• Reklam
Sayfa: 1 | Toplam: 2 12 SonSon
12 sonuçtan 1 --- 10 arası gösteriliyor
  1. #1
    orçotüsi adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    04-09-2008
    Mesajlar
    326
    Karizma Gücü
    4

    İSLAM hakkında sorular

    merhaba arkadaşlar çalıştığım iş yerinde ateist bir d..... var kutsal dinimizi sövüp sövüp duruyor işte bütün dinler birbirinden alınmadır ilk dinde diğer mediniyetlerden çalıntıdır deyip insanın asabını bozuyor ama ben bu konuda çok bilgili değilim mesela KUR`AN,da bir sürü saçmalık eksiklik ve de hatalar olduğundan bahsedip duruyor ben bir türlü ikna edemedim niyeti yok zaten ama şunun karşısında din hakkında konuşmak onu bozmak istiyorum
    sorduğu sorular şunlar:
    insanlarda çalma hastalığı varmış hatta bu bilimsel olarak kanıtlanmış ama KUR`AN`a göre hangi elinle çalarsan o elin kesilmesi yazıyormuş bu tuhaf değilmi diye soruyor bunu bende duydum ama

    KUR`AN-I KERİM`de İNCİL`i HZ İSA`yazdığı belirtiliyormuş ama bu doğru değilmiş ona göre İNCİL hristiyan havariler tarafından yazılmış KUR`AN-I KERİM`de böyle hataların olmaması gerektiğini söylüyor gerçekten böyle bir hata varmı?

    kutsal kitaplarda geçen nuh tufanının Dünya`yı buzul çağına kadar inceleyen bilim adamlarının öyle büyük bir tufanın izine rastlamadıklarını açıklamışlar gördükleri en büyük tufan izinin ancak o kıyının şehrini etkileyebileceği kadar büyük söylemişler

    HZ MUHAMED efendimizin amcası TEVRAT ve de İNCİL`i çok iyi bilyormuş KUR`AN-I KERİM`mide aldığı bu bilgilere dayanarak yazmış

    bana neden ve de ne amaçla 1,5 milyar müslümanın 4 duvardan ibaret bir yapıya taptığını soruyor

    KUR`AN-I KERİM`de melekler hata yapamaz deniyor ama şeytanda bir melekmiş ama hata yapıp ALLAH`a karşı gelerek insana secede etmeyi red ediyor hata yapamıyorsa bu hatayı nasıl yapıyor diye soruyor

    insanın yaratılma sürecinin çok uyduruk olduğu afsanelerden alıntı olduğu çok belli diyor ALLAH bütün evreni yoktan var ediyor ama iş insana gelince insanı yaratmak için çamura ihtiyaç duyuyor bu çok saçma diyor gerekçesini şu ayetle belirtiyor ALLAH neyi isterse o anında oluverir bir şeyi yaratmak istediğinde ol dedimi hemen oluverir şüphesizki ALLAH`ın gücü her şeye yeter madem ayetlerde böyle bahsediyor neden insanı ol diye oluşturamamış diye soruyor


    dünyada 1,5 milyar müslüman var 700 milyon`da budist varmış

    müslüman sayısıında yapılan baskılar toplum ve de aile etkisi önüne geleni müslümandan saymalardan böyle gözüktüğünü bunlar sayılmadığında ise budizmin müslümanlıktan çok daha güçlü olduğunu söylüyor eğer islam Tanrı tarafından gönderildiyse insan tarafından oluşturulan budizmin yüce bir varlık tarafından oluşturulan islam karşısında nasıl daha güçlü olabildiğini soruyor
    bütün kutsal kitapla gelen dinler gibi islamında insanların cahilliğinden istifade ederek bundan güç oluşturma potansiyelinin etkili olduğunu söylüyor oysaki oysaki budizm dini barış diniymiş gücünü baskı ve savaşta kullanılma potansiyelinden almadığını ve de budizm dinini kabul edenler hiç bir baskı oluşturmaksızın kendi istekleriyle ne istediğini bilerek kabul ettiklerini ve de budistlerin ortak yanının hepsinin ortak yanının kazancı çok iyi iyi eğitimli kendine söylenenni önemsemeyen davranışını başkalarına göre oluşturmayan özgür irade sahibi insanlar oldukları müslümanların ortak yanı ise fakir eğitimsiz kolayca kullanılabilir sürü mantığı ile hareket eden kendi düşünce ve de davranışlarını başkalarının davranış ve de düşüncesine göre oluşturan özgür irade sahibi olmayan kişler olduğunu söylüyor budizm islamiyet karşısında üstüğn ve de yüce olduğunu savunuyor


    birde HZ MUSA kızıl denizi ortadan ikiye ayırıyor bu mucize 10 binlerce insanın gözü önünde gerçekleşiyor yinede onu kimse sallamıyor mesela kızıl denizi ayrıldığını gören firevun hıh büyücü deyip geçiyor
    hiç umursamıyor
    HZ MUSA yahudileri kızıl denizden geçirip kurtardıktan sonra dağın eteğinde kendi hallerine bırakıp dağın zirvesinde 1 ay kalıp kitabı taş tabletlere yazıp bitirdikten sonra dağdan indiği zaman yahudilerin çoktan yeniden put yapıp putta tapmaya başladıklarını görüyor bir ay öncesine kadar hiç bir insanın görmediği mucizeyi gören bu kişiler nedense hiç etkilenmişe benzemiyorlar oysaki o dönemler şimdiki ilizyonistlerin yaptıkları numaraları o dönemler uyanıklar üçkağıt için kullanıyormuş mesela adam fiziki kurallarla kapıyı fiziki temassız kapadığını topluluğa gösterdiğinde kendini tanrı ilan ediyor ve bunu kanıt olarak sunuyormuş insanlarda o kişiye inanarak tapıyormuş yani en ufak fiziki bir olayda bile o kişiyi tanrı ilan eden bu ilkel insanlar nasıl oluyorda kızıl denizin ikiye ayrılması gibi bir olaydan etkilenmez günümüzde bile bu olayı gerçekleştiren biri olsa milyarlarca insan peşinden gider diyor

    KUR`AN-I KERİM`de köleleğe karşı çıkmadığını KUR`AN`da kölelik için kölelerinize iyi davranınız şeklinde ayet olduğunu

    ama islamda nasıl putperestliği yıkmak için başkaldırı yaptıysa kölelikte de bir başkaldırı yapması ve köle çalıştırma anlaşını yok etmesi gerektiğini sonuçta köleliğin masum ve de güçsüz birinin silahlı kişiler tarafından zor kullanarak zorla kaçıralarak yani resmen suç işleyerek kendi isteği dışında başka yere köle pazarına götürülüp burada mal olarak satılması ve buna karşı çıkarsa öldürüldünü ve bu tehdit ve zorlamayla kendisinden isteneni yapmaya zorlanması satılana kadar bir hayvan gibi kafese kapatılması ve de satıldığı kişinin malı olması ve de o kişiye ömrünün sonuna kadar hizmet etmeye zorunda olması olduğunu ve buna karşı çıkmayan bir dinin geçerli bir din olmayacağını söylüyor
    ALLAH`ın karşısında her kesin özgür olduğunu söyleyen islam dini birinin diğerinin malı olmasına nasıl göz yumar ve ALLAH tarafından indiği iddia edilen nasıl bir din güçlünün zayıfı ezmesini destekler? diyerek bana soruyor

    son olarak KUR`AN-I KERİM en büyük mucizedir deniyor bende bir kitap yazarım için yazdığım bu kitap en büyük mucizedir diye yazarım mucize olan ne varmışki diye soruyor

    ne olur arkadaşlar bunların gerçeğini yazın ve de dayanağı olan bilgiler olsun bunlarki bende bu ş........ haddini bildireyim işyerinde benden küçük arkadaşlar var ben karşısında bir şey söylemeyince onlarda o ateiste inanabilir


    bu konudan daha hiç konuşmadık ama aklıma şu geldi diyorki bilgili hazretleri:

    islamda diğer dinlere inanlar için şunu söylüyormuş biz dini indirdik onlar akıllarını yürüterek bu dini kabul etmeleri gerekir yoksa islam dışında bir dine inanırlarsa cehenneme gideceklerdir diyormuş
    burada islam akıl yürütmeyi emreder diyor islam dini akıllı bir insan akıl yürütmekle islamın doğru din olduğunu anlaması gerekir der yani islam koyun olmamayı emreder diyor buraya kadar problem yok ancak işin içine salak insanlar girince olay tamamen sapıttığını söylüyor salak bir insan akıl yürütemez mantık olarak olarak diğerlerine bakar yani koyundur çünkü salaktır bu yüzden hristiyan bir ailede doğan bir çocuk etrafı ve ailesi hristiyan olduğu için hristiyan olacaktır islamı onlar kötülediği için kötüleyecektir bu musevilik olur ya da başka din olur fark etmez etrafındaki insanlar ne düşünüyorsa nasıl hareket ediyorsa o aynen öyle yapar ve islama göre bu kişi öteki dünyada cehenneme gider ama cehenneme hristiyan olduğu için değil aptal olduğu için gider çünkü aklını kullansaydı aklını mantığını kullanır islamı seçerdi ama bunu yapamadı çünkü koyundu koyundu çünkü aptaldı aptaldı çünkü onu yaratan aptal yaratmıştı ve de onu aptal yaratıp sonra aptal olduğu için suçlaması mantıksızlığın üst noktası olarak değerlendiriyor bendede mantık filan çöküyor islamda böyle bir tezat içermemesi gerekir diyor

    birde KUR`AN-I KERİM`de eşcinsellik için şöyle yazıyormuş

    (alaylı bir şekilde) biz size kadınları yarattık siz neden böyle saçma davranışlar içerisindesiniz (hatırladığım kadarıyla bana böyle bahsetmişti) yani islama göre eşcinsellik: o kişi normal kadınları arzuluyor ancak canı sıkıldığı için erkeklerle ilgileniyor diye alaylı birşekilde bahsediyor
    oysaki eşcinselliğin bir hastalık olduğunu ve de bir kadın erkeği nasıl arzuluyorsa ve bir erkek kadını nasıl arzuluyorsa o kişi hem cinsini öyle arzular diyor bu kişi öyle hem cinsinden hoşlamkta ve de vücudundan tahrik olmaktadır o kişinin elinde değil sana (bana diyor) adriana lima önünde anadan doğma çıplak dursun sen etkilenmeden durabilirmisin? buda aynı olay diyor çünkü o kişide hormonsal bir bozukluk vardır (hatta tedaviside bulunmuş) diyor bu delliler ışığında islamın geçersiz bir din olduğuna dair bir kanıt daha diyor

    daha söylediği bir sürü saçmalıkvar aklıma geldikçe yazacağım
    Bu mesaj en son " 16.09.08 " tarihinde saat 20:17 itibariyle orçotüsi tarafından düzenlenmiştir...

  2. #2
    ELaNuR adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    16-02-2007
    Mesajlar
    1,597
    Karizma Gücü
    0
    Alıntı orçotüsi tarafından gönderildi. Mesajı Görüntüle
    merhaba arkadaşlar çalıştığım iş yerinde ateist bir d..... var kutsal dinimizi sövüp sövüp duruyor...
    .
    .
    .

    ne olur arkadaşlar bunların gerçeğini yazın ve de dayanağı olan bilgiler olsun bunlarki bende bu ş........ haddini bildireyim işyerinde benden küçük arkadaşlar var ben karşısında bir şey söylemeyince onlarda o ateiste inanabilir
    daha söylediği bir sürü saçmalıkvar aklıma geldikçe yazacağım
    Sövüp duruyor diyorsunuzda, siz yazdiginiz mesaj da ne yapmissiniz? Yani ona sövmek yasak bize serbestmi demek istiyorsun?
    Derdini SöyLemeyen iyi eder , birde onun derdiyLe ugrasamam !
    Ne kadar kücük seyler icin aglardik
    Bir tutam sac, bir oyuncak araba, bir bebek
    Simdi büyüdük..
    Cok büyük olaylar bile aglatmiyor bizi, ölümler, savaslar, iflaslar
    Simdi daha mi güclüyüz? Yoksa daha mi aliskin?
    Hayati ögrenmek, alismak mi acaba?

    Keşke Hep Cocuk KaLsaydım..da, Dizimdeki Yarayı En Büyük Acı Sansaydım..

  3. #3
    Misafir
    Kayıt Tarihi
    12-04-2008
    Mesajlar
    2,234
    Karizma Gücü
    0
    KUR`AN-I KERİM`de melekler hata yapamaz deniyor ama şeytanda bir melekmiş ama hata yapıp ALLAH`a karşı gelerek insana secede etmeyi red ediyor hata yapamıyorsa bu hatayı nasıl yapıyor diye soruyor????
    bu konuda biraz bilgim var ama kesin değil...


    bildiğim kadrı ile şeytan bir melek değil,cindir. o kadr allah itaat ederdi ki yüce rabbimiz şeytanı meleklerin seviyesine çıkardı...
    melekler nurdan,şeytan ateşten yaratıldı(cinde ateşten yaratıldı)yüce rabbimiz insanı yaratıp meleklerine insana secde edin dediğinde,meleklerin düşünme gibi nefisleri olmadığı için karşı gelmemişler ve secde etmişler...ama şeytan nefsine uyarak karşı gelmiş,kendini büyük görmüş ve itaat etmemiş.yaradan karşı gelmiş ve lanetlenmişşşş...

    benimbildiklerim bunlar..yanlışsa doğru bilenler düzeltebilirler.hatasız kul olmazzzz.

  4. #4
    Lo[R]D adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    26-01-2008
    Mesajlar
    525
    Karizma Gücü
    0
    Alıntı orçotüsi tarafından gönderildi. Mesajı Görüntüle
    ne olur arkadaşlar bunların gerçeğini yazın ve de dayanağı olan bilgiler olsun bunlarki bende bu ş........ haddini bildireyim işyerinde benden küçük arkadaşlar var ben karşısında bir şey söylemeyince onlarda o ateiste inanabilir
    Yazdıklarınıza göre, anlattığınız kişi İslam'a hakaret ediyor. Aynı sorunu bizlerde yaşıyoruz forumda. Ne kadar bilgili olursanız olun, anlattıklarınızın zerre kadar etkisi olmayacaktır. Sizin ve hepimizin öncelikle yapması gereken, dinimiz İslam'ı iyi bir şekilde öğrenmektir. Siz İslam'ı istediğiniz kadar anlatın, o yine küfretmeye devam edecektir.

    Allah dilediğine hidayet verir.
    Saygılar.
    Lord Gürzon: " Türkiye İslâmî alâkasini ve İslâmi temsil rolünü kendi eliyle çözer ve atarsa, bizimle hulûs birliği etmiş olur ve Hıristiyan dünyasinin hürmet ve minnetini kazanir; biz de kendisine dilediğini veririz. "

    Lozan Muahedesinden sonra, İngiltere Avam Kamarasında, "Türklerin istiklâlini niçin tanıdınız?" diye yükselen itirazlara, Lord Gürzon'un verdiği cevap:
    " İste asıl bundan sonraki Türkler bir daha eski şatvet ve şevketlerine kavuşamayacaklardır. Zira biz onlari, mâneviyat ve ruh cephelerinden öldürmüş bulunuyoruz. "
    ...

  5. #5
    Misafir
    Kayıt Tarihi
    12-04-2008
    Mesajlar
    2,234
    Karizma Gücü
    0
    lord hocam benim yazdıklarım sizce doğru mu???
    bu konularda yeniyim daha...yanlışım varsa düzeltirsen sevinirim,benim yüzümden yanlış bilgiye sahip olmasın arkadaş

  6. #6
    NuruLikA adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    01-03-2008
    Mesajlar
    939
    Karizma Gücü
    5
    KUR`AN-I KERİM`de İNCİL`i HZ İSA`yazdığı belirtiliyormuş ama bu doğru değilmiş ona göre İNCİL hristiyan havariler tarafından yazılmış KUR`AN-I KERİM`de böyle hataların olmaması gerektiğini söylüyor gerçekten böyle bir hata varmı?
    bu konu hakkında daha evvel uzunca bir azı vermiştim

    http://www.turkforum.net/708446-kuran-allahin-kelami-degildir-seytani-dize-getiren-muhavere.html

    kutsal kitaplarda geçen nuh tufanının Dünya`yı buzul çağına kadar inceleyen bilim adamlarının öyle büyük bir tufanın izine rastlamadıklarını açıklamışlar gördükleri en büyük tufan izinin ancak o kıyının şehrini etkileyebileceği kadar büyük söylemişler
    yok adam yalan söylemiş.bilimsel kanıtı vardır.


