• Reklam
Sayfa: 1 | Toplam: 3 123 SonSon
30 sonuçtan 1 --- 10 arası gösteriliyor
  1. #1
    Misafir
    Kayıt Tarihi
    04-08-2008
    Mesajlar
    8,291
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    0

    Dinlerin kökeni

    Sayın Türkforum üyeleri,bu başlıkta sürekli merak edilen ve tartışılan,ama üzerinde tam bir mutabakat sağlanamayan din mevzusunu tartışmaya açmak istiyorum.Bu konuyu açarken bir arkadaşımızla centilmenlik anlaşması yaptık.

    Konuya müdahil olacak her arkadaştanda ricam,alay etmeden,hakaret etmeden delilleri ve fikirleriyle katılımcı olmanızdır.Bir konu konuşulurken ve devam ederken lütfen başka sorular sormayalım.İlk sorumla konuyu başlatıyorum,herkese iyi forumlar.

    İlk olarak baştan başlayalım.Din meselesi iddiaya göre Ademle başlamıştır.Ama çok tanrılı Sümer efsanelerine baktığımızda Adem'i andıran bir canlının Sümer tanrıları tarafından yaratıldığını,hatta onun kaburgasından bir eş daha yaratıldığını görürüz.

    Nedir Adem meselesi?İlahi dinlerin konuya bakış açısı nedir?Adem kaç yaşındadır?İlk insanmıdır,yoksa var olan insanata halife olarakmı gelmiştir?Yaratılışında ilahi dinler tek ses,tek görüş verebiliyorlarmı?

    Konuya buradan başlar ve sırası ile gidersek,sorularımızada daha rahat cevaplar bulur,tüm sorularımızı tek başlık altında toplar,takibindede rahat eder,diğer konularada mümkün mertebe müdahil olmayız.

  2. #2
    Misafir
    Kayıt Tarihi
    02-09-2008
    Mesajlar
    319
    Karizma Gücü
    0
    Konu sahibi buralardaysa önemli bir konu. gündeme taşımak gerek.

    Benim görüşüme göre insanlığın başlangıcından bugüne yeryüzünde tek bir din vardır. Bu dinin sınırları Allah tarafından konulmuş ve toplumlar yozlaştıkça (temel dinin sapması ve yozlaşması ile) Elçiler aracılığı ile insanlığa hatırlatılmıştır.

    Bu elçiler tarih boyunca çeşitli toplumlarda görev almış ve kendi toplumlarının içinden görevlendirilmişlerdir.

    Sümerlerin de elçisi vardır. Sümer toplumuna hatırlatılan Yaradılış ve Allah'ın sınırları tüm dinlerin kaynağı olarak sümerleri göstermez bilakis o topluma da yaradılışın nasıl olduğunun bilgi olarak aktarıldığını gösterir. Ancak bize ulaşan sümer bilgileri de yozlaşmış ve sapmış olabilir.

    Özetle tekrar belirtmek gerekirse:

    insanlığın başlangıcından bugüne yeryüzünde tek bir din vardır. Bu dinin sınırları Allah tarafından konulmuş ve toplumlar yozlaştıkça (temel dinin sapması ve yozlaşması ile) Elçiler aracılığı ile insanlığa hatırlatılmıştır.
    Bu mesaj en son " 09.09.08 " tarihinde saat 17:54 itibariyle ЌΊŘMΊΞΊ tarafından düzenlenmiştir...

  3. #3
    egdt1970 adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    05-04-2007
    Mesajlar
    1,176
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    6
    Benim görüşüme göre insanlığın başlangıcından bugüne yeryüzünde tek bir din vardır. Bu dinin sınırları Allah tarafından konulmuş ve toplumlar yozlaştıkça (temel dinin sapması ve yozlaşması ile) Elçiler aracılığı ile insanlığa hatırlatılmıştır.

    Bu elçiler tarih boyunca çeşitli toplumlarda görev almış ve kendi toplumlarının içinden görevlendirilmişlerdir.

    Sümerlerin de elçisi vardır. Sümer toplumuna hatırlatılan Yaradılış ve Allah'ın sınırları tüm dinlerin kaynağı olarak sümerleri göstermez bilakis o topluma da yaradılışın nasıl olduğunun bilgi olarak aktarıldığını gösterir. Ancak bize ulaşan sümer bilgileri de yozlaşmış ve sapmış olabilir.

    Özetle tekrar belirtmek gerekirse:

    insanlığın başlangıcından bugüne yeryüzünde tek bir din vardır. Bu dinin sınırları Allah tarafından konulmuş ve toplumlar yozlaştıkça (temel dinin sapması ve yozlaşması ile) Elçiler aracılığı ile insanlığa hatırlatılmıştır.
    Bu yazının genel anlamına son kısmına bir ilave/düzeltme
    yaparak aynen katılıyorum.

    O da şu;
    (temel dinin sapması ve yozlaşması ile)
    Buraya katılamıyorum kardeşim..Zira Allah,gönderdiği tek din olan İslamı korumaktadır ve kıyamete kadar da koruyacağını vaad etmektedir.
    Peygamber efendilerimizle din gönderilmemiştir.
    Onlar da İslamiyet üzere gelmiş olup kendilerine lütfedilen ise "şeriatlar ve tarikler"dir.Varisleri olan Evliya ise şeriata tabi olup tariklerine sahip olurlar.
    Din sapması ve yozlaşması değildir yeni şeriatların gönderilmesine sebep..
    Allah Kuranda şeriatı Muhammedinin gönderilmesini değişik ayetlerde değişik şekilde açıklamaktadır.
    Bu izahatın içinde"yozlaşma"gerekçesi olduğunu hatılamıyorum.
    Daha MÜTEKAMİL(gelişmiş,zaman uygun)olarak lütfedilen denilir sonra gelene.Amma bu eskisinin iptali veya "onun yerine yenisi gelmiş" anlamına gelmeyecektir. Kuran bunu açıkça izah etmektedir.
    Ayrıca Allah gerekçeya bağlı ve mecburiyettten iş yapmaz.Sadece tertibini bizler daha iyi anlayalım diye sebepler yaratır,sonuçlara bağlar zahiren..
    Ancak,İSLAMI Muhammed a.s.nin getirdiği din diye uyduranlar(sizleri tenzih ederim) ve bu küfürlerinden vaz geçemeyenler ne yazık ki,diğer şeriat sahiplerini din dışı göstermek hevesi ile bilerek ve görerek KÜFÜR ÜZERE DEVAM EDİYORLAR.
    Allah bu yanılgılardan "veraset-i nebi" ilmiyle aydınlanarak kurtulmayı lütfetsin cümle kullarına,cümlemize.
    "Aklı ile öğünen kişi, hücresinin genişliği ile gururlanan mahkuma benzer."





