Basına “baskı” siyasi gelenek
Tarih, 24 Temmuz 2002.. Genel seçimlerden 3 ay önce AK Parti Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, parti merkezinde gazetecileri konuk ediyor. Sansürün kaldırılışının 94'üncü yıldönümü sebebiyle gazetecilerin "Basın Bayramı"nı kutlamak için yaptığı toplantıda Erdoğan, üzerinde kamera resmi olan bir pastayı keserek gazetecilere ikram ediyor.
Altı yıl sonra bugün gelinen noktada ise basının üzerine adeta yalın kılıç saldıran bir başbakan portresi var. Son olarak gazeteleri boykot etme çağrısında bulunan ve çıkışını sürdüren Erdoğan'ın tavrı aslında Türkiye için bir ilk değil.
Muhalefetteyken basınla iyi geçinen siyasetçilerin, iktidara geldiklerinde basına baskı uygulamaya çalışmaları Türkiye'de bir siyasi gelenek sayılabilir. 1908'de sansürün kaldırılmasıyla başlayan "özgür basın"ın serüveni, siyasal baskılar açısından 100 yıldır inişli çıkışlı bir seyir izliyor.
Türkiye'de çok partili döneme geçene kadar siyaseten özgür bir basından söz etmek mümkün değil. Çok partili hayata geçiş sürecinde yaşananlar ise basın-siyaset kurumları arasında bugün yaşananlarla şaşırtıcı bir benzerlik gösteriyor.
ÖZGÜRLÜKTEN BASKIYA
Demokrat Parti'nin (DP) Meclis'e girdiği 1946-50 yılları arasında basında büyük bir hareketlilik yaşanıyordu. Art arda yeni gazete ve dergiler çıkıyor, iktidardaki CHP, DP'nin manşetlere çıkmaması için baskı uyguluyordu. Ancak baskılar geri tepiyor, basının büyük çoğunluğu açıkça DP'yi desteklemeye başlıyordu.
Nihayet, 1950'de DP iktidara geldi. İktidarın ilk günlerinde basınla ilişkilerinde değişiklik yoktu. Hatta DP, iktidara geldikten birkaç ay sonra çıkardığı bir yasayla gazete ve dergi yayımlamak için ruhsat zorunluluğunu kaldırdı. Ama iktidar ve basın arasındaki bu olumlu hava bir süre sonra bozuldu. Ülkenin durumuna ilişkin olumsuz haberler karşısında DP yönetimi basına baskı uygulamaya başladı. Bu baskıları yasal çerçeveye oturtmak isteyen iktidar, 1954 yılında ifade özgürlüğünü baltalayan bir yasa çıkardı. Yasa ile gazetelerde yayımlanan her türlü eleştiriye para ve hapis cezası getirildi. 6 ay sonra Yeni Ulus yazarı 70 yaşındaki Hüseyin Cahit Yalçın, başbakanı eleştirdiği yazıları sebebiyle 26 ay hapse mahkûm edildi.
İLK KÂĞIT KRİZİ
Bu ceza bir kırılma noktası oldu. Basın, DP iktidarına karşı tutumunda bir değişiklik yapmazken iktidar yasal yollar dışında da baskısını artırmaya devam ediyordu. Bunun en tipik örneklerinden biri kâğıt krizidir. O dönemde ortaya çıkan gazete kâğıdı krizi, Başbakan Erdoğan'ın 54 yıl sonra gazete kâğıtlarına yönelik iddialarından farklı olsa da benzerlikler göstermekte. 1950'lerde gazete kâğıtları hükümet tarafından gazetelere ihtiyaçları doğrultusunda veriliyordu. DP iktidarı, politikalarına yönelik eleştiriler arttığında bu yayınları yapan gazetelerin kâğıtlarından kısıp, kendi propagandasını yapan gazetelere bolca dağıtmaya başladı. Elde kalan kâğıtları ise serbest piyasaya bırakıyordu. O dönemde bu iş serbest piyasada yapılmadığı için buna karaborsa deniyordu.
1958'de basın üzerindeki baskı o kadar artmıştı ki sorun uluslararası platforma taşındı. Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) Başkanı, Menderes'e bir mektup yollayarak basın üzerindeki baskılara son verilmesini istedi. Hükümet bu mektubu iç işlerine müdahale olarak nitelendirip sert tepki gösterdi. IPI, benzer bir mektubu hafta içinde Başbakan Erdoğan'a gönderdiğinde, Başbakan, IPI'ı Doğan Grubu'nun kuruluşu olmakla itham edilmişti.
DP iktidarı 1959'da resmi ilanların dağıtılmasına ilişkin yeni bir düzenleme yaptı. Bu, iktidarın propagandasını yapan gazeteler için büyük bir nimet oldu ve böylece yeni bir kavram doğdu: "Besleme basın". DP'nin yayın organı sayılan Zafer gazetesi bu ilanların yüzde 11'ini alırken geri kalan 63 gazete yüzde 89'unu paylaşıyordu.
DP iktidarıyla basın arasındaki kavga, 27 Mayıs darbesine kadar sürdü. Ama basın ve siyaset ilişkisi benzer kavgaları ilerleyen dönemde de yaşadı. Darbe dönemlerinin yasaklayıcı politikalarının dışında muhalefetten iktidara gelince, basın üzerinde baskı kurma geleneği, 1990'lardaki Refah-Yol koalisyonuna kadar sürdü. 2000'lerde de bu geleneğin Erdoğan ile devam ettiği görülüyor. Ama kabul etmek gerek ilk kez bir siyasetçinin halkı gazete boykotuna çağırması, ülkemizde basın özgürlüğü açısından olmasa da baskılar konusunda aşama kaydedildiğini gösteriyor.
ÇİLLER-ERBAKAN GİRİŞİMİ
Darbe dönemleri özellikle 12 Eylül, tüm hayatı etkilediği gibi basında da yasakları ve kısıtlamaları beraberinde getirdi. Muhalefetteyken basınla iyi ilişki kurup, iktidar olunca baskı uygulama geleneği ise 1990'larda bile kendini hissettiriyordu. Refah-Yol iktidarı döneminde, başlangıçta basınla iyi geçinen koalisyon kısa süre sonra bir yasayla basına baskıda bulunmaya çalışıyordu. Basın kuruluşlarının yoğun baskısı sonrasında bu girişim engellenmişti.
DARBE YÖNETİMİ MAVİYİ YASAKLADI
12 Eylül yönetiminde basın tarihinin en ilginç yasaklarından biri yürürlüğe sokuldu. Askeri yönetimin hazırladığı anayasa, referanduma sunulmadan önce kullanılacak oy pusulalarında mavi rengin "hayır", beyaz rengin de "evet" oylarını simgelediği açıklandı. Ancak askeri yönetim, anayasanın reddine ilişkin yazılar yayımlanamayacağını gazetelere bildirdi. Bundan sonra muhalif tavırlı gazetelerde mavi rengi öven yazılar ve karikatürler çıkmaya başladı. Ancak bu da askeri yönetimi harekete geçirdi. Mavi renk ve onu öven yazıların kullanılması yasaklandı.
http://www.haber3.com/news_detail.php?id=409637
-------------------------------------------------------------------
Demokrat Gelenegin Faşizanlıgı Her Dönemde Var


LinkBack URL
About LinkBacks
aşam hiç hata yaptınız mı?
Alıntı Yaparak Cevapla