaları, radyo konserleri derken, sevenlerine 78 devirli plaklarla ulaşmayı da ihmal etmeyecekti. Sahibinin Sesi Plak Şirketi’yle uzun süreli bir anlaşma yaparak türkülerini kayda aldıracaktı. ‘Karanfil Ocak Ocak’, ‘Delilo’, ‘Konyalım’, ‘Diyarbakır Şad Akar’, ‘Yekte Anam Yekte’, ‘Kalenin Bayır Düzü’, ‘Nere Gidem Şu Sarhoşun Elinden’, ‘İki Gemi Yan Yana’, ‘Sen Bu Yaylaları Yaylayamazsun’, ‘Kaçma Güzel Kaçma, Ben Adam Yemem’, ‘Tiridine Tiridine Bandım’, ‘Baba Ben Derviş miyem’, ‘Ha Bu Diyar’, ‘Makaram Sarı Bağlar’, ‘Asmalar Kol Uzatmış Dallara’ gibi yüzlerce türkü, deyiş, uzun hava, gazel, Zehra Bilir’in sesinden ve okuyuş tavrından sevilecek, müzik tarihine kaydedilecekti. Zehra Bilir’in, Sahibinin Sesi Plak Şirketi’yle 1939’da başlayan ortak çalışmaları 1955 yılında sona erecekti. Bilir, şirket adına 31 adet 78 devirli plak dolduracaktı.

Bilir, 1951 yılında Zonguldaklı madenci bir ailenin oğlu olan Necmi Ergener ile evlenir ve 1952 yılında faal sahne yaşamından uzaklaşır; özel geceler dışında ortalarda fazla görünmez. Uzun bir aradan sonra, 1959’da, Hakkı Derman’ın jübilesinde Açık Hava Tiyatrosu’nda sahneye çıkar. Bundan 10 yıl sonra, 1969’da, Maksim Gazinosu’nda Nesrin Sipahi, Fatma Girik, Necmi Rıza Ahıskan ile tekrar sahnelere döner. Hemen ardından Zeki Müren ile Ankara Köşk Gazinosu’nda sahne alır. 1971’de Safiye Ayla ve Cevdet Çağla ile birlikte Amerika’da konserler verir. 1974 yılında ise Lunapark Gazinosu’nda Hamiyet Yüceses ve Perihan Altındağ Sözeri ile son gazino çalışmasını yapar ve bir daha dönmemek üzere sahnelerden uzaklaşır.

1970’li yıllarda televizyonun yaygınlaşmasıyla beyaz camda görünmeye başlayan Zehra Bilir, dönemin TV dergilerinden birinde tüm sahne tekliflerini reddetmesine rağmen televizyonu tercih etmesini “televizyonun birçok isteği bir kerede yerine getirebilmesinden dolayı kabul ediyorum” diyerek açıklıyordu. Bilir, ünlü gazeteci Hikmet Feridun Es ile birlikte katıldığı bir televizyon programında Es’in kendisine ‘Türkü Ana’ diye hitap etmesiyle bu isimle anılmaya başladı. Zehra Bilir, 1970’lerde İran’da Şah’ın huzuruna çıkan sanatçı grubunun arasında yer aldı. Ayrıca Suudi Arabistan kralının davetiyle kutsal yerlere umre ziyaretinde bulundu.

Zehra Bilir, 1960’lı ve 1970’li yıllarda sahnelerden uzak olmasına rağmen sosyal yanı oldukça renkli bir hayat sürmüştü. Arkadaşlarıyla gezilere çıkmak, onlara evinde görkemli ziyafet sofraları kurmak onun vazgeçilmezlerindendi. Bilir, şans oyunlarına, poker ve bezik’e çok meraklıydı. Uzun yıllar dost meclislerinde bu oyunları zevkle oynamıştı. Yıllar sonra, sanatçının Arapgir’de doğduğu evin bulunduğu caddeye ‘Zehra Bilir Caddesi’ adı verilmişti.

Zehra Bilir’in gerçek adı ve milliyeti sanat camiası içinde fısıltılarla söylense de, o bunu kamuoyu önünde hiçbir zaman açıklamayacaktı. Belki de, Agos gazetesinde onu anlatan yazıda belirtildiği gibi, onun Eliza Surhantakyan olduğunu bilen az sayıdaki insan, onu kalabalıkların önünde zor durumda bırakmamak için bu gerçeği dillendirmedi. Kim bilir, belki de zihinlerdeki ‘Türkü Ana’ resminin bozulmasını istemiyorlardı.

Sanatçı, 28 Haziran 2007 günü, kaldığı huzurevinde, 94 yaşında hayata gözlerini yumarken, ardında hem Türk hem de Ermeni toplumu için saygıyla anılacak bir isim bırakmıştı. 4 Temmuz günü Zincirlikuyu Camii’nde öğle vakti kılınan namazının ardından, Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verilmesi Arapgirli Eliza Surhantakyan hakkındaki gerçeği çok fazla değiştirmeyecekti… Ne dersiniz?

* Chronicle dergisi, Temmuz 2007

TEŞEKKÜRLER
Şakir Eroğlu, Barkın Köksalan, Lora Baytar,
Baruyr Kuyumciyan, Burcu İpek, Selin Düyen

KAYNAKLAR: Kulis Sanat Dergisi, 1979/779, Bizim Yıldızlar Dergisi, 1950, Hürriyet Gazetesi Arşivi, Cumhuriyet Gazetesi Arşivi, ‘Zaman Zaman İçinde’ TV programı, 1979

Not: Hatun Sibelciyan yani "Sabiha Gökçen"in Hikayesini, Yani 1915 kıyımında annesini-babasını ve nerdeyse tüm ailesini kaybeden Sabiha Gökçen'in Ermeni ismiyle "Hatun Sibelciyan"ın hikayesini de yakında ekleyeceğim...