  4. #4
    Misafir
    Kayıt Tarihi
    31-08-2008
    Mesajlar
    370
    Karizma Gücü
    0
    Alıntı egdt1970 tarafından gönderildi. Mesajı Görüntüle
    Bu yazının genel anlamına son kısmına bir ilave/düzeltme
    yaparak aynen katılıyorum.

    O da şu; Buraya katılamıyorum kardeşim..Zira Allah,gönderdiği tek din olan İslamı korumaktadır ve kıyamete kadar da koruyacağını vaad etmektedir.
    Peygamber efendilerimizle din gönderilmemiştir.
    Onlar da İslamiyet üzere gelmiş olup kendilerine lütfedilen ise "şeriatlar ve tarikler"dir.Varisleri olan Evliya ise şeriata tabi olup tariklerine sahip olurlar.
    Din sapması ve yozlaşması değildir yeni şeriatların gönderilmesine sebep..
    Allah Kuranda şeriatı Muhammedinin gönderilmesini değişik ayetlerde değişik şekilde açıklamaktadır.
    Bu izahatın içinde"yozlaşma"gerekçesi olduğunu hatılamıyorum.
    Daha MÜTEKAMİL(gelişmiş,zaman uygun)olarak lütfedilen denilir sonra gelene.Amma bu eskisinin iptali veya "onun yerine yenisi gelmiş" anlamına gelmeyecektir. Kuran bunu açıkça izah etmektedir.
    Ayrıca Allah gerekçeya bağlı ve mecburiyettten iş yapmaz.Sadece tertibini bizler daha iyi anlayalım diye sebepler yaratır,sonuçlara bağlar zahiren..
    Ancak,İSLAMI Muhammed a.s.nin getirdiği din diye uyduranlar(sizleri tenzih ederim) ve bu küfürlerinden vaz geçemeyenler ne yazık ki,diğer şeriat sahiplerini din dışı göstermek hevesi ile bilerek ve görerek KÜFÜR ÜZERE DEVAM EDİYORLAR.
    Allah bu yanılgılardan "veraset-i nebi" ilmiyle aydınlanarak kurtulmayı lütfetsin cümle kullarına,cümlemize.
    kendilerine faydası olmayan şeyhleri karıştırmasanız olmaz berrak ve duru bir konuya.

    "veraset-i nebi" Kuran'dır!

  5. #5
    Misafir
    Kayıt Tarihi
    04-08-2008
    Mesajlar
    8,291
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    0
    Alıntı Kaan Murathan tarafından gönderildi. Mesajı Görüntüle
    kendilerine faydası olmayan şeyhleri karıştırmasanız olmaz berrak ve duru bir konuya.

    "veraset-i nebi" Kuran'dır!
    Koskoca Türkforum,Atatürkcü Türkforum,kerameti Printerden menkul Hasan Kuşcuoğlunun reklam panosuna dönmüş.Her yerde,her konunun içinde bu adamın reklamı var.Fütursuzca,umarsızca,utanmazca.

    Bu konuda bu adamın ne işi var diye sormuş Kaan.Nasıl olmaz Kaancığım,O heryerde,her konunun içinde.Printer mucizesinin sahibine bu söylenirmi hiç?

    -Efendiler,Türkiye Şeyhlerin,dervişlerin ve kerameti kendinden menkul olanların ülkesi oluyor.Siz Atatürkcülerde öyle bakıyorsunuz.Önce aynaya bakmanız dileğiyle...

  6. #6
    Unutursun Gönlüm
    Kayıt Tarihi
    23-07-2007
    Mesajlar
    17,073
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    8
    guzel bır konuya benzıyor Nietzsche den bırseyler alıntılayım buraya konu gıdışatı ıtıbarıyle kopyala yapıstırı da sevmıyorum ama sımdılık olsun...yazının uzun olmasına bakmayın son derece akıcı ve basıt cumlelerle durum anlatılmıştır burada.

    Nietzsche'ye göre Tanrısal veya ilahi olarak kabul edilen tüm kavramlar , aslında insanın kendi dışında ve insandan bağımsız şeyler değildirler.Tersine ve bizzat insan ürünüdürler.

    İnsan, Tanrı ürünü değildir. Tanrı , insanın en büyük yanılsaması ve ürünüdür.Nietzsche'ye göre Tanrı , insanın en büyük yaratısıdır.Bununla birlikte "cennet" , "cehennem" , "şeytan" , "melek" gibi kavramlar , aslında tamamen bir uydurmadan ibarettir.

    "Böyle Buyurdu Zerdüşt" adlı eserinde Nietzsche , Zerdüşt'ün ağzından şöyle konuşur ;

    "Bir zamanlar Tanrı'ya isyan en büyük günahtı.Fakat Tanrı öldü.Onunla birlikte bu günahlar da öldü.Şimdi ise en korkunç şey , yaşama karşı günah işlemek ve bilinemeyecek olanı (Tanrı'yı) , yaşamın amacından üstün tutmaktır.."

    Şerefimle söylerim ki dostum ,söylediklerinin hiçbirisi , aslında yoktur.Şeytan yoktur ve cehennem yokturçRuhun , bedeninden daha önce ölecektir.Artık hiçbirşeyden korkma!"

    Dinin kökenini , insanın kendindeki yüce gücü/yetiyi tanıyamamasına , kendini aşağılık bir varlık olarak görmesine bağlayan Nietzsche , insanın aslında çok özel ve şaşırtıcı özelliklerle donanmış olduğuna kanaat getirir.

    İnsanın bu tür bir gücü kendine izafe edememesi sonucunda insan Tanrı'yı yarattı ve Tanrı'nın ağzından konuştu...ve tekrardan Tanrı'nın ağzından konuşan insan , yine kendi buyruğuna Tanrı sözüymüş gibi uydu.

    Nietzsche'nin , bu konuda şöyle bir açıklaması vardır ;

    "İnsan bütün güçlü ve şaşırtıcı momentlerini , kendine izafe etmeye cesaret edemedi.O,onları "edilgen" , "acı çekilmiş" , kendisine yönelik tahakkümler olarak tasarladı..."

    Nietzsche'ye göre , böylelikle oluşan Tanrı inancının yanında "din" kavramı da ortaya çıktı.Din , kısa ve öz olarak Tanrı'nın sözleri gibi algılanıyordu.Halbuki Nietzsche'ye göre din , insanın şaşırtıcı yanını kendine atfedemeyip , onu , yarattığı sonsuz güç sahibi Tanrı'ya maletmesinden kaynaklanıyordu.

    Nietzsche , Güç İstenci adlı başyapıtında bu konuya değişik bir açıdan yaklaşır. İnsandaki ilahi olarak tanımlanan şaşırtıcı gücü , psikolojik olarak inceler ve şöyle der ;

    Akıllı , güçlü ve hayat dolu ırklar arasında çoğu kez sara hastasında , bir yabancı kuvvetin rolü olduğuna kanidir.Ama ona her akraba olan özgürsüzlük , örneğin vecid dünyanın, şairin , büyük mücrimin özgürsüzlüğü , sevginin ve intikamın şiddetli heyecanları , insan dışı kudretlerin icadına yararlı olur.Bir ruh durumu , sadece bir şahısta somutlaştırılır.Ve eğer bu ruh durumu bizde ortaya çıkarsa , o şahsın etkisi diye idda edilir.Başka bir ifadeyle : Psikolojik Tanrı teşkilinde ruh durumu , bir sonuç olmak için sebep olarak kişileştirilir."

    Bu açıklamaya göre , insan kendi gücünü çeşitli "özgürsüzlük"ler sebebiyle , kendi dışında ve imgeleminde yarattığı bir varlığa atfeder.Ve sadece bir şahısta somutlaştırılır. Aslında her insanın içinde çeşitli ruhi durumlarla yeşerebilecek olan bu tür duygu taşkınlıkları , çoğu zaman somutlaştırılan kişiden kaynaklandığı düşünülür. Etkiye sebep olarak , somutlaştırılan kişi gösterilir.

    Dinin tam da çıkış noktası , bu tür düşünlerin eyleme dökülmesi olayıdır.Bunu daha net bit biçimde Nietzsche , şöyle açıklar ;

    "Psikolojik mantık şudur : Kudretin duygusu , eğer o , bir insanın birden bire ve ona tahaküm ederek kaplarsa , bu bütün şiddetli heyecanlarda karşılaşılan bir haldir.Onda , kendi şahsından kuşku etmeye yol açar.O kişi , bu şaşırtıcı duygunun sebebi olarak kendini düşünmeye cesaret edemez.Böylece bu hal için daha güçlü bir şahsı , bir uluhiyeti ikame eder."

    Dinin kökeni hususunda bu çıkarsamayı yapan Nietzsche , din kavramına verdiği değeri netleştirir.Dinin ,kişiliğin değişmesi olarak tanımlayan Nietzsche , aslında tüm bu duygu durumlarının , coşkunluğunun , güç istencinin bir ifadesi sonucuna varır.Fakat insan , kendinde yeterli güç potansiyelini hissedemediğinden , kendine güvenemediğinden dolayı , bu durumu dışsallaştırır ve bir Tanrı icat eder.

    Nietzsche , özet olarak sözlerine şöyle son verir ;

    "Dinin kökeni yabancı olarak insanı sürprize uğratan gücün aşırı duygularından kaynaklanır.Bir azasını ağır ve acayip olarak hisseden bir hasta gibi , onun üzerinde bir başka insanın durduğu sonucuna varan naif dindar insan , kendini birden çok şahsa ayırır.Din , kişiliğin değişmesi halidir.Bir tür kişinin , kendi kendisinin karşısında , korku ve dehşet duygusuna kapılmasıdır.Ama keza olağanüstü bir mutluluk ve yükseklik hissidir.Hstalar arasında Tanrı'ya , Tanrı'nın yakınlığına inanması için sağlık hissi yeterlidir."
    ............
    imza

  7. #7
    Misafir
    Kayıt Tarihi
    31-08-2008
    Mesajlar
    370
    Karizma Gücü
    0
    Alıntı DÜZEN tarafından gönderildi. Mesajı Görüntüle
    Koskoca Türkforum,Atatürkcü Türkforum,kerameti Printerden menkul Hasan Kuşcuoğlunun reklam panosuna dönmüş.Her yerde,her konunun içinde bu adamın reklamı var.Fütursuzca,umarsızca,utanmazca.

    Bu konuda bu adamın ne işi var diye sormuş Kaan.Nasıl olmaz Kaancığım,O heryerde,her konunun içinde.Printer mucizesinin sahibine bu söylenirmi hiç?