    Milattan sonra 7., 8., 10., 11. ve 12.yüzyıllarda da bölgede önemli su baskınları vuku bulmuştur. 20.yüzyılda 1925, 1930 ve 1954 yıllarında da bu meydana gelmiştir.Anlaşılan odur ki bölge, her zaman için bir sel felaketine açıktır ve Kuran'da belirtildiği gibi büyük çaplı bir selin tüm bir kavmi yoketmesi açıkça mümkündür.


    Max Mallowan kazıyı yürütenLeonard Woolley'in düşüncelerini şöyle aktarıyordu: Woolley, tek birzaman diliminde oluşmuş böylesine büyük bir mil kütlesinin sadece çokbüyük bir sel felaketinin sonucu olabileceğini belirterek; Sümer Ur'uile Al-Ubaid'in boyalı çanak çömlek kullanan halkı tarafından kurulankenti ayıran sel tabakasını, efsanevi Tufan'ın kalıntıları olaraktanımladı.

    Bu veriler, Tufan'ın etkilediği yerlerden birinin Ur şehri olduğunugösteriyordu. Alman arkeolog Werner Keller de söz konusu kazınınönemini şöyle ifade etmişti:

    "Mezopotamya'dayapılan arkeolojik kazılarda balçıklı bir tabakanın altından şehirkalıntılarının çıkması burada bir sel olduğunu ispatlamış oldu."


    Günümüzde Tel El-Fara olarak adlandırılanGüney Mezopotamya'daki Şuruppak kenti de Tufan'ın açık izlerinitaşımaktadır. Bu kentteki arkeolojik çalışmalar 1920-1930 yıllarıarasında Pennsylvania Üniversitesi'nden Erich Schmidt tarafındanyürütüldü. Kazılarda MÖ 3000-2000 yılları arasında var olan biruygarlığın doğuşu ve gelişmesi değişik tabakalarda rahatlıklaizlenebiliyordu. Çivi yazılı kayıtlardan anlaşılan oydu ki, bu bölgedeMÖ 3000'li yıllarda, kültürel olarak oldukça gelişmiş bir halkyaşıyordu.

    Asıl önemli nokta ise, bu şehirde de MÖ 3000-2900 yılları civarındabüyük bir sel felaketinin gerçekleştiğinin anlaşılmasıydı. Schmidt'inçalışmalarını anlatan Mallowan şöyle diyor:

    "Schmidt 4-5metre derinlikte kil ve kum karışımı sarı topraktan bir tabakaya erişti(bu tabaka selle beraber oluşmuştu). Bu tabaka, höyük kesitine göre ovaseviyesine yakın bir düzeyde yer alıyordu ve höyüğün her yerindeizlenebiliyordu..." Cemdet Nasr dönemini Eski Krallık döneminden ayırankil ve kum karışımı tabakayı Schmidt "tamamen nehir kökenli bir kum"olarak tanımlayarak Nuh Tufanı ile ilişkilendirdi.

    Kısacası Şuruppak kentinde yapılan kazılarda da yaklaşık MÖ 3000-2900yıllarına rastgelen bir selin kalıntıları ortaya çıkartılmıştı. Diğerşehirlerle beraber Şuruppak kenti de muhtemelen Tufan'dan etkilenmişti.


    kaynak


    birde HZ MUSA kızıl denizi ortadan ikiye ayırıyor bu mucize 10 binlerce insanın gözü önünde gerçekleşiyor yinede onu kimse sallamıyor mesela kızıl denizi ayrıldığını gören firevun hıh büyücü deyip geçiyor
    hiç umursamıyor
    HZ MUSA yahudileri kızıl denizden geçirip kurtardıktan sonra dağın eteğinde kendi hallerine bırakıp dağın zirvesinde 1 ay kalıp kitabı taş tabletlere yazıp bitirdikten sonra dağdan indiği zaman yahudilerin çoktan yeniden put yapıp putta tapmaya başladıklarını görüyor bir ay öncesine kadar hiç bir insanın görmediği mucizeyi gören bu kişiler nedense hiç etkilenmişe benzemiyorlar oysaki o dönemler şimdiki ilizyonistlerin yaptıkları numaraları o dönemler uyanıklar üçkağıt için kullanıyormuş mesela adam fiziki kurallarla kapıyı fiziki temassız kapadığını topluluğa gösterdiğinde kendini tanrı ilan ediyor ve bunu kanıt olarak sunuyormuş insanlarda o kişiye inanarak tapıyormuş yani en ufak fiziki bir olayda bile o kişiyi tanrı ilan eden bu ilkel insanlar nasıl oluyorda kızıl denizin ikiye ayrılması gibi bir olaydan etkilenmez günümüzde bile bu olayı gerçekleştiren biri olsa milyarlarca insan peşinden gider diyor

    o zamanki mucizeleri simdi bilim ile ıspatlamaya calısıyorlar.muhammed mustafa (a.s) ayı ikiye böldüğü zaman ebu cehil denen müşrik inkar edemedi sadece sihirdir dedi.bunlar hayli hayli kendilerine fetva çıkarırlar

    KUR`AN-I KERİM`de köleleğe karşı çıkmadığını KUR`AN`da kölelik için kölelerinize iyi davranınız şeklinde ayet olduğunu
    saçmalamış

    Kölelik ve cariyelik kavramlarının, toplumumuzda ayrı kavramlar olarak algılandığını ve özellikle câriye kelimesinin çok yanlış manalarda kullanıldığını esefle müşahede ediyoruz. Bu sebeple kelime ve kavramlar üzerinde kısaca duracağız.

    Burada Önemle ifade edilmesi gereken husus şudur: Köle tabiri ile câriye tabiri arasında hukukî muhteva itibariyle hiçbir mana farklılığı yoktur. Her ikisi de rıkkıyet yani kölelik manasını ifade etmek üzere kullanılmıştır.Sadece köleliğe maruz erkekler için kul veya köle tabiri kullanılırken, köleliğe maruz kadınlar hakkında da câriye veya eme tabiri kullanılmaktadır.

    Toplumda yerleşen mana ise, câriye denilince, sahibinin ve efendisinin istediği zaman cinsi duygularını tatmin için bir zevk aleti olarak kullandığı kadınlar şeklindedir ki, bu mana İslâm Hukuku açısından doğru değildir. Câriye denilen kadın köleler ile efendilerinin, İslâm Hukukunun aradığı şartlara uymak kuralıyla karı-koca münâsebetine girmeleri ve meşru’ dairede bunu bir evlilik müessesesi gibi yürütmeleri mümkündür. Ancak her câriye, efendisi ile kan-koca münâsebetine giriyor demek değildir. Kur'ân-ı Kerim'deki şu âyet de bahsettiğimiz ayırımı açıkça ifade etmektedir: "Aranızdaki bekârları, erkek kölelerinizden ve cariyelerinizden (Kur'ân, burada kadın köleler için imâ kelimesini kullanmıştır) durumu müsait olanları evlendiriniz. Eğer bunlar fakir iseler, Allah kendi lütfü ile onları zenginleştirir".


    Şimdi sormak gerekmiyor mu? Eğer her câriye, efendisinin cinsî münasebetleri için kullandığı bir zevk âleti ise, bir efendi, Kur'ân'ın bu emri gereği başkasıyla (Bu, hür veya köle bir erkek olabilir) evlendirdiği cariyesi ile yine karı-koca münasebetini sürdürecek midir? Hâşâ.. Böyle bir hükmü İslâmiyet tasdik edemez. Peki nasıl olacak? Efendi, cariyesini evlendirecek. Cariyesi, başkasının karısı olacak. Ancak tıpkı bugün özellikle evlerde çalışan hizmetli kadınlar gibi, fakat kölelik statüsünde olarak efendisinin evine gelip hizmetlerini görmeye devam edecek. Efendisinin kölesi ve kocasının da karısı olacak. Demek ki, câriye demek, kölenin kadını demektir; efendisiyle istediği gibi karı-koca hayatı yaşayan ortalık kadını demek değildir.

    Peki cariyelik kavramında, efendisi ile karı-koca hayatı yaşayan köle kadın manası yok mudur? İslâm hukukunda, câriye ile karı-koca hayatı yaşama hakkına istifraş hakkı veya teserri denmektedir. Şerî şartlar ve hükümler çerçevesinde, bu statüde olan cariyeler de vardır. Ancak bunlar, evli kadınlardan çok az hükümlerle ayrılmaktadır. Sadece efendisi ile yatıp kalkmakta ve bunun için de belli sınırlar bulunmaktadır. 1.

    Kölelik ve cariyeliği ilk defa islâm Hukuku mu vaz' etmiş ve daha önce yokken yeni mi ortaya koymuştur?

    Maalesef kölelik ve cariyelik müessesesi İslâmiyetten önce yokmuş da, İslâmiyet getirmiş gibi İslama hücum edilmektedir. Halbuki İslâm'ın hükümleri iki kısımdır:

    Birincisi; İslâmiyet'in, daha önceki hukuk sistemlerinde yok iken, ilk defa kaide olarak ortaya koyduğu yani İslâm'ın müessisi olduğu hükümlerdir. Zekât gibi, miras payları gibi. İslâm âlimlerinin açıklamasına göre, bu çeşit hükümler, yüzde yüz insanoğlunun yararınadır; insanlar tarafından anlaşılmasa da hikmetleri ve maslahatları vardır.

    İkincisi; İslâmiyetin ilk defa ortaya çıkarmadığı ve belki daha evvel var olup da İslâmiyetin sonradan tadil yoluna gittiği yani İslâmiyetin muaddil olarak rol oynadığı hükümlerdir. Yani İslâmiyet bu hükümleri İlk defa ortaya çıkarmış değildir. Belki bu hükümler, daha önceden çeşitli toplumlarda ve hukuk sistemlerinde vardır ve vahşî bir şekilde uygulanmaktadır. İslâmiyet, bu tür hükümleri, birden bire kaldırmak insan yaratılışına aykırı olduğu için, tadil etmiştir. Vahşî bir suretten medenî bir kalıba sokmuştur.


    Kölelik ikinci çeşit hükümlerdendir. İslâmiyet, daha evvelki toplumlarda yok iken köleliği getirmiş değildir. Belki daha önceki toplumlarda var olan köleliği tadil ederek kabul eylemiştir.

    Gerçekten de İslâmiyet geldiği zaman Arap Yarım Adasında yaşayan insanların yarıya yakını köle idi. Her insanın evinde mevcut olan nüfusun yarıya yakını ve bazen fazlası kölelerden oluşuyordu. Eğer İslâmiyet, kölelik müessesesini birden kaldırsaydı, hem köle sahibi efendiler ve hem de kölelerin kendileri açısından çok büyük sıkıntılar meydana gelecekti. Efendilerin, asırlardır alıştıkları bu işten birden bire vazgeçmeleri fıtratlarını değiştirmek kadar zor olacaktı; belki de İslâmiyetin kaldırıcı emrine itiraz ettikleri gibi bazı zulümlere de yol açacaklardı. Köleler ise, çoğunlukla aile hayatından kopuk ve uzak bir hayat yaşadıklarından dolayı, sokağa atılmış sahipsiz yetim çocuklar gibi olacaklardı. Bu da sosyal ve ekonomik bir felâket demekti. Ahmed Cevdet Paşa'nın ifadesiyle "Müslümanlıkta köle almak, köle olmaktır",

    İslâmiyet neden köleliği birden bire ortadan kaldırmadı?

    Neden İslâm hukuku, bu tür müesseselerle köleliği tedricen kaldırmayı gaye edindiği halde, birden bire köleliği lağvetmedi? sorusuna Hz. Peygamber, sosyo-ekonomik açıdan çok önem arz eden bir cevap vermektedir: Bilindiği gibi âyette mükâtebe akdi "Eğer onlar hakkında hayırlı olduğunu biliyorsanız" şartına bağlanmıştır. Bu hayırlı olmayı, Hz. Peygamber şu ifadeleri ile açıklamaktadır:

    "Yani bir san'at sahibi olup da kendi geçimlerini temin edecek durumda iseler ve hayatı tek başına yürütebilecek güç kendilerinde var ise akid yapınız. Aksi takdirde onları insanların üzerine yırtıcı köpekler gibi salıvermeyiniz".


    Yani ister mükâtebe akdiyle veya isterse başka yollarla köleleri hürriyetlerine kavuşturarak âzâd etmek de her zaman hayırlı değildir. Düşünün ki, cemiyeti teşkil eden fertlerin yüzde ellisi köledir. Bir anda bunları hürriyetlerine kavuşturup sokaklara başıboş salıverdiğinizi tasavvur ediniz. Cemiyet hayatı felç olacaktır. Yıllarca belki asırlarca başkalarının yanında çalışmaya alışmış ve müstakil hayatı hiç denememiş insanlan birden sokağa salıverirseniz, hem sosyal açıdan ve hem de ekonomik açıdan bu insanları felâkete sürüklemek manası taşıyacaktır. Köleliğin tedricî olarak kaldırılmasının en önemli hikmetlerinden birisi de budur2.

    İslâmiyet kölelikle ilgili yeni olarak ne getirmiştir? Diğer sistemlerden farklı olan yönleri nelerdir?


    İslâmiyet, daha önceki hukuk sistemlerinde bulunan kölelik müessessini iki açıdan medenî bir kalıba sokmuştur:

    Evvelâ; Köleliğin sebeplerini hafifleştirmiştir. Daha önce ve Özellikle Roma ve benzeri hukuk sistemlerinden dokuz ona çıkan kölelik sebeplerini ikiye indirmiştir. Ayrıca insanlığın fıtratına ters olan bu müesseseyi ortadan kaldırmak için çeşitli tedbirler almıştır. Köle âzâd etmenin manen teşvik edilmesi; kölelere imkân tanınarak bedelini ödemek şartıyla âzâd olabilme imkânının verilmesi (mükâtebe); kölelerin bu durumdan kurtarılması için onlara zekât verilmesinin tavsiye edilmesi ve zıhâr, yemin bozma ve benzeri bazı suçlardan dolayı dinî bir müeyyide olarak konulan keffâretlerin birinci alternatifi olarak köle âzâd etmeyi şart koşması bunlara misâl olarak verilebilir.

    Saniyen; Köleliğin medeni hale sokulmaya çalışılmasının ikinci yolu da mevcu kölelelere meşru dairede iyi mu'âmele edilmesini ısrarla tavsiye etmesidir. Bugün bile bir kısım Müslümanlar sırf Müslüman oldukları için medeniyim diyen insanlar tarafından öldürülürken ve onlara temel hak ve hürriyetleri dahi çok görülürken; İslâmiyet, köleri, bulundukları ailenin fertleri gibi kabul etmiş ve korumuştur. Hatta Osmanlı arşivlerinde bulunan mahkeme kararlarında Hıristiyan kölelerin yemin ederken dinî inançlarına uygun tarzda yemin etmesi ve mesela "İncil'i Hz. İsa'ya indiren Allah'a yemin ederim ki ..." demesi, bu zikrettiklerimize en müşahhas delilidir.

    O halde İslâm hukukundaki kölelik müessesesini, esirlik ve kölelikten hürriyete geçiş safhası olarak vasıflandırabiliriz. Bunun nasıl yürüdüğünü biraz sonra tafsilatıyla nlatacağız. İslâm Dini geldiğinde, kölelik, bütün dehşetiyle devam eden sosyal ve bir vakıaydı. İslâm Hukuku, yukarıda izah ettiğimiz şekilde tedbirler alarak, köleliği istisna bir müessese haline getirdi.

    Toplumun yarıya yakınının köle olduğu bir durumda, kölelik müessesesini birden ilga etmek, hem köle sahipleri ve hem de daima bir efendi'nin yanına sığınmış olan köleler için, sosyal ve ekonomik açıdan mümkün değildi. Hedefi insanları küfürden kurtarmak olan bir Peygamber'in, senelerce toplum fertlerinin ülfet ettiği, ahlaken ve hayat itibariyle imtizaç ettikleri bu müesseseyi, birden bire ilga etmesi irşadın ruhuna da aykırıdır. İşte bu sebeple İslâmiyet kölelik müessesesini hemen ilga etmemiştir. Fakat olduğu gibi de bırakmamıştır. Tedricen ortadan kaldırmak için, önce köleliğin menbaını kurutmaya, izlerini azaltmaya ve o günlerde câri olan hükümlere aykırı olarak kölelere de normal insan gibi nazar etmeye insanları teşvik etmiştir. Burada Gustav Lebon'un şu tesbitlerini aktarmak yerinde olur kanaatindeyim:

    "Rık yani kölelik kelimesi, otuz sene önce kaleme alınan Amerikan romanlarını okumaya alışan bir Avrupalının önünde telaffuz olunursa, derhal hatırına, ayaklarına ağır zincirler, ellerine demir kelepçeler takılan, sopalarla dövülerek hayvan sürüleri gibi bir yerden bir yere sevk edilen, bedbaht ve yeterli ekmeğe bile kavuşamayan, karanlık bir taşdan başka evi ve barınağı olmayan o Amerikan köleleri gelir. Ben burada bu durumu isbât etmek üzere ayrıntılara girecek değilim. Fakat gerçek şudur ki, İslâmiyetteki kölelik Hıristiyanların anladığı manadaki kölelik müessesesine tamamen aykırıdır".

    Yani bu ikinci nokta ile söylemek istediğimiz şudur: İslâmiyetteki kölelik ve cariyelik müessesesi, Hıristiyan âleminde bilinen köleliğe benzememektedir ve İslâmı bilmeyen insanların anlattıkları gibi değildir3.

    İslâm Hukukunda cariyelerin hukukî statüleri nelerdir? Efendiler cariyeleri ile kan koca hayatı yaşayabilirler mi? Bunun kaynağı nedir?

    Acaba, İslâm hukukunda cariyelerle efendileri sınırsız bir karı-koca münasebetine sahip midir? Cariyeler, bugünkü metresler gibi, her gücü yeten hür erkek ile yatıp kalkmakta mıdırlar? Cariyeler, cinsî zevkleri tatmin için kullanılan zevk âleti midirler? Maalesef cariyelik müessesesi denilince, bugün için kamu oyunda bu tür manalar akla geldiğinden, bu soruları sorarak konuya girme mecburiyetini hissettik. Aslında buraya kadar yaptığımız izahlar ve özellikle kölenin hukukî statüsü ile ilgili hükümler, bütün bu soruların cevabının "Hayır" olduğunu haykırıyor. Câriye, kadın köle demektir. Cariyelern de diğer köleler gibi, İslâm Hukukunun köleler için tesbit ettiği hukukî statüye sahiptir.

    İslâm Hukukundaki cariyelerin çoğunluğu, asrımızdaki işçi kadınlar veya evlere gelen hizmetçi kadınlar gibidirler. Değişen sadece isimleridir. Yani her câriye ile illa da karı koca münasebeti akla gelmemelidir. Başkalarının hanımı bulunan ve sadece efendisinin evindeki hizmetleri görmekle mükellef olan cariyelerin sayısı, belli şartlar çerçevesinde karı-koca hayatı yaşanılan cariyelere nisbetle en az on katıdır. Bugün hizmetli kadınlar ile işverenleri arasında hangi münâsebet varsa, İslâm Hukukunda da câriye efendi arasında o münâsebet vardır. Kendisi ile Efendi'nin karı-koca hayatı yaşayan cariyenin efendisiyle olan münâsebeti ise, çok az hükümler dışında hür kadın ile kocası arasındaki münâsebet gibidir.

    Efendi'nin, cariyesi ile karı-koca hayatı yaşama hakkına istifrâş hakkı diyoruz. Efendi'nin köle veya câriye üzerinde sahip olduğu mülk-i menfaatten kaynaklanan onları çalıştırma hakkına ise istihdam hakkı diyoruz. Câriye demek, Efendi'nin birinci derecede istihdam hakkı bulunduğu kadın köle demektir. Efendilerin istifrâş hakkına yani istedikleri zaman cinsî münasebet hakkına sahip oldukları cariyelerin hususî statüle vardır.

    Bu hususî statü incelendiğinde görülecektir ki, bugün gayr-ı meşru bir şekilde yürütülen ve adına metres, sevgili yahut aşk hayatı denilen gayr-i meşru ilişkilere göre aranan şartlar altında câriye hayatını devam ettirmek zikredilenlere kıyasla evlilik kadar mükemmeldir. Nitekim bu manayı Kur'ân da tesbit etmiş ve özellikle cariyeler üzerindeki eğer var ise, istifrâş hakkının şartları çerçevesinde ve fuhşa sevk etmeyecek şekilde kullanılmasını ısrarla tavsiye etmiştir: "Şimdi cariyeleri efendilerinin izniyle nikahlayın ve herhangi bir mazeret ileri sürmeden maruf bir şekilde mehirlerini verin; ancak iffet sahibi cariyelerle zinadan ve onları gizli dost hayatı yaşamaktan yani metres edinmekten şiddetle kaçınmak şartıyla.".Fuhşa zorlanan cariyelerin Mâlikî ve Hanbelî hukukçulara göre hürriyetlerine kavuşacaklarını biliyoruz.

    Diğer taraftan ise, Kur'ân, cariyeleri mümkün mertebe evlendirmeyi ve onları aile hayatına kavuşturmayı tavsiye ve teşvik eylemektedir: "cariyelerinizden evlenmeye uygun olanları evlendirin; eğer onlar fakir iseler de, Allah onları fazlu ihsanı ile zenginleştirir".

    Bu kısa genellemeden sonra şimdi de cariyelerin ayrı ayrı statülerini görelim: Yukarıdaki hükümlerden anladık ki, köle olan kadınlar yani cariyelerin iki ayrı statüsü vardır: Birincisi; hizmetçi statüsündeki cariyeler. İkincisi; bazı farkları ile birlikte İstifrâş hakkı bulunan eş statüsündeki cariyeler. Bu kısımla ilgili ayrıntılı bilgiyi, Fâtih döneminde verdiğimizden burada ayrıntıya girmiyoruz4.

    Hizmetçi statüsündeki cariyeler ne demektir? Bunlarla karı-koca ilişkisi mümkün değil midir?

    Bunlardan kasıt, efendilerinin kendileri üzerinde istifrâş hakkı bulunmayan yani cinsi münasebet hakkı olmayan, sadece istihdam hakkı bulunan cariyelerdir. Bu tür cariyelerle efendisi dahil kimsenin cinsi münâsebet kurma hakkı yoktur. Bu cariyeler, İslâm hukukunun hükümlerine göre, efendilerinin iznini alarak hür veya köle başka erkeklerle evlenmişlerdir veya evlenebileceklerdir. Daha evvel zikrettiğimiz gibi, başka erkeklerle evlenmek için kasden Efendi'nin cariyesine izin vermemesi halinde, mahkeme yoluyla cebredilebilir. Biraz önce zikrettiğimiz âyet de bu manaya işaret etmektedir.

    Cariyesi başkası ile evli ve nikâhlı olan Efendi'nin câriye üzerindeki istihdam hakkı ortadan kalkmaz. Çünkü başkasının cariyesi ile evli olan hür veya köle bir erkeğin eşi" nin diğer eşlerden farkı da buradan kaynaklanmaktadır. Böyle bir câriye, kocasına karşı sorumlulukları olduğu kadar, bugünkü tabirle hizmetçisi ve o günkü tabirle cariyesi olması hasebiyle efendisi ile de bir iş münâsebeti vardır.

    Cariyenin kocasının tebvi'e hakkı yoktur. Tebvie hakkından kasıt, başkasıyla evli olan cariyenin kocasının evinde onunla birlikte olması ve efendisinin evinde veya işinde ona hizmet etmemesi demektir. Kocamla beraberim diyerek, efendisi olan insanın hizmetini ihmâl edemez. Ancak efendisi bu hakkı cariyesine verebilir.

    Bu durumdaki cariyenin, efendisi ile münasebeti, sadece iş münâsebetidir. Efendisine yemesinde, içmesinde, temizliğinde veya başka işlerinde hizmet edecektir. Kocası ile karı-koca hayatı yaşayayım diye efendisinin hizmetlerini ihmal eylemeyecektir. Kocası ile tebvie hakkını elde etmişse, efendisi artık nafakasını temin etmekten vazgeçer. Yani asıl olarak kocası ile yaşayan ve efendisine arada sırada uğrayıp bazı hizmetlerini gören cariyenin nafaka hakkı, kocası üzerinedir. Tebvie hakkı olmayan ve asıl itibariyle efendisinin hizmetleriyle meşgul olan cariyenin nafaka hakkı ise, efendisine aittir.

    Tesbit ettiğimiz kadarıyla, bugün Türkiye'nin meşhur zenginlerinin birinin İstanbul Boğazındaki yalısında yirmiye yakın kadın hizmetçi vardır. Her halde bu hizmetçilerle, bunları hizmetçi olarak çalıştıran zenginimizin cinsî münâsebete girdiğini düşünemezsiniz. Bu hizmetçilerin görevleri, sabahtan gelip ve hatta bazıları köşkte gece de kalıp yalının yemek, temizlik ve benzeri hizmetlerini yürütmektir. Bu hizmetleri karşılığında İşvereninden ücretini alacaktır. Hizmetçi statüsündeki cariyelerin de bunlardan isim ve bazı hükümler dışında ciddi bir farkı yoktur.

    Osmanlı Sarayı'nın Harem kısmında bazı tarihçiler tarafından verilen 60, 70 ve hatta 100 câriye vardı şeklindeki ifadelerden de, hizmetçi statüsündeki cariyeleri anlamak icabettiğini arşiv belgelerinden öğreniyoruz. Böyle bir cariyenin, kocası olan hür veya köle erkek ile münâsebeti ise, tamamen karı-koca münâsebetidir. Ancak eş olarak münâsebetleri, efendisi ile olan iş münâsebeti sebebiyle sınırlandırılmıştır. Hatta bazı hukukçular, işini ihmal eder korkusuyla, kocasından çocuk sahibi olma konusunda efendisinin rızâsına baş vuracaktır demektedirler. Hizmetçi statüsündeki cariyelerin, başkalarının hanımı olan hür kadınlardan ayrıldığı bir nokta da, efendisinin evinde ve işinde onun hizmetlerini ifa ederken, hür kadınlara göre daha serbest davranmasıdır5.

    Hizmetçi statüsündeki cariyeler, kiminle karı-koca hayatı yaşârlar?

    Bu sorunun cevabını da kısaca izah etmek gerektir:

    Birinci İhtimâl, bunlar, ya kendileri gibi köle olan bir erkek ile efendilerinin iznini atarak evlenebilirler. Havâss-ı Kostantiniyye Kanunnâmesi'nde cariyelerin kullar yani erkek kölelerle evlenmeleri konusunda ayrıntılı hükümler bulunmaktadır. Burada beytülmala ait hâssa kutlar ile hâssa cariyelerin yani devlete ait olan cariyelerin hangi Şartlarda ve nasıl evlenecekleri konusunda uzun bilgiler bulunmaktadır. Kendileri gibi Köle erkeklerle evlenmeleri durumunda, doğacak çocukları da doğumla kölelik statüsüne sahip olurlar. Önemle ifade edelim ki, köleler, Hanefi hukukçulara göre en fazla iki cariye ile evlenebilirler. Yani onlarda birden fazla evliliğin sınırı, ikidir. Mâlikî Hukukçular, tıpkı hür erkekler gibi dört câriye veya hür kadınla evlenebileceklerini kayd etmektedirler.

    Osmanlı Hukukunda zikr edilen şer'î hükümlerin aynen tatbik edildiğini gösteren Havâss-ı Kostantınıyye'nin 19-25. maddeleri açıkça isbât eylemektedir. Bu maddelere göre, hanımı vefat eden kullar veya hizmete yeni girmiş mücerred yani bekâr kullar, cariyelerle evlenirler. Eğer cariyeler, onlarla evlenmeyi reddeder ve hâricden hür erkeklerle evlenmeyi isterlerse, kullar da zaruret gereği gayr-i müslim hür kadınlar ile evlenebilirler. Ayrıca Müslüman kullarla cariyelerin birbiriyle evlenmeleri için cebredilmemesi şer'an tavsiye edilmektedir. Kulların hür kadınlarla evlenmesi durumunda çocuklarının hür olması durumu Kanunnâme'de özellikle belirtilmektedir ve hatta bir çok kölenin bu yolla neslini hür hale getirdiği de ifade edilmektedir. Dikkatimizi çeken noktalardan biri de gerdek resminin hür kadınların bakire olanları için 60 akçe ve dul olanları İçin 30 akçe olmasına rağmen, cariyelerden evleneceklerin bakire olanlarına 30 ve dul olanlarına 15 akçe gerdek resmi veya resm-i arûs denilen verginin takdir edilmiş olmasıdır.

    İkinci ihtimâl, cariyelerin hür erkekler ile evlenmeleri halidir. Kur'ân-ı Kerim, hür erkeklerin cariyelerle nikâh yaparak evlenmelerini, Müslüman hür kadınlarla ile evlenebilme gücü ve imkânı bulunmama şartına bağlamaktadır. Bu şart gerçekleşmesi halinde de, ayrıca cariyelerin Müslüman veya Ehl-i kitap olmaları şartı aranmaktadır. Hanefi hukukçular, hür bir erkeğin câriye ile evlenebilmesi İçin, hür bir kadınla evlenmeye imkânının bulunmamasını, aksi takdirde evlenmenin gayr-i sahih ve bazılarına göre de mekruh görüldüğünü beyân etmektedirler.

    Bir kısım hukukçular, bu durumun hür erkeğin birinci Hanımı'nın hür bir kadın olması halinde söz konusu olduğunu, halbuki hür bîr kadınla evlenme imkânı varken, önceden hür bir kadınla evli olmamak şartıyla, câriye ile evlenmesinin sahih ve caiz olduğunu ifade etmektedirler. Fetvaya esas olan da bu olduğundan dolayı, Osmanlı Padişahları, hür bir kadınla evlenme imkânları bulunmasına rağmen, cariyelerle evlenmeyi âdet haline getirmişlerdir. Osmanlı Devletinin resmî Kanun-i Umûmîsi sayılan Mültekâ'dakî ifade aynen şöyledir:

    "Hür bir erkeğin, daha evvel evlendiği hür bir kadın yoksa, ehl-i kitap veya Müslüman olan bir câriye ile evlenmesi, hür bir kadınla evlenme imkânı bulunsa dahi, sahih ve caizdir. Hür bir kadınla evli olan hür erkeğin bir câriye ile evlenmesi ise sahih değildir. Zira Hz. Peygamber, "Hür bir kadın üzerine câriye ile evlenmek sahih olmaz"buyurmuşlardır. Bu hususda İmâm Mâlik, hür kadının rızasıyla böyle bir evliliğin caiz olacağını ifade ederken. İmâm Şâfii de kocanın köle olması halinde böyle bir evliliğin caiz olduğunu söylemektedir".

    II. Bâyezid döneminde tedvîn edilen Havâss-ı Kostantinıyye Kanunnâmesinde konuyla ilgili tatbikattan örnekler yer almaktadır. Yukarıda da belirttiğimiz üzere, böyle bir evlilikte, nikâh akdinde aksine şart yoksa ve cariyelerin evlendikleri erkekler kendi efendileri değilse, doğan çocuklar, anneye tabi olarak, köle statüsünde doğarlar. Efendi kendi câriyesiyle evlenmesi durumunda ise, doğan çocukların hür olacaklarını ve Ümm-i veled müessesesinin devreye gireceğini biliyoruz. Bu sebeple, cariyeler, kendi efendileri ile evlenmeyi isterler veya ondan çocuk sahibi olmayı arzu ederler. Ayrıca erke kölelerin, genellikle hür kadınlar ile evlenmeyi istemeleri de neseblerinin hür olara devam etmesi arzularındandır6.

    Not: Geniş bilgi için bkz. Prof. Dr. Ahmed Akgündüz, İSLÂM HUKUKUNDA KÖLELİK-CÂRİYELİK MÜESSESESİ VE OSMANLI’DA HAREM; Prof. Dr. Ahmed AKGÜNDÜZ – Doç. Dr. Said ÖZTÜRK, Bilinmeyen Osmanlı, 312-318.

    Kaynaklar:
    1-Kur'ân, Nur, 32; Bu konular, islâm Hukukunda Kölelik-Câriyelik Müessesesi ve Osmanlı'da Harem adlı eserimizde bütün ayrıntılarıyla açıklandığından, ayrıntıya girmiyoruz ve merak edenleri söz konusu eserimizi tavsiye ediyoruz.
    2- Kurân, Nisa Suresi, Âyet, 3; Kurtubî, Muhammed bin Ahmed, El-Câmi' li U Ahkâm’il- Kur’an, Beyrut 1965, c. V, sh. 17-18; Kâsânî, Bedâyi'us-Sanâyi', c. IV, sh. 134; Kâmil Miras, Sahîh-i Buhâri Muhtasar-ı Tecrid-i Sarih Tercemesl ve Şerhi I-XIII, 3. Baskı, Ankara, 1973-1975, c. VII, sh. 465-467.
    3- Zerka, Mustafa Ahmed, EI-Fıkh'ul-İslâmî Fî Sevbih'il-Cedîd, Dımaşk 1967-1968, c. I, sh. 44; Gustav Lebon, Arap Medeniyeti adlı kitaptan naklen Ahmed Şefik Beğ, Er-Rıkku Fil-İslâm, İstanbul 1314, sh. 50-51
    4- Kur’an, Nisa, 24; Nur, 32.
    5- Damad, Mecma'ul-Enhür, c. I, sh. 364-365
    6- Kur'an, Nisa, 25; Damad, Mecma'ul-Enhür, I, sh. 328 vd.; 364 vd.; Akgündüz, Osmanlı Kanunnameleri, c. II, sh. 311 vd.


    son olarak KUR`AN-I KERİM en büyük mucizedir deniyor bende bir kitap yazarım için yazdığım bu kitap en büyük mucizedir diye yazarım mucize olan ne varmışki diye soruyor
    Kuranı kerimin mucize olması biraz farklıdır hem uslubu hemde tavırı.birde kuranın ilmi cifir denilen başka esrarlarıda vardır.bununla ilgili cok misal vardır.buna yeltenen ve rusvay olan cok kişi vardır (bknz museylemetul kezzab) allahu tela demiş ki:


    (Sen bundan [Kur'an-ı kerim gelmeden] önce bir kitap okumuş ve onu yazmış değildin. Eğer öyle olsaydı bâtıl yoldakiler, [Kur'anı başkasından öğrenmiş veya önceki semavi kitaplardan almış] derler ve [Yahudiler de, Onun vasfı Tevratta ümmidir, bu ise ümmi değil diye] şüpheye düşerlerdi.) [Ankebut 48]

    (aşagıdaki paragraf alıntıdır)

    Kur'an-ı kerimde kimsenin yapamayacağı, söyleyemeyeceği şeyler sayılamayacak kadar çoktur. Birkaçı şöyle:

    1- İcaz ve belagattır. Yani az söz ile pürüzsüz ve kusursuz olarak, çok şey anlatmaktır. Bütün şairler, edebiyatçılar, Kur'an-ı kerimin nazmında ve manasında aciz ve hayran kalmışlar, bir âyetin benzerini söyleyememişlerdir. İcazı ve belagati insan sözüne benzemez. Yani, bir kelimesi çıkarılsa veya bir kelime eklense, lafzındaki ve manasındaki güzellik bozulur. Bir kelimesinin yerine koymak için, başka kelime arayan bulamamıştır.

    2- Harfleri ve kelimeleri, Arap harflerine ve kelimelerine benzediği halde, âyetler, yani sözler ve cümleler, onların sözlerine ve şiirlerine hiç benzemiyor. Kur'an-ı kerimin yanında onların sözleri, cam parçalarının elmasa benzemesi gibidir. Dil mütehassısları bunu pekiyi görmektedir.

    Allahü teâlâ, her asırda en az bir kişiyi Peygamber olarak göndermiş, ona çeşitli mucizeler vermiştir. Mesela, Hazret-i Musa zamanında sihir, büyücülük çok ilerlemişti. Hazret-i Musa asasını yere koyup büyük bir ejderha olmuş, sihirbazların ellerindeki aletleri, ipleri yutmuştur.

    Hazret-i İsa zamanında tıp çok ileri idi. Hazret-i İsa mucize olarak, körleri iyi etmiş, ölüleri diriltmiştir.

    Bizim Peygamberimizin zamanında ise edebi söz ve yazı sanatı çok ileri idi. Yarışmada birinci olan şiir, yazı ve konuşmalar Kâbe duvarına asılırdı. Kur'an-ı kerim gelince bunlar indirilip yerine, gelen âyetler kondu. İnatçı kâfirler hariç herkes Kur'an-ı kerimin Allahın kelamı olduğuna inandı.

    Kur'an-ı kerimde, (Bu Kur'an, Allah kelamıdır. İnanmıyorsanız, bir âyeti kadar siz de söyleyin! Söyleyemezsiniz) buyuruluyor. Bütün düşmanlar el ele verip, yıllarca uğraştıkları halde onun benzerini bugüne kadar söyleyemediler. Söylemek de mümkün değildir.

    3- Bir insan, Kur'an-ı kerimi ne kadar çok okursa okusun bıkmıyor, usanmıyor. Arzusu, hevesi, sevgisi ve zevki artıyor. Hâlbuki Kur'an-ı kerimin tercümelerinin ve başka şekillerde yazmalarının ve diğer bütün kitapların okunmasında, böyle arzu ve lezzet artması olmuyor. Usanç hâsıl oluyor. Yorulmak başkadır, usanmak başkadır.

    4- Geçmiş insanların hallerinden birçok şey Kur'an-ı kerimde bildirilmektedir.

    5- İleride olacak şeyleri bildirmektedir. Bunlardan çoğu meydana çıkmış ve çıkmaktadır.

    Mesela, Rum suresinin 3. âyetinde mealen, (Rumlar, en yakın bir yerde mağlup oldu. Hâlbuki onlar, bu mağlubiyetten sonra birkaç yıl içinde [on yıla varmadan] galip gelecektir) buyuruldu.

    Bu âyet, Rum Kayseri Herakliusun on yıldan az zamanda, İran şahı Husrev Perviz ordusuna galip geleceğini önceden haber vermektedir. Aynen vaki oldu.

    kuranda ilmi cifir:



    Yahudî âlimlerindenEbu Yâsir bin Ahtab bir kısım yahudî âlimleriyle birlikte, Resul-iEkrem'in (A.S.M.) yanından geçtikleri bir sırada, Resul-i Ekrem(A.S.M.) Fatiha Sûresiyle, Bakara Sûresinin başı olan الم ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ.. الخ âyetini okuyordu. Ebu Yâsir'in kardeşi Huyey bin Ahtab bunu işitti, kendi kardeşi Ebu Yâsir'e dedi ki: "Biliyor musunuz, ben Muhammed'i dinledim, ona nazil olmuş olan Kur'an'dan الم ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ.. الخ yi okuyordu."
    Yahudiler dediler: "Sen bizzat ondan bunu dinledin mi?" O dedi: "Evet, aynen dinledim."
    Bununüzerine, Huyey bin Ahtab ve Ebu Yâsir, bazı yahudî âlimleriyle birliktekalkıp Resulullah'a geldiler, dediler: "Yâ Muhammed, sana nazil olmuşolan âyetlerden الم ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ.. الخ yi okuduğunu hatırladın mı?"
    Resul-i Ekrem (A.S.M.) dedi: "Evet, hatırladım."
    Dediler: "Bu, sana Cebrail vasıtasıyla Allah'tan geldi değil mi?"
    Dedi: "Evet aynen öyle..."
    Yahudilerdediler: "Senden evvel gelmiş Peygamberlerden hiç birisinin müddeti veümmetinin zamanı seninkinden gayrı bilinmemektedir. Bu âyete göre,senin ümmetinin ömrü çok azdır.." Ve Huyey bin Ahtab yanındakiyahudîlere dönerek dedi ki: "Elif birdir, Lâm otuzdur, Mim ise kırkdır.Tamamı yetmişbir sene eder. Öyle ise, siz ey yahudîler! Ümmetinin ömrüsadece yetmişbir sene olan bir Peygamberin ümmeti olur musunuz?"
    Sonra Peygamber'e dönerek dedi: "Yâ Muhammed! Senin yanında bu âyetten başka bir şey var mıdır?"
    Resul-i Ekrem (A.S.M.) dedi: "Evet vardır..."
    Dedi: "Nedir?"
    Dedi: المص
    Huyey bin Ahtab bunu hesaplayınca dedi ki: "Bu evvelkinden daha ağır ve uzundur, yüz altmış bir sene eder."
    Huyey yine sordu: "Dahası var mıdır?"
    Resul-i Ekrem (A.S.M.): "Evet var" dedi.
    Huyey: "O hangisidir?" dedi.
    Resul-i Ekrem (A.S.M.) الر kelimesini söyleyince, Huyey: "A.. bu daha ağır ve uzundur, ikiyüz otuzbir sene eder."
    Yine Huyey Peygamber'e sordu: "Bundan başka da var mıdır?"
    Resul-i Ekrem (A.S.M.): "Evet var" dedi ve المر yi okudu.
    Yahudî Huyey bunu duyunca daha da afalladı, "Bu daha ağır ve uzun ve ikiyüz yetmişbir sene eder." dedi.
    Huyeybütün bunları Peygamber'den duyunca: "Yâ Muhammed! Senin emrin, işinbizi şaşırttı. Bilemiyoruz, müddetin az mıdır, yoksa çok mudur?" Vekalktılar gittiler. Giderken yolda Ebu Yâsir, kendi kardeşi Huyey'e veberaberindeki yahudî âlimlerine dedi ki: "Mümkündür; bütün bu rakamların toplamı Muhammed'e verilmiş olsun. Bunların yekûnu ise, yedi yüz kırk üç yıldır."

    umarım yardımcı olabilmişimdir.
    Maahazâ Cenab-ı Hak da dünyayı (Allah'ta alıkoyan) terk etmeye dâvet ediyor ki, senelerce dostlarınla beraber rahat edesin. Öyle ise kayıtlı ve kelepçeli olarak sevkedilmezden evvel, Allah’ın dâvetine icâbet et.

    Biri de sen burada misafirsin. Ve buradan da diğer bir yere gideceksin. Misafir olan kimse beraberce getiremediği bir şeye kalbini bağlamaz. Bu menzilden ayrıldığın gibi, bu şehirden de çıkacaksın. Ve keza bu fani dünyadan da çıkacaksın. Öyle ise aziz olarak çıkmaya çalış, Vücudunu Mucidine (c.c) feda et, Mukabilinde büyük bir fiyat alacaksın. Çünkü feda etmediğin takdirde ya bâd-i heva zail olur, gider, veya Onun malı olduğundan yine Ona döner.

  7. #7
    Lo[R]D adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    26-01-2008
    Mesajlar
    525
    Karizma Gücü
    0
    Alıntı ATILGANGENÇ tarafından gönderildi. Mesajı Görüntüle
    lord hocam benim yazdıklarım sizce doğru mu???
    bu konularda yeniyim daha...yanlışım varsa düzeltirsen sevinirim,benim yüzümden yanlış bilgiye sahip olmasın arkadaş
    Est. Kardeşim,

    Yazdıklarının doğruluğunu yada yanlışlığını ayırt edebilecek kadar kapsamlı bilgi sahibi değilim, ama bende bildiklerimi yazayım.

    Melekler, nurdan yaratılmışlardır ve irade sahibi değillerdir. Yani insanlarda olduğu gibi, seçme şansları yoktur. Tek görevleri, Allah'ı tesbih etmektir. Şeytanın melek olmadığı kanaatindeyim çünkü Hz. Adem'e secme etmeme sebebini, kendisinin ateşten yaratıldığını, dolayısıyla Hz. Adem'den üstün olduğuna bağlamaktadır.

    Kur'an insanları ilgilendirdiği kadar cinleri de ilgilendirmektedir. Allah, insanları ve cinleri yalnızca kendisine kulluk etsinler diye yaratmıştır. Cinlerin müslüman olmayanları, yani kafir olanları şeytanların hizmetindedir. Yaratılışları aynı mı bilmiyorum ama aynı olmasa bile iki varlık da ateşten yaratıldığı için birbirine benzerlik göstermektedir.

    Önceki mesajımda da söylediğim gibi, konuyu açan arkadaşımızın bahsettiği kişi İslam düşmanı bir ateist olduğu için söylenilenleri dinlemeyecektir bile.

    Çevremde iyi niyetli bir ateist olsa, ona en iyi şekilde yardımcı olmaya çalışırım. Ama düşmanlık edip alay ediyorsa, benim dinim bana, seninki sana deyip kenara çekilirim.
    Lord Gürzon: " Türkiye İslâmî alâkasini ve İslâmi temsil rolünü kendi eliyle çözer ve atarsa, bizimle hulûs birliği etmiş olur ve Hıristiyan dünyasinin hürmet ve minnetini kazanir; biz de kendisine dilediğini veririz. "

    Lozan Muahedesinden sonra, İngiltere Avam Kamarasında, "Türklerin istiklâlini niçin tanıdınız?" diye yükselen itirazlara, Lord Gürzon'un verdiği cevap:
    " İste asıl bundan sonraki Türkler bir daha eski şatvet ve şevketlerine kavuşamayacaklardır. Zira biz onlari, mâneviyat ve ruh cephelerinden öldürmüş bulunuyoruz. "
    ...

  8. #8
    Misafir
    Kayıt Tarihi
    12-04-2008
    Mesajlar
    2,234
    Karizma Gücü
    0
    teşekürler arkadaşımmm

  9. #9
    Your Hustler <span style='color: #FF0000'>Ramataklan</span> adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    02-09-2005
    Mesajlar
    3,815
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    7
    Alıntı ELaNuR tarafından gönderildi. Mesajı Görüntüle
    Sövüp duruyor diyorsunuzda, siz yazdiginiz mesaj da ne yapmissiniz? Yani ona sövmek yasak bize serbestmi demek istiyorsun?
    o bir yedek niktir

  10. #10
    İmhotep adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    23-11-2007
    Mesajlar
    1,425
    Karizma Gücü
    5
    Alıntı ATILGANGENÇ tarafından gönderildi. Mesajı Görüntüle
    KUR`AN-I KERİM`de melekler hata yapamaz deniyor ama şeytanda bir melekmiş ama hata yapıp ALLAH`a karşı gelerek insana secede etmeyi red ediyor hata yapamıyorsa bu hatayı nasıl yapıyor diye soruyor????
    bu konuda biraz bilgim var ama kesin değil...


    bildiğim kadrı ile şeytan bir melek değil,cindir. o kadr allah itaat ederdi ki yüce rabbimiz şeytanı meleklerin seviyesine çıkardı...
    melekler nurdan,şeytan ateşten yaratıldı(cinde ateşten yaratıldı)yüce rabbimiz insanı yaratıp meleklerine insana secde edin dediğinde,meleklerin düşünme gibi nefisleri olmadığı için karşı gelmemişler ve secde etmişler...ama şeytan nefsine uyarak karşı gelmiş,kendini büyük görmüş ve itaat etmemiş.yaradan karşı gelmiş ve lanetlenmişşşş...

    benimbildiklerim bunlar..yanlışsa doğru bilenler düzeltebilirler.hatasız kul olmazzzz.
    Amatör çocuk tiyatroları varya hani acemice, komik hah işte üstteki şaytan-melek-tanrı hikayeside öyle bir şey.

    orçotüsi; arkadaşım iş yerindeki arkadaşını tebrik ederim düşüncelerini müslümanların bulunduğu ortamda açabiliyor ben yaşadığım şehirde onun anlattıklarını kimseye anlatamıyorum, sıkıysa anlat bak başına neler geliyor, müslümanken müslümanlardan zarar gördüm bide dinsizim desem ne olur düşün artık.
    (Tanrı öldü.)
    Religulous _ 1. ve 2. bölümler kendi uploadım.
    http://www.vimeo.com/11457696
    Cosmos serisinin 1.2.3. filmleri toplam 10 part kendi uploadım
    http://www.dailymotion.com/relevance/search/cosmos
    BBC Walking With Cavemen CD1- 1. bölüm ve devamı 2. bölüm ekran üzerine gelecek bittiğinde (Türkçe altyazı)
    http://www.dailymotion.com/video/xb3...cd1-bolum_tech
    BBC Walking With Cavemen CD2 bölüm 1/3 (Türkçe altyazı) kendi uploadım.
    http://www.youtube.com/watch?v=XpXn0hxuyPw 3. 4. seriler youtube da mevcut.

 

 
Sayfa: 1 | Toplam: 2 12 SonSon

Bu konuya benzer diğer konular

  1. Kredi Kartı Hakkında Sorular
    2005 Konuları bölümünde Agaricus tarafından açılmış
    Yanıt: 2
    Son Mesaj: 14.12.05, 23:29

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Konuya cevap yazmak için giriş yapmalısınz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •