• Reklam
+ Konuyu Yanıtla
3 sonuçtan 1 --- 3 arası gösteriliyor
  1. #1

    Kayıt Tarihi
    26-04-2008
    Mesajlar
    614
    Karizma Gücü
    5

    Liberalizm Nedir?

    Liberalizm Nedir?

    İng. Liberalizm; Fr. libéralisme; Alm. Liberalismus; es. t. Serbestiyet

    Gerek ekonomi felsefesinde, gerekse siyaset felsefesinde devlet, toplum ve birey arasındaki tüm ilişkilerde bireyin hak ve özgürlüklerini öne çıkaran; her bireyin vicdan, inanç ve düşünce özgürlüğünün tanınması gerektiğini savunan ekonomik ve siyasal öğretiye liberalizm denir.

    Bu bağlamda, devletin ekonomiye müdahalesinin en alt düzeye çekilmesi gerektiğini savlayan, daha ideal olanın ise devletin bireyler, sınıflar ve uluslar arasındaki ekonomik ilişkilere hiçbir şekilde karışmaması olduğunu öne süren ve somut anlatımını "Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" "Laiseez faire laisez passer” sözünde bulan öğreti, iktisadi liberalizm diye adlandırılırken; devlet yetkesinin her anlamda ve her alanda kısıtlanması, bu yetkeyi elinde tutanların toplumun yapıtaşları bireylerin yaşamlarını nasıl yönlendireceklerine herhangi bir gerekçe ileri sürerek hiçbir şekilde karışmaması gerektiğini savunan, devletin toplumsal ve kültürel yaşamın düzenlenmesinde hiçbir belirleyici rol üstlenmemesi gerektiğinin altını koyultarak çizen ve somut anlatımını "En iyi hükümet en az hüküm edendir" sözünde bulan öğretiye ise siyasal liberalizm denmektedir.

    Siyaset felsefesi, liberal siyaset kuramı ile yakından ilişkili özgürlük, hoşgörü, kişisel haklar, kurumsal demokrasi ve hukuk yasaları gibi ilkelerin felsefece dayanaklarını inceler. Liberallere göre, siyasal kuruluşlar siyasal ve toplumsal çıkarlardan bağımsız olarak kişisel çıkarların korunmasına ve sağlanmasına yaptıkları katkılar bağlamında meşrulaşırlar.

    Liberal düşünürler, gerek her toplum ve kültürün kendi sonunu kendi içinde taşıdığı düşüncesine gerekse siyasal ve toplumsal kuruluşların insanı daha iyiye doğru dönüştürme gibi bir amaç taşımaları gerektiği görüşüne karşı çıkarlar. Liberal felsefecilere göre, maddi olsun manevî olsun her kişinin kendi amaçları vardır ve bu amaçlar başkalarınınkiyle doğal olarak uyum içinde olmadığından bireylerin amaçları uğruna neleri yapabilecekleri ile başkalarının amaçlarını hangi bakımlardan göz önüne almaları gerektiğini belirleyen kurallar belirlenmelidir. Bu bağlamda siyaset felsefesinin yapması gereken, bir yandan bireylerin ayrı ayrı isteklerine yanıt veren, bir yandan da toplumu güvence altına alan bir yaşam biçimi tasarlamaktır. Liberalizm ile felsefesi, "sol" tarafından refah ve iktidarın birkaç kişinin elinde toplanmasına karşı hiçbir savunması olmayan ve insanın toplumsal ve siyasal doğasına ilişkin herhangi bir çözümlemeden yoksun "özgür pazar ideolojisi" olmakla eleştirilir.

    Liberalizme yöneltilen bir başka temel eleştiri de liberalizmin toplumsal etkeni arka plana iterek toplumlardan ayrı bireylerin ya da soyut kuralların bulunduğunu kabul etmesidir.

    "Sağ"ın liberalizme yönelik en temel eleştirisi ise yerleşik kurumlara ve geleneklere duyarlı olmaması ve bireysel özgürlüğün artırılmasında toplumsal yapılara ve sınırlamalara gereksinim olduğunu göz ardı etmesidir.