    -Efendiler,Türkiye Şeyhlerin,dervişlerin ve kerameti kendinden menkul olanların ülkesi oluyor.Siz Atatürkcülerde öyle bakıyorsunuz.Önce aynaya bakmanız dileğiyle...

    gerçek dindarlığın göstergesi; Hıristiyanlarda da aynen gözlemlenen mucize hikayeleri, evliyalık ve saintlik menkıbeleri değil, Allah’ın gerçek dinini kavrayıp, uygulamaktır.

    Bu yüzden evliya yolu diye yutturulan mezhepler ve bu yüzlerce hikayenin ambalajladığı “gerçek dindar” portresi hiç kimseyi kandırmasın. Bu mantık doğru olsaydı Hz. İsa’nın ilahlık iddiaları da doğru çıkardı!

    Ne garip tablodur ki Kuran’ı satanlar Kuran’a sahip çıkıyor, büyücülerin, muska yazanların, hoca efendi diye etekleri öpülüyor, dini maddi ve manevi menfaatlerinde tatmin aracı görenler, bir de utanmadan kendileri gibi olmayıp kendilerince kötü örnek olanları kafirlikle suçlayıp, aforoz ediyorlar.

    Bu tiplerden siyasete bulaşmış, siyasi parti lideri olmuş, milletvekili olmuş, İslâm’a hizmet diye ortaya çıkmış, saf insanların paralarıyla semirmiş olanlar da vardır.

    Cahil, geleneklerle dini karıştıran kişiler, bunların makamlarına, milletvekili, müftü sıfatlarına veya kimisinin uzun sarığına ve sakalına kanarak dinin kendisi olan Kuran’a koşacağına, bunlara koşmaktadırlar. Kuran insanın güdülen sürüler değil, aklını işleten insanlar olmasını ister ve Peygamber’e bile “bizi güt” demelerini yasaklar (Bakara Suresi 104).

    Oysa Kuran’dan uzaklaştırılan halk menfaatler doğrultusunda güdülmek istenmiş ve Peygamber’den başka hiç kimseye onay vermeyen dinimizde, uydurma kutsallar, uydurma mezheplerle bu işe soyunmuşlardır.

    Halk bu yalan çarkını farketmesin diye Kuran’ın tercümesine de karşı çıkılmıştır, yanına yüzlerce cilt uydurma kaynaklar da konulmuştur.

    Halkın geneli bu kesimi, yaptığı şamata ve göz boyama yüzünden, din ile özdeşleştirmiş ve bunları “gerçek dindar” sanmıştır.

    Geniş bir kesim ise “Gerçek din bu ise din yaşanamaz” düşüncesi ile kendilerini eksik, yetersiz görüp, tamamen dinden uzaklaşmışlardır.

    Bu kesim mezheplerin uydurmaları nedeniyle dinden uzaklaşınca, suçluluk psikolojisi ile Kuran’ın dininin gereklerini de yerine getiremez olmuşlardır.

    Bu yüzden bu kesimin gerçek dini öğrenmesi, dinin yaşanabilir olduğunu anlamaları; kendilerine güvenlerini kazanıp, dini yaşamaya niyetlenmeleri açısından hayati öneme sahiptir.

    Gerçek dindarlar dine sahip çıkmalıdır ki uydurma dinlerini “din”, uydurukçu kutsallarını “gerçek dindar” sananların uydurmalarından artık kurtulalım. Her konuda olduğu gibi gerçek dindarın kim olduğunu anlamada da hüküm yalnız Kuran’a göre verilirse sorun çözülecektir.

  8. #8
    Unutursun Gönlüm
    Kayıt Tarihi
    23-07-2007
    Mesajlar
    17,073
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    8
    ben yıne bırsey alıntılayacım buraya kusura bakmazsanız

    DİNLERİN SOSYOBİYOLOJİK KÖKENİ

    Harvard Üniversitesinin ünlü biyoloğu Edward O. Wilson dinlerin ortaya çıkış nedenini ilginç bir kuramla açıklıyor; Din hemen her kültüre imzasını atmış olan sosyal bir etkinliktir. Antropologlar hemen her ilkel kabilenin kendi kökenleri hakkında bazı mitlere sahip olduklarını bilirler. Ayrıca bu kabileler kendileri ile diğerleri arasındaki farklara çok büyük önem verirler. Bu inançların çoğu rasyonel olmadıkları gibi, hemen hepsi fantazilerle bezenmiş doğa üstü yaklaşımlardır. Çoğu kere bu kabilelerin geçmişte yaşamış ve kabileyi bir araya getirmiş olan bir lideri vardır. Bu lider olağanüstü yetenekler ve ilahi bilgilerle donanmıştır. Bu liderin öğretileri sorgulanamaz. Reddedilemez. Olduğu gibi kabul edilmelidir.

    Harvard Üniversitesinin ünlü biyoloğu Edward O. Wilson dinlerin ortaya çıkış nedenini ilginç bir kuramla açıklıyor;

    Din hemen her kültüre imzasını atmış olan sosyal bir etkinliktir. Antropologlar hemen her ilkel kabilenin kendi kökenleri hakkında bazı mitlere sahip olduklarını bilirler. Ayrıca bu kabileler kendileri ile diğerleri arasındaki farklara çok büyük önem verirler. Bu inançların çoğu rasyonel olmadıkları gibi, hemen hepsi fantazilerle bezenmiş doğa üstü yaklaşımlardır. Çoğu kere bu kabilelerin geçmişte yaşamış ve kabileyi bir araya getirmiş olan bir lideri vardır. Bu lider olağanüstü yetenekler ve ilahi bilgilerle donanmıştır. Bu liderin öğretileri sorgulanamaz. Reddedilemez. Olduğu gibi kabul edilmelidir.

    Wilson'a göre bu ilkel kabilelerin bu şekilde davranmasının evrimsel bazı avantajları vardır. İlk insanlar ve ilk insan toplumları bu davranışı sergileyerek varlıklarını koruyabilmişler ve nesillerini sürdürebilmişlerdir. Bu şekilde davranmak ve inanmak bu insanlara evrimsel bir avantaj sağlamıştır. Bu avantaja sahip olmayanlar seçilmemişler ve yok olmuşlardır. Aslında bazı hayvanlar da liderleri izlerler. Sürüdeki düzenden lider sorumludur. Dominan bir erkek hayvan sürüye hakimdir. Diğerleri sorgusuz sualsiz onun emirlerini yerine getirirler. Buna örnek olarak balinaları ve yunusları gösterebiliriz. Herhangi bir nedenden dolayı yönünü yitiren lideri izleyen sürü karaya vurarak topluca ölmektedir.

    Bir milyon yıl kadar önce insanların öncüleri olan hominidlerde, beyin hızla büyümeye başlamıştır. Giderek bilinçlenen ve akıllanan bu yaratıklar önce küçük topluluklar şeklinde bir araya gelmişler, zamanla bir liderin etrafında toplanarak, daha geniş toplumlar oluşturmuşlardır. Bu arada lider kavramı gelişmiş ve liderin emirleri yasalaşmaya başlamıştır.

    Yalnız burada ilginç bir çelişki vardır. İnsanlar giderek daha akıllı olmaktadırlar. Bu entellektüalite toplumun mevcut düzenine ve liderine meydan okumayı gerektirmektedir. Bazı entel bireyler lidere karşı geleceklerdir... Bu kaçınılmazdır.. Hayvan sürülerinde, örneğin kurtlar ve aslanlarda lidere meydan okunur ve onun yeri alınır.. İnsan toplumunda buna teşebbüs toplumda bir kaos ve düzensizlik yaratacak ve toplum dağılma tehlikesi ile karşı karşıya kalacaktır. Ya da akıllı bireyler toplumdan uzaklaşacak ve toplum çözülerek dağılacaktır.

    Evrim bu soruna ilginç bir çözüm bulmuştur... Wilson'a göre bu maymunumsu ilk insanlara olan doğal baskılar, onların liderlerine çok daha sıkı bir şekilde bağlanmalarını sağlayacak bazı inançların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Daha doğrusu kendi liderlerinin rasyonel olan veya olmayan her türlü kararını ve emirlerini izleyen insansı toplumlar varlıklarını sürdürmüşler ve bu davranış ilerde insanlar için bir norm olmuştur.. Kabile üyeleri liderlerini ve onun her türlü emirlerini ciddi şekilde sorgulamadan kabul etmeye ve izlemeye başlamışlardır. İnsan öncülerinin kazandığı bu nitelikler, ortaya çıkan yeni bazı genlerin ürünü olmalıdırlar.

    İlk hominidlerin sahip olduğu bu nitelikler, onların hem çeşitli aletler dizayn ederek ilerlemelerini, hem de rasyonal olmayan ama, kabilenin geleceği için çok daha önemli olan bazı dinsel geleneklerin, mit ve efsanelerin sorgulanmadan oldukları gibi kabul edilmelerini sağlamıştır.. Kabilenin bütünlüğünü korumak için bazı mit ve fantastik efsanelere gereksinim vardır. İnsanlar arasındaki ilişkiler bu efsaneler aracılığı ile aksamadan sürdürülebilir.

    Ne kadar sapık ve saçma olurlarsa olsunlar, bazı mitler ve efsaneler, dinler ve inançlar insanları bir arada tutmaktadırlar. İslam'a inananların bir ümmet oluşturmasının nedeni budur.

    Bütün saçmalıklarına, insan akıl ve mantığına aykırı olmalarına rağmen İslam ve diğer dinler, hala varlıklarını sürdürmektedirler. Bu ilginç durum açıkca insan olarak yalnız ne kadar zayıf ve nahif olduğumuzu değil, aynı zamanda muhtemelen zayıflığımızın genlerimize işlenmiş olduğunu da telkin etmektedir. Dinlere ve Tanrı'ya inanmak ihtiyacı doğanın insan türüne olan baskısının sonucu olabilir. Bundan bir milyon yıl kadar önce ortaya çıkan bu durumun kısa zamanda düzelmesi belki de mümkün değildir.

    Wilson'un bu görüşü ayrıca ateizmle ilgili bazı gerçekleri de açıklayabilmektedir. İnsanların küçük bir azınlığı dinlere inanmamaktadır. Bunun nedeni doğada mevcut çeşitliliktir. Her canlıda bu çeşitlilik vardır. Ateizm de bu genetik çeşitliliği simgeliyor olabilir.

    Doğa hala insan yaşamına bu şekilde bir baskı uygulamakta mıdır? Eskiden toplumun genel eğilimlerine karşı gelen bireylerin yaşama şansı yoktu. Din toplumu bir arada tutan en önemli ortak payda idi. Her ne kadar bu durum İslam ülkelerinde hala sürmekte ise de, endüstrileşmiş ve teknolojide ilerlemiş toplumlarda din bazında bireylere olan baskılar giderek önemlerini yitirmeye başlamışlardır. Çağdaş toplumlar artık varlıklarını sürdürmek için bazı akıl dışı ve mantıksız mit ve efsanelere gereksinim duymamaktadırlar. Öyle ise artık ateizmin yerleşip, gelişmemesi için bir baskı da yok demektir. Hatta diyebiliriz ki teizmin yok olması için bir baskı ortaya çıkmaya başlamış olabilir. İnsan aklı ve entellektüalitesi teizme karşı gelme yolunda bazı ilerlemeler kaydetmiştir. Zamanla ateist sayısı daha da artacağa benzemektedir. Öteden beri var olan ama, günümüze dek başarılı olamayan ateizm, toplumların yeniden ve çağdaş bir şekilde örgütlenmesinden sonra hız kazanmaya başlamıştır.

    Wilson'un kuramları Richard Lewonthin ve Jay Gould tarafından reddedilmiş ve görüşleri eleştirilmiştir. Bu otörler Wilson'un sosyobiyoloji konusundaki görüşlerine itiraz etmişlerdir. Yine de Wilson'un kuramlarını tutan çok sayıda aydın ve bilim adamı vardır. Lewonthin'in de bazı kuramlarını reddetmeye olanak yoktur.. Özellikle triple helix kitabı müthiş bir entellektüalitenin ürünüdür. Jay Gould da parlak bir bilim adamı idi ama, din konusundaki görüşleri herkes tarafından paylaşılmamaktadır.

    Lewonthin genlerin çevre ile etkileşmelerinin önemine inanan bir bilim adamıdır.

    Wilson ise canlıdan çok genin önemine değinir. Canlı doğar. Canlı ölür. Gen kalır..

    Wilson'un din konusundaki görüşleri çok ilginçtir. Dini, diğer sosyal etkinlikler gibi, insanın doğal ve kaçınılmaz bir niteliği olarak kabul eder..

    Wilson entemolog dur. Karınca gibi, sosyal böceklere özelleşmiştir. Temel olarak zoolog olduğundan ve insanlar da bir hayvan türü olduklarından, insanlar hakkında da ahkam kesebilir.. Sosyobiyoloji Wilson'un oluşturduğu bir bilim dalıdır. Tartışmalıdır.. Bu dünyada hiç bir bilim adamı Wilson kadar bu konuda otorite sahibi değildir. Karıncaları ve sosyal insektleri çok iyi bilen birisidir. İnsan bir hayvan olduğu için hayvanların uyduğu yasalara uymakla yükümlüdür. İnsan böcek değildir diye kestirip atamayız. Çünkü insan diğer hayvanlarda ve sosyal böceklerde mevcut davranışların bir kısmını taklit eden bir canlı türüdür.

    Böceklerin sosyal strüktürü genlerle bir nesilden diğerine geçer ve bu geçiş evrime uğrar. İçine doğduğu gruptan kopan karınca veya diğer sosyal böcek yaşayamaz. Varlığını tek başına sürdüremez. Bunun nedeni doğal baskıdır. Sosyal böcekler bir liderin önderliğinde, çeşitli sınıflardan oluşmuş bir toplum oluştururlar. Bireylerin bu toplum içindeki yerini genleri ile ilgili nitelikler saptar..

    İnsan da sosyal bir hayvandır. Hemen her insansal etkinlik genlerin kendilerini belirtmeleri şeklinde tecelli eder. Genlerin allel denen çeşitleri vardır. Aynı gen farklı şekillerde kendini belirtir. Örneğin göz rengi geni bir insanda yeşil ise, diğerinde kahve veya mavidir. Aynı gen farklı bir ürüne sahiptir. Davranışlar da genlerin ürünü olarak ortaya çıkarlar. Tabii her türlü insansal davranış son derece karmaşıktır ve çok sayıda değişgeni vardır ama, davranışlar hep aynı beyin yöresinin eseridirler. Bu da genetik olarak saptanır. İnsanlarda sosyal yaşamla ilgili beyin yöreleri vardır.

    Wilson'un bu ilginç kuramını reddedenler akılları ile değil, daha çok hisleri ile hareket etmektedirler. Şu gerçeği göz ardı edemeyiz:

    İnsanların büyük çoğunluğu ne kadar saçma ve olağan üstü olurlarsa olsun, dinlerle ilgili mit ve efsanelere inanırlar. En azından onları yeterince sorgulamazlar..

    Wilson işte bu ilginç gözleme bir açıklama getirmek istemektedir. Haklı veya haksız. Doğru veya yanlış.. Ortaya bir kuram atmıştır... Ortada yapılan bir gözlem vardır.. Onu hislerle değil, akılla çözmek zorunluğu vardır. İnsanı böcek düzeyine indiren bir görüşü kimse kabul etmek istemeyebilir. Ama insan toplumu ile karınca toplumu arasındaki farklar nitel olmaktan çok niceldir.. Önce bunu kabul etmemiz gerekmektedir. Aynı biyolojik ilkeler ve diğer yasalar hem böceklerin yaşamını etkiliyor olabilir, hem de insanların.. Böcekler de birbirlerine arzu duymakta, çiftleşmekte ve yavrularını yetiştirmektedirler. Sosyal olanlarından insanların ders bile alması gerekmektedir. Büyük bir şefkat ve itina ile yumurtalara ve larvalarına bakarlar. Onları besleyip temizlerler ve büyütürler. Her birinin toplum içinde belli bir yeri ve görevi var. İnsan yaşamı birçok hususlarda sosyal böcek yaşamından farksızdır.

    Wilson diyor ki çok çok önceleri, daha insan insan değilken ve evrimleşme sürecinin başlarında iken, onu sosyal bir hayvan olmaya zorlayan bazı genler kazanmıştır.. Bu ilkel insan-hayvan ancak bu genler sayesinde bir toplum oluşturabilmiştir.. Çünkü hayvanların davranışları onların genlerinin eseridir. Rastgele değildir. İnsanlar bir araya gelmenin daha yararlı olacağını bildikleri için bir araya gelmemişlerdir. Bir araya gelmemeleri ellerinde değildir. Bu genlerinde yazılıdır. Buna mecburdurlar.

    Ama her kuyruksuz maymun-ki insan da onlardan biridir, sosyal değildir. Orangutanlar soliter yaşayan hayvanlardır. Gorillerin haremi vardır. Şempanzeler daha çok dişi etrafında bir aile oluştururlar. Demek ki doğa insanın da dahil olduğu bu hayvan grubuna farklı şekillerde baskılar yapabillmektedir. Davranışların beyinde anatomik bir alt yapısı vardır. Dolayısıyla davranışlar kolay kolay değişemezler.

    İnsan beyninde maneviyat ile ilgili merkezler vardır. O merkezler din için spesifik değildir. Dinler oralara yerleşen sosyal parazitlerdir. Wilson'a göre o merkezlere her türlü saçmalık yüklenebilir ve kisi onları sorgulamaz... İnsanlarda bu beyin merkezi olmasaydı, ilk hominidler orangutan gibi bir yaşam sürdürmeye zorlanacaklardı.. Bu da insanın ilerde teknoloji geliştirmesini önleyecekti. Çünkü uygarlık toplumun ürünüdür. Bireylerin değil. İnsan sosyal olmasaydı, uygarlık ve teknoloji geliştiremezdi. Bu bağlamda dinler insanların sosyal olma uğruna ödemek zorunda kaldıkları bir fiyat olarak kabul edilebilir.

    İlkel kabilelerde ruhban sınıfın lider sınıfından ayrı olması bir şey ifade etmez. Önemli olan kabile ile ilgili mit ve efsanalerin çok önce başlatılmış olmasıdır. Bu sınıflar o mitlerin devamından sorumludurlar. İnsanlarda inanma ihtiyacı vardır. Bu da sosyal olmanın bir gereksinimidir. Sosyal olmak ise genlere yazılmış bir takdirattır.. Değiştirilemez..

    konu gıdışatı ıcın fıkır verebılır bu yazı.
    ............
    imza

  9. #9
    Misafir
    Kayıt Tarihi
    31-08-2008
    Mesajlar
    370
    Karizma Gücü
    0
    Edward O. Wilson detaylı bir araştırma yapmış ancak yazının tümü anlam bütünlüğü içerisinde okunduğunda İnsanoğlunun kurguladığı dinlerde sadece cenneti yaratması ve hesap gününden kaçması gerekir. Suya sabuna dokunmayan mitler tercih nedeni olması gerekir. (Böyle dinler mevcuttur) Hele hele onları teraziye alıp yargılayacak ve belki ateşte yakacak bir tanrıdan evrim gereği köşe bucak kaçmaları gerekir. Oysa tam tersi dindar insanlar hesap gününe ve cehenneme'de inanır diğerleri ise inanmaz. Büyük tezat var.
    Bu mesaj en son " 10.09.08 " tarihinde saat 03:30 itibariyle Kaan Murathan tarafından düzenlenmiştir...

  10. #10
    Misafir
    Kayıt Tarihi
    31-08-2008
    Mesajlar
    370
    Karizma Gücü
    0
    Alıntı Nick_mick_yok tarafından gönderildi. Mesajı Görüntüle
    guzel bır konuya benzıyor Nietzsche den bırseyler alıntılayım buraya konu gıdışatı ıtıbarıyle kopyala yapıstırı da sevmıyorum ama sımdılık olsun...yazının uzun olmasına bakmayın son derece akıcı ve basıt cumlelerle durum anlatılmıştır burada.

    Nietzsche'ye göre Tanrısal veya ilahi olarak kabul edilen tüm kavramlar , aslında insanın kendi dışında ve insandan bağımsız şeyler değildirler.Tersine ve bizzat insan ürünüdürler.

    İnsan, Tanrı ürünü değildir. Tanrı , insanın en büyük yanılsaması ve ürünüdür.Nietzsche'ye göre Tanrı , insanın en büyük yaratısıdır.Bununla birlikte "cennet" , "cehennem" , "şeytan" , "melek" gibi kavramlar , aslında tamamen bir uydurmadan ibarettir.

    "Böyle Buyurdu Zerdüşt" adlı eserinde Nietzsche , Zerdüşt'ün ağzından şöyle konuşur ;

    "Bir zamanlar Tanrı'ya isyan en büyük günahtı.Fakat Tanrı öldü.Onunla birlikte bu günahlar da öldü.Şimdi ise en korkunç şey , yaşama karşı günah işlemek ve bilinemeyecek olanı (Tanrı'yı) , yaşamın amacından üstün tutmaktır.."

    Şerefimle söylerim ki dostum ,söylediklerinin hiçbirisi , aslında yoktur.Şeytan yoktur ve cehennem yokturçRuhun , bedeninden daha önce ölecektir.Artık hiçbirşeyden korkma!"

    Dinin kökenini , insanın kendindeki yüce gücü/yetiyi tanıyamamasına , kendini aşağılık bir varlık olarak görmesine bağlayan Nietzsche , insanın aslında çok özel ve şaşırtıcı özelliklerle donanmış olduğuna kanaat getirir.

    İnsanın bu tür bir gücü kendine izafe edememesi sonucunda insan Tanrı'yı yarattı ve Tanrı'nın ağzından konuştu...ve tekrardan Tanrı'nın ağzından konuşan insan , yine kendi buyruğuna Tanrı sözüymüş gibi uydu.

    Nietzsche'nin , bu konuda şöyle bir açıklaması vardır ;

    "İnsan bütün güçlü ve şaşırtıcı momentlerini , kendine izafe etmeye cesaret edemedi.O,onları "edilgen" , "acı çekilmiş" , kendisine yönelik tahakkümler olarak tasarladı..."

    Nietzsche'ye göre , böylelikle oluşan Tanrı inancının yanında "din" kavramı da ortaya çıktı.Din , kısa ve öz olarak Tanrı'nın sözleri gibi algılanıyordu.Halbuki Nietzsche'ye göre din , insanın şaşırtıcı yanını kendine atfedemeyip , onu , yarattığı sonsuz güç sahibi Tanrı'ya maletmesinden kaynaklanıyordu.

    Nietzsche , Güç İstenci adlı başyapıtında bu konuya değişik bir açıdan yaklaşır. İnsandaki ilahi olarak tanımlanan şaşırtıcı gücü , psikolojik olarak inceler ve şöyle der ;

    Akıllı , güçlü ve hayat dolu ırklar arasında çoğu kez sara hastasında , bir yabancı kuvvetin rolü olduğuna kanidir.Ama ona her akraba olan özgürsüzlük , örneğin vecid dünyanın, şairin , büyük mücrimin özgürsüzlüğü , sevginin ve intikamın şiddetli heyecanları , insan dışı kudretlerin icadına yararlı olur.Bir ruh durumu , sadece bir şahısta somutlaştırılır.Ve eğer bu ruh durumu bizde ortaya çıkarsa , o şahsın etkisi diye idda edilir.Başka bir ifadeyle : Psikolojik Tanrı teşkilinde ruh durumu , bir sonuç olmak için sebep olarak kişileştirilir."

    Bu açıklamaya göre , insan kendi gücünü çeşitli "özgürsüzlük"ler sebebiyle , kendi dışında ve imgeleminde yarattığı bir varlığa atfeder.Ve sadece bir şahısta somutlaştırılır. Aslında her insanın içinde çeşitli ruhi durumlarla yeşerebilecek olan bu tür duygu taşkınlıkları , çoğu zaman somutlaştırılan kişiden kaynaklandığı düşünülür. Etkiye sebep olarak , somutlaştırılan kişi gösterilir.

    Dinin tam da çıkış noktası , bu tür düşünlerin eyleme dökülmesi olayıdır.Bunu daha net bit biçimde Nietzsche , şöyle açıklar ;

    "Psikolojik mantık şudur : Kudretin duygusu , eğer o , bir insanın birden bire ve ona tahaküm ederek kaplarsa , bu bütün şiddetli heyecanlarda karşılaşılan bir haldir.Onda , kendi şahsından kuşku etmeye yol açar.O kişi , bu şaşırtıcı duygunun sebebi olarak kendini düşünmeye cesaret edemez.Böylece bu hal için daha güçlü bir şahsı , bir uluhiyeti ikame eder."

    Dinin kökeni hususunda bu çıkarsamayı yapan Nietzsche , din kavramına verdiği değeri netleştirir.Dinin ,kişiliğin değişmesi olarak tanımlayan Nietzsche , aslında tüm bu duygu durumlarının , coşkunluğunun , güç istencinin bir ifadesi sonucuna varır.Fakat insan , kendinde yeterli güç potansiyelini hissedemediğinden , kendine güvenemediğinden dolayı , bu durumu dışsallaştırır ve bir Tanrı icat eder.

    Nietzsche , özet olarak sözlerine şöyle son verir ;

    "Dinin kökeni yabancı olarak insanı sürprize uğratan gücün aşırı duygularından kaynaklanır.Bir azasını ağır ve acayip olarak hisseden bir hasta gibi , onun üzerinde bir başka insanın durduğu sonucuna varan naif dindar insan , kendini birden çok şahsa ayırır.Din , kişiliğin değişmesi halidir.Bir tür kişinin , kendi kendisinin karşısında , korku ve dehşet duygusuna kapılmasıdır.Ama keza olağanüstü bir mutluluk ve yükseklik hissidir.Hstalar arasında Tanrı'ya , Tanrı'nın yakınlığına inanması için sağlık hissi yeterlidir."
    Nietzsche'ye göre Tanrısal veya ilahi olarak kabul edilen tüm kavramlar , aslında insanın kendi dışında ve insandan bağımsız şeyler değildirler.Tersine ve bizzat insan ürünüdürler.

    İnsan, Tanrı ürünü değildir. Tanrı , insanın en büyük yanılsaması ve ürünüdür.Nietzsche'ye göre Tanrı , insanın en büyük yaratısıdır.Bununla birlikte "cennet" , "cehennem" , "şeytan" , "melek" gibi kavramlar , aslında tamamen bir uydurmadan ibarettir.

    Bana pek akıcı gelmedi yazı ayrıca yukarıdaki mesajda da belirttiğim gibi ters mantık işletiyor ateler ve inananların aksine devamlı kaçıştalar:

    Şerefimle söylerim ki dostum ,söylediklerinin hiçbirisi , aslında yoktur.Şeytan yoktur ve cehennem yokturçRuhun , bedeninden daha önce ölecektir.Artık hiçbirşeyden korkma!"
    Bu açıklamaya göre , insan kendi gücünü çeşitli "özgürsüzlük"ler sebebiyle , kendi dışında ve imgeleminde yarattığı bir varlığa atfeder.Ve sadece bir şahısta somutlaştırılır. Aslında her insanın içinde çeşitli ruhi durumlarla yeşerebilecek olan bu tür duygu taşkınlıkları , çoğu zaman somutlaştırılan kişiden kaynaklandığı düşünülür. Etkiye sebep olarak , somutlaştırılan kişi gösterilir.

    Dinin tam da çıkış noktası , bu tür düşünlerin eyleme dökülmesi olayıdır.
    bu kaçış etkiye sebep olana "gel beni yargıla yaşamım istediğin gibi değilse ateşte yak" diyebilecek bir psikoza kadar gitmez.

    bu tip mitler üretenler reenkarnasyonla dönüp dolaşıp geri gelmeyi veya yargılamayan suya sabuna karışmayan tanrıları arzularlar.

    İslam Dini ise böyle bir din değildir.

    Bu kaçıştaki kişi bu ayetleri yazamaz ve hassas dengelerden hesaptan da devamlı kaçar. :

    Artık, kim bir zerre miktarı hayır üretmişse onu görür.

    Ve kim bir zerre miktarı şer üretmişse onu görür.

 

 

Bu konuya benzer diğer konular

  1. Dinlerin kardeşliği Nobel'e aday
    SİYASET ve POLİTİKA ARENASI bölümünde Bir Yahudi tarafından açılmış
    Yanıt: 10
    Son Mesaj: 08.09.11, 07:32
  2. Ermenilerin Kökeni
    2005 Konuları bölümünde lastlegant tarafından açılmış
    Yanıt: 0
    Son Mesaj: 27.02.05, 03:20

Bu konuyla ilgili etiketler

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Konuya cevap yazmak için giriş yapmalısınz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •