Bugün ahım var insansızlığımıza… Ve ahım var, ahvalim var…
Ne çok şey kaybetmişiz insanlığımızdan yana, kaybolan yüreklerimizle birlikte öyle değil mi?
Keşke duyarlı olabilseydi tüm yürekler insanlığa…
Sesimizi duyurabilseydik, bir duyurabilseydik kararmış yüreklere ve açık olsaydı alıcıları…
Ah! …
“İnsan gibi insanım” diyebiliyorsa bir insan; insandır. Bunu diyebilecek kaç yürek var…
Kim yoğurdum ekşi diyebilir ki, herkes yoğurdum tatlıdır der durur kendini avuturken.
Zaten ekşi olduğunu söyleyebilseydi aşmış olacaktı nefsini ve nefsin köleliğinden kurtulmuş olacaktı…
İnsanlık adına; kayıp yanlarımıza ağlıyorum şimdi. Ve İnsansızlaştırıldığımıza ağlıyorum. Biriktirdiğimiz ve daha da biriktireceğimiz yalnızlığımıza…
Ama velev ki;
Acı da olsa, tüketse de insanı; hayat tecrübesini seviyorum insansızlık yanımın…
En önemlisi de tecrübeyi maskeli yüzlerden öğrenmesini seviyorum. Seviyorum sözü yanlış oldu belki. Buna seviniyorum desem daha doğru olur. Seviniyorum çünkü tecrübe ile insanı ve insansızlığımı öğreniyorum. Ne demişler “Tecrübe olmasaydı insanlar ateşin yaktığını, suyun boğduğunu nasıl anlayacaklardı”…
Tecrübe ile öğrenirken kayıplarım, acılarım oluyor elbet ve fakat bu kayıplarımla birlikte de ham iken pişmeyi de öğreniyorum. Acı olsa da…
“HAMDIK PİŞTİK ELHAMDÜLİLLAH”
Ve kayıplar ile birlikte acıyan yanlarımdan olsa gerek isyan dolu haykırışlarımın çaresizliği…
Ey İnsanlık nerdesin!
Nerdeysen çık gel. Körebe oynama, saklambaç oynama! Ki zamanı değil.
Acil kan ihtiyacı kadar muhtacız sana. Kan ver yaşama, kan ver ruhumuza. Ver ki yaşanılası olsun bu dünya…
Ah maskeli yüzler!
İnsanların mutsuzluk kaynağı maskeli yüzler…
Kaçımız bunların farkındayız? Aramızda sinsi sinsi dolaşan bu melek yüzlü şeytanların…
Nasıl da inanır, kanarız sözlerine. Oysa nelerin peşinde olduklarını bilsek, yalancı sözlerine kanar mıydık? Zehir akıtan dillerinden öper miydik? Ya da yaslar mıydık sırtımızı sırtlarına, dağa yaslanır gibi…
Yaslamazdık elbet yazlamazdık. “İnsanlık nerdesin!” diye de haykırmaz, ağlamazdık…
Ve kucak açmazdık, sarılmazdık sanal dostluklara...
(Dost…
Ne güzel bir kelime…
İnsana huzur veriyor. Derin bir nefes alıp sonra da oh çekesi geliyor insanın…)
İlk önce gerçek yaşamda yalnızlaştırıldık. Daha sonra da çareyle çaresizlik arasında “denize düşen yılana” sarılır misali sarıldığımız sanal âlemde yalnızlaştırıldık…
Sayenizde insanlık sevgisiz, dostsuz kaldı ey maskeli yüzler!
Nasıl mutlu musunuz sığındığınız karanlık köşeniz ve küf tutmuş sevgisiz yüreğinizle…
Ah yüz karamız! Fukaralarımız…
Bu tür insanlar kime yaklaşırsa yaklaşsın yüreğindeki ve dilindeki zehri karşısındakine aktardıkça onu da fukaralığa itiyor. Bir virüs gibi insanlığını çökertiyor ve çoğaltıyor insansızlıklarımızı…
İnsansızlaştıkça da işte böylesine isyana yatıyor acıyan yanlarımız…
Demek ki yetmiyor. Yetmiyor birkaç insanın isyanı, isyan dolu haykırışları…
(Duyan var mı?)
Düşürmek gerek düşürmek!
Yüzlerindeki maskeleri bir bir düşürmek gerek… Onlarsız bir dünyada yürekten bir oh çekmek, insansızlığımızı yenmek gerek artık…
Ah bir düşse yüzlerindeki maskeler. Bir düşürebilsek…
İşte o zaman böylesine cirit atmazlardı meydanlarda ve virüs gibi çökertmezlerdi insanlığı.
Çekerlerdi ellerini yüreklerimizden, çekilirlerdi dünyamızdan.
Kendi karanlıklarında da kaybolup giderlerdi belki de…
Yüreğimizden ellerini çekmeleri, gitmeleri ve kendi karanlıklarına dönüp kaybolmaları için birkaç kişinin gücü, isyanı yetmiyor bunların maskelerini düşürmeye…
Bunlar ki çağın en kötü, en güçlü virüsü...
SEYAHEYA VİRÜSÜ. Bu virüslerin cinsiyet ayırımları yoktur. Yeter ki insan bulsunlar çökertmek için ve vesile olarak çökerttirmek için başka insanları…
Tehlikelidir! Tehlikelidirler kör olasıcalar, maskeli yüzler…
Yok etmek gerek bu tür virüsleri, yok etmek!
Yok etmek için de bize çok güçlü anti virüsler gerek…
Böylesine güçlü bir anti virüsünüz var mı?
alıntı


LinkBack URL
About LinkBacks

Alıntı Yaparak Cevapla