    Felsefe Sözlüğü; Bilim ve Sanat Yayınları; 2002

  2. #2
    Ödül Tetik adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    13-01-2009
    Mesajlar
    99
    Karizma Gücü
    0
    “Küreselleşmeden Algı ve Küresel Emperyalizm”den, Anti-Liberalizm’e Geçiş Mecburiyeti


    Küreselleşmeyle ilgili herkesin bir görüşü var… Yaklaşık on beş yıldır, kim belli bir kademeye yükselirse, mutlaka o kişi görüşleriyle ilgili yaptığı konuşmada, küreselleşmeye önemli bir yer veriyor. Bunun en yakın örneği İlker Başbuğ’dur. Genelkurmay Başkanlığı görevini teslim alırkenki, TSK ve iç-dış politika ve düşünceleriyle ilgili yaptığı konuşmada küreselleşmeden bahsetmişti; bir kısmını hatırlatayım:

    “Küreselleşme çağında ulusal devletin yapısının sorgulandığı”ndan bahsediyor Org. Başbuğ; ancak buna bağlı olarak da, “ulusal devletin ömrünü tamamladığı iddiasının yanlış olduğunu” da belirtiyor. Emperyalist temellere dayanan, ABD’nin “Yeni Dünya Düzeni” dediği programın, daha doğrusu stratejinin bir ifadesi olan bir küreselleşme anlayışıyla ilgili konuşmaya devam ediyor: “Türkiye’nin ulusal devlet yapısı tartışmaya açılacak bir konu değildir. Çünkü bu yapı, Türkiye’nin varlığıyla doğrudan doğruya ilgilidir.”

    İyi güzel hoş, ama burada son günlerde küreselleşme tartışmalarının sebil duruma düşmesinden kaynaklanan bir anlayış/anlatım bozukluğu var. Kürselleşme, iki türlüdür. İlk başta kısaca anlatacağım gerçek özünden anlaşılması gerekenden farklı bir şekilde algılanmaktadır. Daha doğrusu algılatılmak istenmektedir.

    Küreselleşme, gerçek anlamıyla; uluslararası ilişkilerin çeşitli etmen ve gelişmelerle hızlanması olayıdır. Bu gelişmeler tabii ki teknolojik alandaki gelişmelerin dolayladığı iletişim araçlarının gelişiminden türemektedir. Bu küreselleşme bir olgu olarak kabul edilmeli ve bundan yararlanılmalıdır. Tabii ulusal devlet anlayışını koruyarak.

    Ancak Fransız Devrimi’nden sonra toplumda “genetik” olarak nesilden nesile aktarılan demokrasi sevdasını bir araç olarak kullanmak isteyen ve bu amaçla çalışan ABD merkezli, AB ayaklı emperyalist propaganda, hem bu zayıf noktayı küreselleşmeden algıyı saptırarak kullanmak istemekte, hem de bu vesileyle ulusal devlet anlayışını teorik olarak kendi içinde yok etmektedir. Küreselleşmeden algı, bu ortak eylemler/propaganda yoluyla içten içe saptırıldığında, durum ABD merkezli, AB ayaklı emperyalist bir stratejiye ve emperyalist-kapitalist bir programa çevrilmektedir.

    Ulusal temellerle atılmış Türkiye Cumhuriyeti’nin bugünkü iktidarı, programını, görünürde uluslararası işbirliğine dayanan, fakat asıl olarak devletlerin ulusal niteliğini ortadan kaldıran “ilişkilere” dayanan bir birlik olan AB hakkında, “tam üyelik” olarak tanımlıyorsa, TC’nin ulusal devlet modeli ve anlayışı tehlikeye girmiş, dolayısıyla devletin varlığı tehlikeye girmiş demektir. Ayrıca bu ulusal devlete zıt program, Atatürk’ün belirlediği dış politika strateji ve programına TAMAMEN aykırıdır.

    Atatürk, emperyalist devletlerin bu anlayışına savaş açmıştı. “Emperyalizm mahv ve nabut olacaktır.” Kimdi kastettikleri? ABD ve AB! Peki, Türkiye tek mi kalacaktı? Hayır. Türkiye’nin dış programı belirlenmişti. Sovyetlerle (artık Rusya Federasyonu ama düşünceleri değişmedi) dostluk yapılacaktı. Ayrıca toplumsal ve ekonomik açıdan bize benzeyen Ortadoğu ve Balkan ülkeleriyle ittifak yapılacaktı. Planları hazırdı: Sadabat ve Balkan Paktları. Tüm bunların amacı, kendi deyimiyle, çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkabilmek için “aralıksız” olarak devam ettirilmesi gereken Devrimlerdir. Bu devrimler bilindiği gibi Atatürkçülüğün 6 okundan birinin kapsamındadır: Devrimcilik. Bunu gerçekleştirebilmek için (dolayısıyla dış güvenliği sağlayabilmek için), bu bahsettiğim program uygulamaya kondu.

    Ulusal devlet boyutunda, AB’ye giriş, devletin sonunu getirebilir. 1945 den sonra başlayıp, 1950’den sonra hız kazanan Atatürk Devrimi’nin yazlaştırılması görevinin (Atlantik ötesinin önderliğinde) “halksal” boyutunu, milli bilincin bu küreselleşme safsatasıyla yozlaştırılmasıdır.

    Bu yozlaşma, Batı tarafından ezberletilen “demokratik yönetim, laik devlet” tekerlemesinin amaç dışı kullanılmasıyla başlamıştır. Şimdi de, belirttiğim gibi ABD merkezli AB ayaklı kurumlar, tarikatlar, partiler (Ah Edison ah…) ve cemaatler aracılığıyla, küreselleşme, bu yozlaştırma programının bir ayağı olarak, gerçek anlamından saptırılmaktadır. Artık küreselleşme bu hedef (Ortadoğu ve “Küçük Amerika” oldurulmaya çalışılan Türkiye) ülkeler için, kapitalist-emperyalist stratejinin bir ifadesidir.

    Not: Bu kısımda aklımıza ne yazık ki Tayyip Erdoğan’ın bu aşırı cüretli sözü gelmektedir: Demokrasi amaç mı olacak, araç mı olacak? İlmi anlamda bakıldığında demokrasinin bir araç olduğunu göreceğiz…

    Emperyalizmin çöküş sürecine “girmekte” olduğu biliniyor… Bölgedeki büyük devletler, Körfez Savaşı’ndan ve yine ABD merkezli Filistin saldırısından başka bir “fiziki” saldırı olmayacağını biliyorlar. Bu büyük devletlerden kasıt, Ortadoğu’daki sağlam duruşlu birkaç devlet, Rusya ve Türkiye’dir. Bu bilinç, Türkiye dışındaki bu ilkelerin anti-kapitalist hareket başlatma çabasında olmalarını ortaya çıkarmaktadır.
    Bunun uzun vadede, ancak çok önemli olumlu etkilerinin sağlanması, önceki yazılarımda belirttiğim gibi kapitalist rejimin kökünün etkilerinin ortadan kaldırılmasından, yani liberal harekete karşı durulmasından geçer.

    “Kapitaliz Liberalizm Bağlantıları”nda, kapitalist rejimin, kapitalist için en önemli güvencesinin sömürdüğü ve sömüreceği topraklar ve insanlar olduğunu görmüştük. Eğer kapitalist devlet mensup/çalışanıysa, devletin kendisi bu kapitalist akım ve dolaylı artı değer (kazanç) koşullarını ve imkânlarını yaratmak için bizzat devreye girer. En somut örnek Amerika’dır. Görüldüğü gibi, emperyalist hedeflerin sekteye uğramasıyla, kapitalist rejimin bir kriz aşamasına girmesi aynı zamana denk gelmektedir. Bunun tek nedeni, iki gelişimin (kapitalizm ve emperyalizm) doğru orantılı bir şekilde ilerlemesidir. Eğer biri sekteye uğruyorsa, diğeri en ağır şekilde etkilenecektir. Şimdi görüldüğü gibi…

    Bu sektenin, emperyalist “kurbanlar” için yarattığı zaman zarfında, kapitalizmin kökünü kazıyacak süreçler devreye girmelidir ve bu işi devlet yapmalıdır. Ancak Türkiye’deki gibi, devletin başı (Anayasa’nın Cumhurbaşkanı’yla ilgili bölümüne bakınız: madde: 104) eğer bu emperyalist devletler topluluğunun, hedef ülkedeki kolunun, cemaatinin, tarikatının, örgütünün, kurumunun başıysa, şahit olduğumuz üzere ülkenin durumu vahimdir. Milletin durumunu her zaman olduğu gibi yine millet kurtarmak mecburiyetine düşmüştür.

    Ve bu coğrafyadaki bir diğer ülke: Rusya. Rusya Federasyonu’nun 2000-2008 yılları arasındaki (art arda iki kez seçilen[önce %54, ikincide %78le]) Cumhurbaşkanı Vladimir Putin’di. Kendisi şimdi Başbakan.

    Putin bu çok değerli zaman zarfında ne mi yaptı? Biraz önce gerekliliğini gördüğünüz anti-liberal hareketi yaptı:

    1- ENERJİ VE STRATEJİK SAYILAN DOĞALGAZ KAYNAKLARINDA YABANCILARIN ARAŞTIRMA YAPMASI YASAKLANDI. Bir not: Rusya dünyanın en büyük doğalgaz rezervlerini ve geçiş yollarını elinde tutuyor. ABD, İngiliz, Alman ve Fransız firmaların gözü bu rezervlerdeydi…
    2- TELEKOMÜNİKASYON (Ulusal telefon ve her türlü haberleşme) ÜZERİNDE YABANCILARIN HAK SAHİBİ OLMASI YASAKLANDI. YABANCILAR TELEKOMÜNİKASYON YATIRIMLARINA GİREMEYECEK. Türk Telekom gibi dünya devini “yok pahasına” Arap dostlarına satmış ülkemin bunu da anlaması zor!
    3- HAVACILIK UZAY VE SAVUNMA BAŞTA OLMAK ÜZERE AYRICA STRATEJİK OLARAK BELİRLENEN TOPLAM 42 SEKTÖRE YABANCILARIN GİRMESİ YATIRIM YAPMASI YASAKLANDI. Bu sektörlerin özelliği “Büyük Rusya olma” yolunda Devlete rağmen politika geliştirebilecek şirketlerin “önünü” kesmek.
    (Faaliyetlerin bu listesi hazırlanırken Yiğit Bulut’un yazılarını kaynak olarak kullandım.)
    Sonuç olarak, hala Başbakan olan Putin, şimdi dünyanın süper gücü olan Rusya’yı yarattı. Rusya, bu anti-liberal tavrıyla ülkenin ekonomisini düzeltti, geliştirdi, yükseltti. Bu durum, Tarihte bu duruma düşüp, hala ayakta kalmayı başaran (başımız diz de çökmüş olsa…) ender devletlerden biri olarak, bu zaman zarfını değerlendiremedik. Şimdi daha kötü durumdayız, ama her şey bitmiş değil.
    Putin’in yaptıkları, Türkiye’ye örnek teşkil etmelidir!

    Ödül Tetik 24.01.09
    Bu ampul pat-la-ya-cak.
    İçeride gerici, dışarıda verici, YAKINDA
    GİDİCİ


    NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!



    BEN AZİZ MİLLETİME HER ŞEYİ ÖĞRETTİM, SADECE UŞAKLIK ETMEYİ ÖĞRETMEDİM! M. KEMAL ATATÜRK

  3. #3
    abuz89 adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    09-08-2008
    Mesajlar
    2,138
    Karizma Gücü
    4
    teşekkürler...

 

 

Bu konuyla ilgili etiketler

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Bu bölümde konulara mesaj yazabilirsiniz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •