Kalemsiz Ve yağmursuz Günlere Dair
Sessizlikle başlayan bir ilkin sona gittiğini görürken, hayatı şeddelemekten öte bir eylem kalmamıştı elimde. Kaleme zehir içirilmiş gibiydi. Ne yazsam önce kalemi tutan elimi ve sonra bütün damarlarımı işgal ediyordu. Ardından hayatı etkisi altına alıyordu bir ölüm. Ne diyordu şair, neyse ne! Şairler her konuda bir şeyler demişlerdir zaten… Desinler, geceyi sabaha bağlıyorum bir cümleyle. Kapı eşiğinde duruyor çocukluğum ve çocukluğumu içeri almıyorum.
Her şeyin, başlangıca yeminli durması bu yüzden miydi? Yemin ededururken bütün diller, bilmediğim coğrafyalara taşınıyordu aşk. Kalemim artık önemsemiyordu hüznünü… Hüzün bir nevi tadı tuzuydu kalbin, kapı kapalı ardına kadar. Ardında olanları umursamayacak kadar kahverengi gözlerim! Sıradan bir hayata yemin etmiştim baştan, yenilgi değil zaferin muştusuydu sözlerim. Bırak kapalı kalsın düsturuyla yaratılmıştım sanki. Sessizliğe içten bir şefkat besliyordum, sessizliğin saçlarını ilk ben sevdim!
İşe giderken hep aynı cadde üzerinden yürürüm, öyle yapıyorum yine. Saçları taze örülmüş bir gün karşımda olur genelde. Güneye yağmur, olsa olsa kırkindi hürmetine değer. Kırkindinin hürmetini bekleyecek kadar güneydeyim. Günün saçını yağmur değil, hep insanlar eşeler. Yüzümde her zamanki ifadeyle köşe başına kadar gidiyor ve otobüste oturarak gitmek için kat ettiğim yola bakıyorum. Yolda gençliğim takılı kalıyor, yola düşüyor ilk sevgilim. Gözlerimi güneşe tutuyorum, büyük nimet; rengi değişmiyor…
Otobüs hareket ediyor, sağ baştan say! Evet, madam yerini aldı; ne kadarda havalı, kitap kapağını hiç açmayan adam hüzünlü gözlerle cama baktı(yağmur yağsa ancak bu kadar içli olurdu hali), her sabah kafasıyla selam veren hoş ve temiz giyimli genç yerini aldı… Hazırız, o arkadan gelen mi kim? Yabancı değil Mehmet’miş, her gün aynı saatte otobüse geç kalır!
Sessizliği seviyorum, kornaların arasında bile kendini belli ediyor… Paçasına dünya bulaşan adamlar, işlerine koşuyor, hayat garip bir düzene çalarken, rengini değişiyor bir gün; adeta yağmur başlıyor…
İşe geç kalmadan evden çıksam iyi olacak. Daha caddenin başına kadar yürüyeceğim…
Güzel giyimli bir gün, annesi iyi bakmış bu Çarşamba sabahına. Bana da bir bayram hediyesi verse ne iyi olurdu. Ne bayramı diye soranlara ‘dünya bayramı’ derdik, bütün dünya inanırdı nasılsa!
Bütün dünya inanmaya bu kadar meyilliyken ben uyanmaya meyletmiyordum bir türlü. Aklımda hep o rüya. Önce bir harf, Arap harfleriyle oldum olası iyi değildi aram. Üzerinde tek nokta olan ımm be’yi andıran neydi o? Of… Uyumak istemiyorum… Yanımda oturan kadına sormak istiyorum;
Siz hiç rüyanıza kaldığınız yerden devam ettiniz mi?
Cevap net olacaktı galiba;
- ‘hatta ben karar veririm ne göreceğime’ ve bir ağız dolusu kahkaha… Bildiğim bütün lanetli sözleri ve bedduaları ediyorum kadına… Ne biliyorsun ki sen? Başına dünya düşsün!
Hafif bir rüzgâr esiyor, bulutlardan hala umutluyum. İş uzadıkça uzamıyor… Mesai bitimi can sıkıcı bir yolculuğa gebe, günün sırtına güçlü bir hesap yüklüyorum, hesap veremiyor gün batımına. Manzaraya karşı asılıyor, yakılıyor çetelesi. Eve dönüş, içe dönüş oluyor… Şairin dediğini hatırlıyorum dönerken, bir şarkı başlıyor, tamam diyorum ‘şarkıya da dönerim’…
Evin kapısını açarken aitlik kavramına takılıyor ayağım, yere düşerken gözlerimi kaybediyorum. Yitik bir iki satıra çarpıyor elim, yağmursuz günler ve kırkindiler isyan ediyor. İçeri geçerken, devamını harf harf gördüğüm rüyaya dokunuyorum. Aç karnına uyuyorum kendimi kaybetmek için. Sabahleyin soracağım kendime diye umuyorum;
Nasıl bilirdin içini?
Sorularımı yastığın altına koyuyorum, bir karga diliyorum Allahtan, çocukluğumdan kalma çürük diş ve bu soruları alması için. Uykuya vuruyor keder beni, sızıyorum… Harfi çıkarmama ramak kaldı… Bir ses geliyor, yemin ediyor kaleme…
- Nun…
Çıkardım, şimdi uyuyabilirim…
Yanıldım, kaldığı yerden devam ediyor, bir uçurum görüyorum. Ayaklarımı uzatmışım ve yağmura dokunuyorum. Şimşek çakıyor, gökten üç elma değil bir kalem düşüyor… Etraftan uğultulu sesler yükseliyor, ben korkmuyorum… Etrafı bir fırtına sarıyor, ben savrulmuyorum. Yağmur yerini şimşeklerden öte ok ok gelen kalemlere bırakıyor; bu bir kâbus değil…
Kan ter içinde uyanmaya yabancı değilim artık. Yine tanıdık bir şekilde uyandım. Annemle küçükken oynadığımız oyunu oynuyorum. Kalemi elime alıp gözlerimi kapayarak kitaplığımda geziniyorum, önünde durduğum kitabı alıyorum, bulutlar kararıyor! Hayret ediyorum, hayret ederken ne kadar güzel oluyormuşum…
Elime alıyorum kitabı, açıyorum, altını çizecekken kalakalıyorum… Rüyamı tabir ediyorum sanki belki de yağmura vuruyorum içimi;
Nun. Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun. Sen, Rabbinin nimetiyle bir mecnun değilsin. Gerçekten senin için kesintisi olmayan bir ecir vardır. Ve şüphesiz sen, pek büyük bir ahlak üzerindesin.*
Devam ediyorum okumaya, ilk ve son adına bir korkudan bahsediyor, bir sessizlikten, bir yüceden. Bir yüceyle bir yerde kesişiyor kaderim, son artık derken merhamete vuruyorum içimi… Sessizliğin hükmü düşüyor payıma, ben ağlıyorum, bulut ağlıyor, gece ağlıyor, kalem gururlu… Yağmur yağıyor…
* kalem; 1,4
Asude Zeynep Toprak/ 2008 Haziran


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla