Üzerine bastığı her acıyı tabanında hisseden yalınayak bir sevdaydı içimdeki…
O kadar savunmasız ve o kadar pervasızdı ki…
Ezip geçerim sanırdı her güçlüğü, ama bilmezdi kendisinin ne kadar kanayacağını…
Bu mevsimde olabilecek en ıslak akşamüstü; çingenelerin sattığı rengarenk papatyaların, solacağını bildiğimden midir nedir bir türlü gözüme hoş görünemeyen renklerine gözümü dikmiş, saate bakmamaya çalışıyorum…
Geleceksin; ve her saniyesini saydığım ayrılığımız; yani sürgünüm, yani nefessizliğim, belki bir suni teneffüs edasıyla, belki bir daha tekrar etmemecesine; ama bitecek öyle mi…
Bu şehir sensiz ne kadar boş, ne kadar manasız, ne kadar acınası… Ve ben sensiz ne kadar amaçsız, ne kadar bezgin… Bitecek tüm bunlar, öyle mi…
Tam beş dakika sonra şuralarda bir yerlerde bir dolmuştan ya da bir taksiden ineceksin, gözün beni arayacak kalabalık meydanda…
Beni görmeye çalışan gözlerini izleyeceğim birkaç saniye.. Sonra koşacağım sana… Koşup… Tam karşında duracağım… O an zaman da duracak inşallah… Ve sadece seninle ben kalacağız dünyada… Varlığını sadece kalbimde değil karşımda da hissedeceğim… İçimden milyonlarca kere şükrederken sana sarılacağım; ruhumu ruhuna katmak istercesine…”Seviyorum seni” diyeceğim ; “kalbime kan yürümesinin sebebi senmişsin gibi, sabahları güneşin doğuşunun sebebi senmişsin gibi seviyorum”… Sensiz defalarca yürüdüğüm şu kaldırımlarda seninle yürüyeceğim bir kez daha; içimden “ölsem de gam yemem artık” diyor olacağım ; eminim…
Tam saati…Gelmiş olmalıydın şimdiye kadar…
Yağmur şiddetleniyor… Geleceğini söylediğin saatin üzerinden yarım saat geçti; ömrümden çalınmış bir yarım saat… Yarım ömür gibi sensiz yarım saat… Başına bir şey mi geldi acaba… Telefonun da kapalı… Yoluna dizilip de varmana engel olan öz canım olsa kastedebilirim biliyor musun… Bilmezsin… Ama geleceksin…
İşte oradasın… Senin ceketin bu… Hani çok sevdiğim yeşil çizgili gömleğinle giyerdin hep… O gömlek bir başka yakışırdı sana; ecelim olsa dur demeyeceğim gözlerinin içinde yeşil haleler belirirdi… İşte bana doğru geliyorsun… Yürümeye mecalim kaldığını sanmıyorum, bu öyle bir heyecan ki… Bir ömür gibi geçen bir yılın ardından, seni son gördüğüm yerde, suya hasret toprak gibi, döşeğe hasret bir hasta gibi sana hasretken, seni kanlı canlı karşımda görmek… Bana doğru attığın adımları izlemek…
Saadet; yekpare saadet bu olsa gerek… Son adım… Ondan sonra elimi uzatsam dokunabileceğim sana… Allahım… Sana şükürler olsun… Allahım… Karşımda durup iki yabancıymışız gibi elini uzatacağını… Uzattığın elin en olmayacak parmağında hiçbir şekilde gizlenme zahmetinde bulunmamış o yüzüğün kor ateştenmiş gibi avucumu yakacağını…Yüzüme bir kere bile bakmadan, kabuslarımdaki sessizliğini aratacak kadar soğuk bir sesle “nasılsın” diyeceğini… “Fazla kalamayacağım” dediğinde buna şükredeceğimi… Bir iki soğuk kelam daha ettikten sonra –şükürler olsun- tekrar el sıkışmadan ve –yine şükürler olsun- ardına bile bakmadan gideceğini en yaman karabasanımda bile göremezdim…Saadet mi… Acı bu… Saf acı… En büyük sevdamdın; en büyük yaramsın şimdi… Kalbime hayat verendin, kalbimi kanatan bir avuç cam kırığısın şimdi… Gelmen için ettiğim duaları duymamış ol ve git… Git…
Üzerine bastığı her acıyı tabanında hisseden yalınayak bir sevdaydı içimdeki… O kadar savunmasız ve o kadar pervasızdı ki… Ezip geçerim sanırdı her güçlüğü, ama bilmezdi kendisinin ne kadar kanayacağını…
(_alıntı_)


LinkBack URL
About LinkBacks

Alıntı Yaparak Cevapla