biraz hüzünlü ama delidolu bir yürek taşırken dokunuverdim aşka…
Yıllar sonra, apansız esen bir rüzgar gibi, poyraz çatlağı duygularıma inat buldu beni aşk. Kayan yıldız misali apansız akıverdi gönlüme, karanlık gecelerin birinde. Geç kalmışlığın derinliğinde, koyu mavileri duyumsarken, berrak mavilere taşıyan bir Akdeniz dalgası gibiydi gelişi. Önce sadece sustum. Günlerce, uzun uzun baktım o pırıltıya, suskunluğum iç konuşmalarımla detaylandı. Sorgusuz sualsiz direnen duygularım mantığımı zorlarken bilmiyorum, neden ve nasıl bıraktım direnmeyi… Aslında direndiğimin bile farkında değildim. Duvarlar yerle bir olurken aslında yok olan boşa geçmiş yıllardı, biliyordum. İçimdeki kız yeniden uyanmıştı derin uykusundan. Hep soruyordu, neden bu kadar geç kaldın diye.
Sustum… cevap veremedim ona. Haksızdım, onu çok bekletmiştim. Çok mu meşguldüm, yoksa çok mu ıssızdı dünya. Yoksa hep bir yerlerde var olduğuna inandığım sevgiden ve o sevgiyi özleyen insanların var olabileceğinden umudumu kestiğim için mi kilitlemiştim kelimeleri? Kilitli kelimeleri öykülerde konuşturduğum yıllardan bile yorulmuşken, şimdi o kelimeler beynimde yankılanıyordu. Usul usul, sıcacık bir sevgiye doğru atıyordu köpüklü dalgalar beni. Yıldız bu sefer duygularıma doğru kaymıştı…
Bir sonbahar fotoğrafı gibiydi duygularım. Sepya fotoğraflar. Sararmış yapraklar bile gri tonlarına sarılmış, hazanı gizlerken, resimlerde görünen bir gölgeydi yaşanacaklar. Belli belirsiz ama gerçek, olduğundan farklı görünen renklerin kucaklaşmasını seyrettiğimiz tanıdık bir resim çizecekti hayat tekrardan ve sonra fotoğrafa dönüşüp kalacaktı albümlerin sayfaları arasında. Ne demişti şair;
Zor zanaattır aşk,
Yorgun da düşersin, ayrı da...
Gün geceye hep kavuşur da, aşıklar kavuşmazmış.
Bak, bir yıldız daha kaydı...
Bir yıldız daha mı kaydıracaktık gönlümüzden sonsuza yoksa….Biliyordum, yıldızlar hep kaymak için vardı zaten… Artık eskiden olduğu gibi üzülmüyordum yıldızlar kaydığında. O çocuk gecelerimde, gökyüzünü seyrederken, kayan her yıldızın arkasından döktüğüm göz yaşlarımın yerini dolduramamıştım hiçbir zaman. Yıllar yılı kayan her sevginin ardından dökülmüştü o yaşlar ama artık büyümüştü o küçük kız. Ne dökecek göz yaşı, ne de uğruna göz yaşı dökülecek birinin olmadığını fark etmişti sonunda. İşte susmuştu öyle bir anda ve sevgi sözcüklerini, bütün o sihirli kelimeleri, tüm duygularıyla birlikte kilitlemişti bir sandığa…. ve Akdeniz’in en derin mavilerine fırlatıp atmıştı. Atarken çok iyi biliyordu hiçbir yıldızın evreni sonsuza kadar aydınlatamayacağını---her şeyin biteceğini. Büyümüştü artık!
Düşümdeki albümün başındaydım yeniden. Sessizce kucağıma dökülen fotoğraflarda kendimi arıyordum. Hangisi bendim, bu gülen kız mı, çiçeklerin arasındaki tebessüm mü? Yoksa karların arasındaki gri duman mı? Yoksa bu yağmur mu? ….Veya, hepsi, ben olamadan fotoğraf karelerine hapsedilen ben miydim yıllar öncesinde… ne olmuştu? Törpülenen bir ömürde belleklerde büyürken, resimlere inat solan bir çocuktum artık. Ne gücüm vardı ve ne inancım, ne kayan bir yıldızım kalmıştı artık ne de bir yarını olan düşlerim...
Yarınsız günlerimden birinde yeniden sevdim işte… Biraz kırgın, biraz hüzünlü ama delidolu bir yürek taşırken dokunuverdim aşka yeniden…
Sepya fotoğraflardan fırlayan küçük kızın turuncu coşkusuna bıraktım kendimi son kez. Güz gelmişti sessizce. Merhaba sonbahar dedim umutla. Turuncuları kucakladım gözlerim kapalı. Ay ışığının açtığı yoldan gönlüme kayan yıldızıma sarıldım sıkı sıkı…ve gülümsedim gökyüzüne…
Kaybedecek neyim kalmıştı ki….. Ondan başka!


LinkBack URL
About LinkBacks

Alıntı Yaparak Cevapla