• Reklam
10 sonuçtan 1 --- 10 arası gösteriliyor
  1. #1
    recognizer adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    10-04-2007
    Mesajlar
    509
    Karizma Gücü
    6

    Iki sünnet kavramının birbirine karıştırılması

    İKİ SÜNNET KAVRAMININ BİRBİRİNE KARIŞTIRILMASI
    Bismillah, Allah'a hamd ve Rasûlüne salât u selam olsun,
    Sünnet ile ilgilenen herkes ilimlerde taksimat yaparken; Kur’ân-Sünnet diye kısımlara ayırırlar veya Sünneti kısımlara ayırırlar; Kavlî Sünnet, Fi’lî Sünnet, Takrîrî Sünnet diye ya da Sünnet-i Hüdâ, Sünnet-i Zevâid diye, yine yükümlülükleri taksim ederler; Farz, vâcib, sünnet, müstehâb, mübah, mekrûh, haram diye... Ama bir çok kişi bu ayrımların arkaplanını, nasıl ve neye dayanarak gerçekleştiğini bilmez/kurcalamaz. Ben de burada zaten bilinen bu taksimleri ayrıntıya girmeden yeniden yapmak fakat bu arada ne anlam ifade ettiklerine de kısaca değinmek istiyorum ki böylece fıkıh-tefsir-hadis ilimlerinin nasıl birbirleriyle iç içe çalıştığını, ortaya çıkan şeylerin dinde ne ifade ettikleri daha kolayca anlaşılabilsin.
    Biliyorsunuz ki Kur’an ve Sünnet veya bir başka açıdan Ayetler ve hadisler bir müslümanın nasıl yaşaması gerektiğini ortaya koyan temel kaynaklardır. Bu sebeble diğer tüm İslami ilimler bu ilimlerden doğmuş, merkezlerine bu ikisini koymuşlar ve bu ikisinin daha iyi anlaşılması için var olagelmişlerdir. Yani diğer ilimler o ikisi için vardır. Tefsir, fıkıh, hadis ve akaid ilimleri (Temel İslamî İlimler) de böyledir.
    Bir müslümanın nasıl yaşaması gerektiğini; Tefsir ilmi, Kur’an metninden hareketle ve diğer (hadis, fıkıh, akaid, siyer/tarih, lugat, dil vb.) ilimlerin yardımıyla söylemeye çalışır. Hadis ilmi, hadis metinlerinden hareketle ve diğer (Kur’an, fıkıh, akaid, siyer/tarih, lugat, dil vb.) ilimlerin yardımıyla söylemeye çalışır. Fıkıh ilmi, ayet ve hadis metinlerinden hareketle ve diğer (Kur’an, hadis, akaid, siyer/tarih, lugat, dil vb.) ilimlerin yardımıyla söylemeye çalışır. Bu liste böylece uzar gider. Hiçbir ilim bağımsız ve tek başına var olamaz/olmamıştır.
    Yukarda zikrettiğim birkaç taksimattan (bu gün için) çok fazla önemli olduğundan ikisi üzerinden hareket edeceğim: Eskilerin teklif (veya ef’âlu mükellefîn) dediği yükümlülüklerin taksimi ve Sünnet-i Hüdâ, Sünnet-i Zevâid taksimi.

    SÜNNET-İ HÜDÂ ve SÜNNET-İ ZEVÂİD
    Bunların kısaca anlamı Sünnet-i Hüdâ; Hz. Peygamber’in din gereği yaptıkları ve Sünnet-i Zevâid; (alışkanlık, yeme-içme ve zevkleri gibi) din gereği olmadan yaptıklarıdır.
    Zevâid denilen ikinci kısım tüm İslam alimlerinin ittifakıyla hüküm koyucu değildir ve bağlayıcılığı yoktur. Zaten Hz. Peygamber’in de bu hususta hiçbir emri yoktur. Peki, müslümanlar bunu neden yaparlar diye sorulursa; müslümanlar imanları gereği ve Allah emrettiği için Peygamberlerini (bir çok şeyden veya ana babadan değil) kendi canlarından daha çok severler. İşte bu sevgi onları aynılaşmaya veya benzemeye götürmektedir. Allah ona tabi olmayı ve itaati emrettiğine göre bu emri yerine getirmek sorumluluktur fakat bunun yanı sıra ona benzemeyi de tabi olma kapsamında değerlendirmenin mümkün olduğunda alimlerin ittifakı vardır. Yani Hz. Peygamber’e tabi olma gayesiyle ona benzemeye çalışmanın sevap olduğunda tüm İslam uleması müttefiktir.
    Sünnet-i Zevâid’in durumu böyledir. Sünnet-i Hüdâ’ya (Hz. Peygamber’in din gereği yaptıklarına) gelince önce yükümlülükleri açıklarsak daha kolay anlaşılır kanaatindeyim:

    NASS NEDİR?
    Nass kısaca hüküm bildiren sözler/metinler demektir (Nass, insanlar anlamına gelen Nâs değil).
    Bunlar da ancak ayet veya hadistir. Görüldüğü gibi burada önümüze gelen metinler Kur’an veya Sünnettir. İşte Sünnet-i Hüdâ buraya dahildir. Kısacası Sünnet-i Hüdâ nasstır. Tefsir, Hadis ve Fıkıh gibi faaliyetler sonucu eldeki nassa bakıldığında Nasslar ancak şu dört halden birinde bulunur:
    subûtu ve delâleti kat’î; subûtu kat’î, delâleti zannî; subûtu zannî, delâleti kat’î; subûtu ve delâleti zannî. Bunu açalım.
    a) Ya varlığı (subût) ayetler gibi kesindir(kat’î) ve ne anlam ifade ettiği/neyi kastettiği(delâlet) nettir (kat’î).
    b) Ya varlığı (subût) ayetler gibi kesindir(kat’î) fakat ne anlam ifade ettiği/neyi kastettiği(delâlet) net değildir (zannî).
    c) Ya varlığı (subût) ayetler gibi değil (zannî) fakat ne anlam ifade ettiği/neyi kastettiği(delâlet) nettir (kat’î).
    d) Ya varlığı (subût) ayetler gibi değil (zannî) ve ne anlam ifade ettiği/neyi kastettiği(delâlet) net değildir (zannî).

    NOT: Burada subût; nassın bize ulaşmasının kesinlik durumu, delâlet ise; bize ulaşan nassın neyi ifade ettiğinin/kastettiğinin açık/net olma durumudur.
    Ayrıca buradaki kat’î (kesin) kelimesi anlaşılsa da, zannî kelimesine takılıp halk dilindeki zan da bulunmak gibi bir kelimeyle karıştırma yanılgısına düşülmesin, çünkü buradaki kat’îlik gibi, zannîlik de ilmi bir ifadedir. İlmî anlamda bir nassın, şüphe ifade etme ihtimali milyonda bir gibi ihmal edilecek durumda olsa dahi o zannî delildir. Başka bir deyişle konuya ilişkin karşı ihtimallerin (milyonla da olsa) tamamını ortadan kaldıramıyorsa o zannî delildir. Bu kategorik ve hiyerarşik bir ayrım içindir. Yoksa onu delillikten çıkaracak bir eleme değildir.

    Demek ki önümüze gelen ayet veya hadis’in hem bize geliş şekli hem de ne ifade ettiği ondan çıkacak hüküm için doğrudan etkilidir. O halde şimdi yükümlülüğe dair çok bilinen hükümlere bakalım (ef’âlu mükellefîn):

    a) Farz-Haram: (subûtu ve delâleti kat’î nass). Bir nass (ayet-hadis fark etmez), bize ayetler gibi ulaşmış, hüküm için elverişli olup aynı zamanda metninde müteşabihlik, kapalılık veya neye delalet ettiğine dair bir belirsizlik yoksa o nasstan çıkan hüküm ya farz (yapın) veya haram (yapmayın) emridir. Bu durumda sünnet de tıpkı ayet gibi farz ve haram koyma konumunda nasstır. (5 vakit namaz, içki yasağı ve haksız cana kıyma yasağı gibi) Bu emirlerin terki hukuk ve ahiret bakımından ceza gerektirir. İnkârı dinden çıkarır.

    b) Vâcib- Mekrûh: (subûtu kat’î, delâleti zannî) ve (subûtu zannî, delâleti kat’î). Bir nassın (ayet-hadis fark etmez), bize gelişi ayetler gibi ulaşmış, fakat metninde müteşabihlik, kapalılık veya neye delalet ettiğine dair bir belirsizlik varsa ya da nassın (ayet-hadis fark etmez), bize gelişi ayetler gibi ulaşmamış, fakat hüküm için elverişli olup aynı zamanda metninde müteşabihlik, kapalılık veya neye delalet ettiğine dair bir belirsizlik yoksa o nasstan çıkan hüküm vacib (yapın-yapmayın) , müstehâb (yapılması güzel) ve mekrûh (yapılması çirkin) uyarısıdır.
    Vâcib’in, subût kat’î, delâleti ise daha güçlü zannî delildir. Subût veya delâletten birinin zannî olması sebebiyle farz-haram gibi güçlü değildir. Yani ayet veya hadisteki kastedilen emrin anlaşılmasına karşın bu hususta kesin farz-haram demeye yeterli kanaat oluşmamıştır. Bu durumda da sünnet tıpkı ayet gibi vacib-mekrûh koyma konumunda nasstır. (Kurban kesme ve Bayram Namazı gibi, İsraf) Yapılması veya yapılmaması hususunda gerektiği gibi davrananlar sevab kazanır fakat davranmayanlara ceza/kınama veya günah olmaz.

    c) Müstehâb: (subûtu zannî, delâleti kat’î). Bir nassın (ayet-hadis fark etmez), bize gelişi ayetler gibi ulaşmamış, fakat hüküm için elverişli olup aynı zamanda metninde müteşabihlik, kapalılık veya neye delalet ettiğine dair bir belirsizlik yoksa o nasstan çıkan hüküm Müstehâb (yapılması güzel tavsiyesi) olur. (Dinin emretmeksizin tavsiye ettiği tüm güzel şeyler müstehabtır. )
    Sünnet çoğu kez milletin kafasını karıştırmaktadır. Milletin genelde sünnet diye bildiği, nasslardan (Kur’an-Sünnet) biri olan sünnet değil mendûb veya bir başka ismiyle müstehabtır.

    d) Mübâh: Bir konu ya da bir fiile dair nass yoksa onun hükmü mübâhdır. Yani hüküm olmama haline mübâhlık (serbestlik) denir.

    SONUÇ: O halde insanlar, Sünnet-i Hüdâ yani Hz. Peygamber’in din gereği (ki bunlar tıpkı ayetlerde olduğu gibi farz-haram, vâcib ve müstehâb-mekrûh olabilir) yaptıklarıyla müstehâb’ı karıştırmamalı. Sünnet-i Hüdâ, müstehâb olabilmenin yanı sıra farz-haram ya da vâcib-mekrûh olabilir.

    KAYNAKLAR:
    Ömer Nasuhi Bilmen, Hukûk-u İslâmiyye ve Istılâhât-ı Fıkhiyye Kamusu, VIII (ilk ciltte)
    Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, X
    Mehmet Zihni, Nimet-i İslâm,
    Gazzâlî, el-Mustasfâ (İslam Hukuk Metodolojisi), II
    Abdulkerim Zeydan, Fıkıh Usulü,
    Fahrettin Atar, Fıkıh Usulü,
    Zekiyyüddin Şaban, İslam Hukuk İlminin Esasları,
    Eserlerin bir kısmı Türkçe, bir kısmı da tercümedir.
    Not: Kavramları verirken orijinal terimlerin yanı sıra kelimelerin sözlük anlamlarını da verme nedenim, kaynaklara başvuran arkadaşların dil sıkıntısı çekmemeleri içindir.

    Selamlar...
    Ibn Abbas (r.a)’tan, Peygamber (s.a.v):"Sen Allah’ı bollukta bil, Allah da seni şiddet anında bilsin, istediğin zaman Allah’tan iste, yardım dilediğin zaman Allah’tan yardım dile. Olacak şeyler hakkında kalem kurudu. Eğer yaratıkların tümü Allah’ın hükmetmediği birşeyle sana fayda vermek isteseler, buna güç yetiremezler. Şayet Allah’ın senin aleyhine yazmadığı birşeyle sana zarar vermek isteseler, buna da güç yetiremezler. Bil ki hoşlanmadığın şeye sabırda çok hayır vardır, zafer sabırladır, çıkış kapısı sıkıntıyladır ve zorlukla beraber kolaylık vardır."
    [Hadis Hasen-Sahihtir. Tirmizi, Sünen - Ahmed b. Hanbel, Müsned - Abd b. Humeyd, Müsned - İbn Receb, Câmiu'l-Ulûm, vd.]

  2. #2
    :(WeEp): adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    25-06-2008
    Mesajlar
    323
    Karizma Gücü
    0
    teşekkürler hocam.

    yani "nass"ın varlığında (subut) ya da neye işaret ettiğinde (delalet) zannilik varsa farz veya haram olamıyor.

    hocam, şimdi bir hadis olsun ama kur'an'la uyuşmasın. ama ne hikmetse sahih olduğu söylensin. şimdi bu hadisin subutu ve delaleti ne olacak?

    kur'an'la ters düşen hadis -senediyle felan sahih görünümündeyse- her iki şeyde de zanni olur düşüncesindeyim ama tabi bir bilgim yok, sadece bir görüş.
    Bu mesaj en son " 23.09.08 " tarihinde saat 14:16 itibariyle :(WeEp): tarafından düzenlenmiştir...

  3. #3
    student adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    19-09-2005
    Mesajlar
    5,219
    Karizma Gücü
    8
    Kuranla ters düşme meselesi keyfe göre yorumlanmaz , bazı din düşmanlarına göre bazı ayetlerde diğer ayetlere ters (!) düşüyorlar.

    Bu konuda keyfi olarak yorum yapılmaz , konunun uzmanı olan kişiler ayetlerde nasıl nesh , nüzul sebebi , gibi durumları göz önüne alıyorlarsa aynı şekilde hadislerde de bu konuları dikkate alırlar.

    Eğer hadis sahih ise zaten subutu kati dir , delaletinin durumu içinde hadisin anlamına bakılması gerektiğini , yani şu anda ortada olmayan bir hadis için delaletinin ne olduğunu söylenmesinin imkansız olduğunu da bilmen gerekir.


    selam ve dua ile,
    En-am Suresi 68.Ayet;

    Ayetlerimiz konusunda 'alaylı tartışmalara dalanlar:' -onlar bir başka söze geçinceye kadar- onlardan yüz çevir. Şeytan sana unutturacak olursa, bu durumda hatırlamadan sonra, artık zulmeden toplulukla beraber oturma.

  4. #4
    :(WeEp): adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    25-06-2008
    Mesajlar
    323
    Karizma Gücü
    0
    "subutu zanni" ve "delaleti zanni" olanlardan çıkan "nass"lara ne deniyor?

  5. #5
    recognizer adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    10-04-2007
    Mesajlar
    509
    Karizma Gücü
    6
    Alıntı :(WeEp): tarafından gönderildi.
    teşekkürler hocam.

    yani "nass"ın varlığında (subut) ya da neye işaret ettiğinde (delalet) zannilik varsa farz veya haram olamıyor.

    hocam, şimdi bir hadis olsun ama kur'an'la uyuşmasın. ama ne hikmetse sahih olduğu söylensin. şimdi bu hadisin subutu ve delaleti ne olacak?

    kur'an'la ters düşen hadis -senediyle felan sahih görünümündeyse- her iki şeyde de zanni olur düşüncesindeyim ama tabi bir bilgim yok, sadece bir görüş.
    Evet, bir hususta hüküm çıkarmaya elverişli nass varsa ve bu nass subut veya delalet bakımından zanni ise farz-haram olmaz.
    İkinci dediğine gelince: Ben yıllardır, hadis ilimleriyle meşgul oluyorum hem sahih hem de Kur'an ile uyuşmayan bir hadis görmedim.
    Hadis tenkit edilirken; ravilerinin güvenilir, senedinin kopuksuz (atlamasız), şaz olmayan (ravinin kendisinden daha sağlam bir ravi veya rivayete aykırı rivayette bulunmaması) ve gizli bir illet (ilk bakışta görülmeyen bir hata/kusur) taşımaması gibi özellikler aranır. Bu sebeble rivayetin değil Kur'an'a bir başka sahih hadise aykırı bile olması mümkün değildir.
    Şayet ilmi bir araştırma yapmadan bir hadis; bir ayet veya hadise aykırı görülüyorsa, burda araştırıcının kusuru vardır. Mesela kişi, hadisin diğer rivayetlerini de incelese tamamını görecekken muhtasar bir rivayete bakıyordur. Hadisin söyleniş sebebi ve ortamını bilmediğinden yanlış bir şekilde farklı kategoride değerlendiriyordur. Kur'an'ın bir hükmünde istisna yapıyor, ilavede bulunuyor yada açıklıyor olabilir. Bunun gibi bir çok neden olabilir ki hepsinin örnekleri vardır.
    Şayet ilmi bir araştırma yaparak aykırı görülüyorsa; hadis gizli bir illet sebebiyle sahih olmayabilir (ki bunu da araştırma yapan kişi görmelidir.)
    Hadis şayet sahih değilse zaten subutu kat'î olmamış olur. Hadis eğer uydurma ise zaten subut yok demektir. Delalete gelince delalet için önce subut şart, fakat anlam ifade etmesi için hadisin sahih olması gerekmez. Kısacası subut varsa ve hükme elverişli ise delaleti de vardır.
    Yukarıda da değindiğim gibi hadislerin sahih olup-olmamasına sadece sened bakımından bakılmaz. Senedine bakıldıktan sonra metne de bakılır yoksa illeti nerden bulacağız değil mi?

    Ayrıca unutmamalı ki her ayet nasıl hüküm için elverişli olmayabileceği gibi hadisler de elverişli olmayabilir.
    Kur'an'la ters düşen bir rivayet yok demiştik diyelim ki her bakımından araştırıp sahih denilen hadisin aykırı olduğunu buldunuz. O zaman o hadisin metninin illetini buldunuz demektir. Yani hadis zaten sahih değildir. Sahih değil derken de uydurma ise subut olmayacağından zanni delalet bile olamaz.

    Alıntı :(WeEp): tarafından gönderildi.
    "subutu zanni" ve "delaleti zanni" olanlardan çıkan "nass"lara ne deniyor?
    Şöyle demek istedin herhalde:
    "subutu zanni" ve "delaleti zanni" olan "nass"lardan çıkan hükümlere ne deniyor?
    yukarıda bahsettiğim gibi müstehap (mendub), halk tabiriyle sünnet (gayr-ı müekked sünnet) deniyor.

    Umarım faydalı olmuştur. İlgine teşekkürler...
    Ibn Abbas (r.a)’tan, Peygamber (s.a.v):"Sen Allah’ı bollukta bil, Allah da seni şiddet anında bilsin, istediğin zaman Allah’tan iste, yardım dilediğin zaman Allah’tan yardım dile. Olacak şeyler hakkında kalem kurudu. Eğer yaratıkların tümü Allah’ın hükmetmediği birşeyle sana fayda vermek isteseler, buna güç yetiremezler. Şayet Allah’ın senin aleyhine yazmadığı birşeyle sana zarar vermek isteseler, buna da güç yetiremezler. Bil ki hoşlanmadığın şeye sabırda çok hayır vardır, zafer sabırladır, çıkış kapısı sıkıntıyladır ve zorlukla beraber kolaylık vardır."
    [Hadis Hasen-Sahihtir. Tirmizi, Sünen - Ahmed b. Hanbel, Müsned - Abd b. Humeyd, Müsned - İbn Receb, Câmiu'l-Ulûm, vd.]

  6. #6
    NuruLikA adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    01-03-2008
    Mesajlar
    939
    Karizma Gücü
    5
    (subûtu ve delâleti kat’î nass). Bir nass (ayet-hadis fark etmez), bize ayetler gibi ulaşmış, hüküm için elverişli olup aynı zamanda metninde müteşabihlik, kapalılık veya neye delalet ettiğine dair bir belirsizlik yoksa o nasstan çıkan hüküm ya farz (yapın) veya haram (yapmayın) emridir. Bu durumda sünnet de tıpkı ayet gibi farz ve haram koyma konumunda nasstır.
    emeğine saglık azizim çok aydınlatıcı bilgi.
    Maahazâ Cenab-ı Hak da dünyayı (Allah'ta alıkoyan) terk etmeye dâvet ediyor ki, senelerce dostlarınla beraber rahat edesin. Öyle ise kayıtlı ve kelepçeli olarak sevkedilmezden evvel, Allah’ın dâvetine icâbet et.

    Biri de sen burada misafirsin. Ve buradan da diğer bir yere gideceksin. Misafir olan kimse beraberce getiremediği bir şeye kalbini bağlamaz. Bu menzilden ayrıldığın gibi, bu şehirden de çıkacaksın. Ve keza bu fani dünyadan da çıkacaksın. Öyle ise aziz olarak çıkmaya çalış, Vücudunu Mucidine (c.c) feda et, Mukabilinde büyük bir fiyat alacaksın. Çünkü feda etmediğin takdirde ya bâd-i heva zail olur, gider, veya Onun malı olduğundan yine Ona döner.

  7. #7
    HAMZA... adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    09-02-2007
    Mesajlar
    5,134
    Karizma Gücü
    7
    Rasul'un yaşam tarzı ve onun peygamberlik vasfı ile ilgili uygulamaların çok net anlatıldığı bir yazı olmuş. Recognizer kardeşime teşekkür ediyorum.
    HAMZA...


    Son Ağaç yıkıldığında, Son Nehir kuruduğunda, Son Balık öldüğünde,son Çiçek solduğunda paranın yenmeyeceğini öğreneceksiniz (Kızılderili Atasözü)



    TÜRKYAŞAM
    FENERBAHÇELİLE

    Hep DESTEK
    Tam DESTEK!!




    NE KADAR BİLİRSEN BİL, SÖYLEDİKLERİN KARŞINDAKİ KİŞİNİN ANLADIĞI KADARDIR. (HZ. MEVLANA)

  8. #8

    Kayıt Tarihi
    23-01-2007
    Mesajlar
    359
    Karizma Gücü
    0
    Sayın Recognizer arkadaşımıza açıklayıcı bilgiler için teşekkürler.
    Ama burada sahih olmayan hadislerin de var olabileceği gerçeği göz ardı edilmemelidir.

    Ayrıca Hakka süresinin aşağıda verilen ayetleri, bu konuyla alakalı olarak çok anlamlıdır:

    38,39,40. Görebildiklerinize ve göremediklerinize yemin ederim ki, o , hiç şüphesiz çok şerefli bir elçinin sözüdür.


    41. O, bir şairin sözü değildir. Ne de az inanıyorsunuz!


    42. Bir kâhinin sözü de değildir. Ne de az düşünüyorsunuz!


    43. O, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmedir.


    44,45. Eğer (Peygamber) bize isnat ederek bazı sözler uydurmuş olsaydı, mutlaka onu kudretimizle yakalardık.


    46. Sonra da onun şah damarını mutlaka keserdik.

    Bu ayetler, çok ciddi konularda bayraktarlık yapan hocamızın gözünden kaçmış olsa gerek.( Bu sözüm forumdaki arkadaşlarımız için söylenilmemiştir.)

    Saygılar..
    Bu mesaj en son " 16.10.08 " tarihinde saat 22:52 itibariyle celika tarafından düzenlenmiştir...
    Akla, ''iman nedir ?'' diye sordum
    O, kalb kulağıma dedi ki,'' İman edebtir.

    Ey rüzgar, mademki o semte gideceksin, O nazenin sevgili ile yüz yüze geleceksin, bizden ona çok selam ve saygılar götür.

    Aşk namesinin taşa ne tesiri olur? Aşka yabancı olana musiki haramdır.Çünkü ateş yanmayan yerde duman çıkmaz.

  9. #9
    student adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    19-09-2005
    Mesajlar
    5,219
    Karizma Gücü
    8
    O ayetler bence recognizerın gözünden kaçmamış ama recognizerın mesajında yazanlar senin gözünden kaçmış , recognizer bu konudaki ilk mesajında ;

    NASS NEDİR?
    Nass kısaca hüküm bildiren sözler/metinler demektir (Nass, insanlar anlamına gelen Nâs değil).
    Bunlar da ancak ayet veya hadistir. Görüldüğü gibi burada önümüze gelen metinler Kur’an veya Sünnettir. İşte Sünnet-i Hüdâ buraya dahildir. Kısacası Sünnet-i Hüdâ nasstır. Tefsir, Hadis ve Fıkıh gibi faaliyetler sonucu eldeki nassa bakıldığında Nasslar ancak şu dört halden birinde bulunur:
    subûtu ve delâleti kat’î; subûtu kat’î, delâleti zannî; subûtu zannî, delâleti kat’î; subûtu ve delâleti zannî. Bunu açalım.
    a) Ya varlığı (subût) ayetler gibi kesindir(kat’î) ve ne anlam ifade ettiği/neyi kastettiği(delâlet) nettir (kat’î).
    b) Ya varlığı (subût) ayetler gibi kesindir(kat’î) fakat ne anlam ifade ettiği/neyi kastettiği(delâlet) net değildir (zannî).
    c) Ya varlığı (subût) ayetler gibi değil (zannî) fakat ne anlam ifade ettiği/neyi kastettiği(delâlet) nettir (kat’î).
    d) Ya varlığı (subût) ayetler gibi değil (zannî) ve ne anlam ifade ettiği/neyi kastettiği(delâlet) net değildir (zannî).

    NOT: Burada subût; nassın bize ulaşmasının kesinlik durumu, delâlet ise; bize ulaşan nassın neyi ifade ettiğinin/kastettiğinin açık/net olma durumudur.
    Ayrıca buradaki kat’î (kesin) kelimesi anlaşılsa da, zannî kelimesine takılıp halk dilindeki zan da bulunmak gibi bir kelimeyle karıştırma yanılgısına düşülmesin, çünkü buradaki kat’îlik gibi, zannîlik de ilmi bir ifadedir . İlmî anlamda bir nassın, şüphe ifade etme ihtimali milyonda bir gibi ihmal edilecek durumda olsa dahi o zannî delildir.Başka bir deyişle konuya ilişkin karşı ihtimallerin (milyonla da olsa) tamamını ortadan kaldıramıyorsa o zannî delildir. Bu kategorik ve hiyerarşik bir ayrım içindir. Yoksa onu delillikten çıkaracak bir eleme değildir.
    Demek ki önümüze gelen ayet veya hadis’in hem bize geliş şekli hem de ne ifade ettiği ondan çıkacak hüküm için doğrudan etkilidir. O halde şimdi yükümlülüğe dair çok bilinen hükümlere bakalım (ef’âlu mükellefîn):
    demiş ,Bence yazıyı tekrar okumalısın ama bu sefer daha dikkatli oku.


    selam ve dua ile,
    En-am Suresi 68.Ayet;

    Ayetlerimiz konusunda 'alaylı tartışmalara dalanlar:' -onlar bir başka söze geçinceye kadar- onlardan yüz çevir. Şeytan sana unutturacak olursa, bu durumda hatırlamadan sonra, artık zulmeden toplulukla beraber oturma.

  10. #10

    Kayıt Tarihi
    21-05-2009
    Mesajlar
    831
    Karizma Gücü
    4
    Evvela emanetler hadisinin birinci versiyonunun sadece Ehlibeyt kaynaklarında nakledildiği iddiası kesinlikle doğru değil ve bunu iddia eden kimsenin kaynaklardan haberi yoktur maalesef. İkinci versiyonun ise sanki Ehli Sünnet’te muteber bir hadis olduğu iddiası da kesinlikle doğru değildir.

    Saygı değer kardeşim, Sekaleyn hadisi olarak meşhur “İKİ EMANET” hadisinin doğru olan nakli, içinde “Kur’an ve Ehlibeyt” geçen hadistir. Bu nakil Ehlibeyt kaynaklarının yanı sıra, Ehl-i Sünnet’in de en muteber hadis, tefsir ve siyer kitaplarında sahih senetlerle mütevatir olarak nakledilmiştir; yani anlayacağın müşterek bir hadistir. Kur’an ve Sünnet kavramlarının geçtiği nakil ise hatta Ehl-i Sünnet’in bile muteber hadis kaynaklarında yer almamıştır.

    Biz önce Sekaleyn hadisinin “Kur’an ve Ehlibeyt” kavramlarını içeren naklinin müşterek metni veriyoruz. Ardından kaynaklarını, ardından diğer nakli tahlil etmeye çalışacağız:

    "Ey insanlar, sizin aranızda, kendilerine sarıldığınız takdirde asla sapmayacağınız iki değerli ve ağır emanet bırakıyorum; Allah'ın kitabını; o kitapta hidayet ve nur vardır ve itretim olan Ehlibeyt''mi." Bazı nakillerde, "Onlar Kevser havuzu başında bana varıncaya kadar asla birbirlerinden ayrılamazlar. Ve Allah'ı hatırlatıyorum sizlere Ehlibeyt'im hakkında ve Allah'ı hatırlatıyorum sizlere Ehlibeyt'im hakkında ve bakın benden sonra onlara nasıl davranacaksınız" cümleleri de eklenmiştir.

    Oldukça meşhur olan ve çeşitli nakilleriyle tevatür derecesine varan bu hadis, muhtelif senetlerle birçok sahabiden nakledilmiştir. İbn-i Hacer bu hadisin 27 senetle nakledildiğini söylemektedir. (Es-Sevaik-ul Muhrika, S.226)

    Bu hadisi bazı cüzi farklarla nakleden muteber Sihah ve Sünen kitaplarından sadece bir kaçını vermekle yetineceğiz: Sahih-i Müslim, Bab-u Fezail-i Ali (a.s), C.7, S.122, Sünen-i Tirmizi, C.2, S.308, Müsned-i Ahmed, C.3, S.17, Es-Sünen-ül Kübra, C.2, S.148, Müstedrek-üs Sahihayn, C.3, S.109, Et-Tabakat-ül Kübra, C.2, S.194, El-Cami-üs Sağır, C.1, S.104, Mecm-üz Zevaid, C.1, S.170, Kenz-ül Ummal, C.6, S.309, İhya-ül Meyyit (Suyuti) Hadis: 56, Es-Sevaik-ul Muhrika (İbn-i Hacer), S.141,143,148..., Sünen-üd Darimi, C.2, S.431, (Kitab-u Fezail-il Kur'an), Usd-ül Gâbe, C.3, S.92-147, Yenabi-ül Mevedde, S.36-37-38...



    Bu hadis-i şerifin yer aldığı çeşitli kaynakları ve hadisin değişik nakillerindeki cüzî farkları öğrenmek isteyen kardeşlerimiz, Ehlibeyt Mesajı dergisine müracaat edebilirler.

    Bu nakillerden anlaşılan şu ki Allah Resulü (s.a.a) bu hadisi, Gadir-i Hum, Cuhfe, Arafat, Taif dönüşü, ölüm döşeğinde yatarken vb. birçok yer ve münasebetlerde beyan etmişlerdir. Bu ise Resul-i Ekrem'in (s.a.a), bu konuya ve bu ağır ve değerli emanetleri Müslümanlara tanıtmaya ve böylece hücceti herkese tamamlayıp kimseye mazeret ve bahane yeri bırakmamağa ne kadar önem verdiğini göstermektedir.

    Şimdi gelelim “Kur’an ve Sünnetim” şeklinde nakledilen rivayete:

    Aziz kardeşim, Hz. Resul’ün ümmete emanet ettiği iki değerli emanetin Kur’an-ı Kerim ve Hz. Resul’ün Sünnet’i olduğunu belirten nakil, Ehl-i Sünnet’in nezdinde en muteber hadis kaynakları olarak bilinen Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim de dâhil olmak üzere Kütüb-i Sitenin hiç birinde yer almamıştır. Hatta Malik’in Muvatta’sı hariç, Kütüb-i Tis’a’nın (dokuz hadis kaynağının) bile hiçbirinde yer almamıştır. Malik’in Muvatta’sında ise sadece bir yerde (1395. hadisinde), o da mürsel olarak, yani senetsiz olarak rivayet edilmiştir. Malik’in bu hadisi kimden duyduğu, bu hadisin Malik’e kadar olan senet silsilesinde kimlerin yer aldığı, o kimselerin sika ve adil insanlar mı, yoksa yalancı ve zayıf insanlar mı olduğu belli değildir. Dolayısıyla da hadis literatüründe böyle bir hadis nakline hiç itibar edilmez ve kâle alınmaz.

    Evet, bu nakil müsned olarak Hakim’in Müstedrek-üs Sahihayn kitabında rivayet edilmiştir. Ancak, bu naklin senet silsilesinde yer alan kişiler, bizzat Ehl-i Sünnet’in kendi büyük âlimlerince zayıf ve nakillerine itibar edilmeyecek kişiler olduğu kaydedilmiş ve bu hadisin uydurma olduğu itiraf edilmiştir. Ben bu rivayetle ilgili olarak Ehl-i Sünnet’in iki büyük âlimiyle baş başa bırakıyorum.

    Bakınız Ehl-i Sünnet’in önde gelen bilginlerinden olan Ahmet Sa’d Hamdun, Kur’an ve Sünnetin şeklinde nakledilen rivayeti tahriç ettikten sonra şunlara yer veriyor:

    “Bu hadisin senedi zayıftır. Bu senette Salih bin Musa Talhi yer almıştır. Zehebi onun hakkında; “Zayıftır.” demiştir. Yahya ise; “O bir şey değildir, itibar edilmez ve hadisi yazılmaz.” demiştir. Buhari se; “Hadisleri münkerdir.” söylemiştir. Nesai ise; “Metruktür.” demiştir.” (Usul-ü İtikad-ı Ehl-is Sünnet, Ebu’l Kasım el-Lalkai es-Selefi, s. 8)

    Ehl-i Sünnet’in önde gelen muhaddislerinden olan Hasan bin Ali es-Sakkaf eş-Şafii ise, bu hadisle ilgili olarak şöyle demiştir:

    “Bana; Hz. Resul’ün “Sizin aranızda iki emanet bırakıyorum; onlara sarıldığınız takdirde sapmazsınız: Allah’ın kitabını ve...” hadisi sorulmuştur, “Acaba sahih olanı “ve yakınlarım olan Ehl-i Beyit’imi” lafzıyla geleni midir? Yoksa “ve sünnetimi” lafzıyla geleni midir?” diye. “Sizden ricamız, bunu, hadis ve senedi açısından açıklamanızdır.” denmiştir.

    Cevap: Sahih olarak sabit olan, “ve Ehl-i Beyit’imi” lafzıyla gelen hadistir. “ve sünnetimi” lafzıyla gelen hadis ise, hem senet, hem de metin açısından batıldır. Burada inşaallah senet hususunu açıklayacağız. Zira soruda bu hususun aydınlığa kavuşması istenmiştir.

    Diyoruz ki: Bu hadisi Müslim, Sahih’inde (Abdulbaki basımı, 4/1873, 2408 numaralı hadis) [4425. hadis] efendimiz Zeyd bin Erkam’dan nakletmiştir.

    O şöyle demiştir: “Bir gün Hz. Resulullah Mekke ile Medine arasında Hum denen suyun kenarında ayağa kalkarak bize bir konuşma yaptı. Allah’a hamd-ü sana etti, nasihatte bulundu, Allah’ı bize hatırlattı, sonra da şöyle buyurdu: “Bilin ki, ey insanlar, ben de bir beşerim. Rabbimin elçisi gelip de icabet etmem beklenir. Ve ben sizin aranızda iki ağır emanet bırakıyorum. Onların ilki Allah’ın kitabıdır; onda hidayet ve nur vardır. Öyleyse Allah’ın kitabını tutun ve ona sarılın.” İnsanları Allah’ın kitabına sarılmaya teşvik ettikten sonra da şöyle buyurdu: “Ve Ehlibeyt’imi. Size Allah’ı hatırlatırım Ehlibeyt’im hakkında, size Allah’ı hatırlatırım Ehlibeyt’im hakkında, size Allah’ı hatırlatırım Ehlibeyt’im hakkında.”

    Müslim’in lafzı böyledir. Bu hadisi Daremi de Sünen’inde bu lafızla (2/431-432, 3182 numaralı hadisi) güneş gibi açık olan sahih bir senetle nakletmiştir. Bu ikisi dışında diğerleri de rivayet etmişlerdir.

    “ve sünnetimi” lafzıyla nakledilen hadise gelince; onun uydurulmuş bir hadis olduğunda şüphe yoktur. Zira senedi çok zayıftır. Bu hadisin uydurulmasında Emevilerin etkisi olmuştur.

    İşte bu hadisin senedi ve metni şöyledir: “Hakim, Müstedrek’inde (1/93) kendi senediyle İbn-i Ebi Uveys’den, o da babasından, o da Sevr bin Zeyd ed-Deylemi’den, o da İkrime’den, o da İbn-i Abbas’tan rivayet etmiştir. Bu hadiste şöyle geçmiştir: “Ey insanlar, ben sizin aranızda öyle bir şey bırakıyorum ki, ona sarıldığınız takdirde asla sapmazsınız: Allah’ın kitabını ve peygamberinin sünnetini.”

    Ben diyorum ki: Bu hadisin senedinde İbn-i Ebi Uveys ile babası yer almıştır. Hafız Muzzi Tehzib-ül Kemal’de (3/127) İbn-i Ebi Uveys’in biyografisinde -onu cerh edenlerin sözünü aktarıyorum- şöyle der:

    “Muaviye bin Salih, Yahya bin Muin’in onların hakkında şöyle dediklerini nakletmiştir: “Ebu Uveys ve oğlu zayıftır.” Yine Yahya bin Muin şöyle demiştir: “İbn-i Ebi Uveys ve babası hadisi çalıyorlardı. Yine o şöyle demiştir: “İbn-i Ebi Uveys, karıştırıcı ve yalancıdır. Bir şey değildir (kendisine itina edilmez).”

    Ebu Hatem ise onun hakkında şöyle demiştir: “Doğru konuşma ihtimali vardır. Ancak basiretsiz biri idi.”

    Nesai onun hakkında; “Zayıftır.” demiştir. Yine Nesai onun hakkında başka bir yerde; “Sika (güvenilir) değildir.” demiştir. Ebu’l Kasım el-Lalkai ise şöyle demiştir: “Nesai onun terk edilmesine yol açacak kadar aleyhinde konuşmaya ileri gitmiştir.”

    Ebu Ahmed bin Adi ise onun hakkında şöyle demiştir: “Bu İbn-i Ebi Uveys, dayısı Malik’ten hiçbir kimsenin tabi olmadığı garip hadisler rivayet etmiştir.”

    Ben diyorum ki: Ayrıca Hafız İbn-i Hacer, Feth-ül Bari kitabının mukaddimesinde (391) şöyle demiştir: “Nesai ve diğerlerinin İbn-i Ebi Uveys’e yaptıkları kadhten (eleştiriden) dolayı Sahih’te olanı hariç, onun hiçbir hadisiyle ihticac edilemez.”

    Yine Hafız Seyyid Ahmed bin Sıddık, “Feth-ül Melik-il Ali” kitabının 15. sayfasında şöyle demiştir: “Seleme bin Şabib demiştir ki: Ben İsmail bin Ebi Uveys’in; “Bazen Medine halkı bir konuda ihtilafa düşünce, ben bu ihtilafı yatıştırmak için onlara hadis uydururdum.” dediğini duydum.”

    O halde bu insan hadis uydurma ithamı olan bir kişidir. Yahya bin Muin onu yalancılıkla itham etmiştir. Üstelik onun naklettiği, “ve sünnetimi” lafzının yer aldığı hadis, Sahiheyn’de (Sahih-i Buhari ve Müslim’de) de yer almamıştır.

    Babasına gelince; Ebu Hatem er-Razi, oğlunun “el-Cerh ve’t-Tadil” kitabında (5/92) olduğu üzere, onun hakkında şöyle demiştir: “Hadisi yazılır, ancak onunla ihticac edilmez. Güçlü biri değildir.” Aynı kaynakta İbn-i Ebu Hatem, İbn-i Muin’in onun hakkında; “Güvenilir değildir.” dediğini nakletmiştir.

    Ben diyorum ki: Hakkındaki sözleri naklettiğimiz bu iki insanın senedinde bulunduğu bir hadisin sahih sayılması, iğnenin deliğinden deve geçmesi kadar zordur. Özellikle bu nakil Sahih’te (Sahih-i Müslim’de) gelen nakle de aykırıdır. Bunu iyice düşün, Allah seni hidayet etsin.

    Hakim de bu hadisin zayıf olduğunu itiraf etmiştir. Dolayısıyla da el-Müstedrek’te (Hakim’in bu hadisi naklettiği hadis kitabı) onu sahih saymamıştır. Sadece bu hadisin olabileceğine şahit getirmeğe çalışmıştır. Ancak getirdiği şahit de zayıf ve senet açısından sakıttır. Dolayısıyla da bu hadisin zayıflığına zayıflık eklemiştir. Bizim tahkikimize göre ise İbn-i Ebi Uveys veya babası, aşağıda nakledeceğimiz bu zayıf kimsenin hadisini çalmış ve kendi adına nakletmiştir. Nitekim İbn-i Muin, bu ikisinin hadis çaldığını açıkça belirtmiştir. Bilahare Hakim, bu şahidini kitabında (1/93); “Ben bu hadise Ebu Hüreyre’nin hadisinden de bir şahit buldum.” diye kaydetmiş, sonra da onu kendi senediyle Zabiy Sena Salih bin Musa et-Talhi yoluyla, Abdulaziz bin Rafi’den, o da Ebu Salih’ten, o da merfu olarak Ebu Hüreyre’den Hz. Resulullah’ın şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “Ben sizin aranızda iki şey bırakıyorum ki, onlardan sonra (onlara sarıldığınız takdirde) asla sapmazsınız: Allah’ın kitabını ve sünnetimi. Onlar Havuz (Havz-ı Kevser) başında bana dönünceye kadar asla birbirinden ayrılmazlar.”

    Ben diyorum ki: Bu hadis de uydurmadır ve ben bu hadisin senedinde yer alan sadece bir kişi hakkında konuşmakla yetiniyorum. O ise Salih bin Musa et-Talhi’dir. İşte hadis imamlarının büyüklerinden bu kişiye itiraz eden bazılarının Tehzib-ül Kemal (13/96) kitabında yer alan sözleri şöyledir: “Yahya bin Muin onun hakkında; “O bir şey değildir.” demiştir. Ebu Hatem er-Razi ise şöyle demiştir: “O gerçekten de zayıf ve münker hadisleri rivayet eder. O bir çok sika insandan münker hadis rivayet etmiştir.”

    Nesai onun hakkında; “Hadisi yazılmaz.” demiştir. Başka bir yerde de; “Hadisi terk edilir.” demiştir.

    Hafız İbn-i Hacer’in Tehzib-üt Tehzib adlı kitabında (4/355) ise şunlar yer almıştır: “Bu adam, sika insanlardan sika insanların hadislerine benzemeyen hadisler rivayet ederdi. Dinleyen, o hadisin uydurulmuş ya da değiştirilmiş olduğunu anlardı. Dolayısıyla onun hadisiyle delil getirmek caiz değildir.” Ebu Naim onun hakkında; “Hadisi terk edilir, münker hadisler nakletmektedir.” demiştir.

    Ben diyorum ki: Hafız da onun hakkında “et-Takrib” adlı kitabında (2891 numaralı biyografi); “Metruktür.” şeklinde hükmetmiştir. Zehebi de “el-Kaşif” adlı kitabında (2412 numaralı biyografı) “Çok zayıftır.” demiştir.

    Yine Zehebi “el-Mizan” adlı kitabında (2/302) onun biyografisinden bahsederken, bu hadisi onun münker hadislerine bir örnek olarak nakletmiştir.

    Bu hadisi Malik “Muvatta” adlı kitabında (899, 3 numaralı hadis) senetsiz olarak nakletmiştir. Senedinin zayıflığını beyan etmemizden sonra onun da bir değeri olmadığı bellidir.

    Hafız Abdulbir “et-Temhid” adlı kitabında (24/331) bu uydurulmuş zayıf hadis için üçüncü bir senet zikretmiş ve şöyle demiştir: “Bize Abdurrahman bin Yahya rivayet etmiştir; o da demiştir ki, bize Ahmet bin Said rivayet etmiştir; o da demiştir ki, bize Muhammed bin İbrahim ed-Deylemi rivayet etmiştir; o da demiştir ki, bize Ali bin Zeyd el-Feraizi rivayet etmiştir; o da demiştir ki, bize el-Huneyni, Kesir bin Abdullah bin Amr bin Afv’den, o da babasından, o da ceddinden rivayet etmiştir ki: Resulullah şöyle buyurdu....”

    Ben diyorum ki: Bu senetteki zaaflardan sadece birini zikretmekle yetiniyoruz. O da bu hadisin senedinde yer alan Kesir bin Abdullah’tır. İmam Şafii onun hakkında; “O, yalanın erkânlarından biridir.” demiştir. Ebu Davud da onun hakkında; “Yalancılardan biri idi.” söylemiştir. İbn-i Hibban da onun için; “Bu adam, babası aracılığıyla ceddinden uydurulmuş bir kitap nakletmiştir ki, hayret ve şaşkınlığı ortaya koymanın dışında, onu hadis kitapları arasında zikretmek veya ondan hadis nakletmek caiz değildir.” [1]

    Nesai ve Darekutni ise onun hakkında; “Hadisleri terk edilmiştir.” demişlerdir.

    İmam Ahmed de onun hakkında hadisi terk edilir, bir şey değildir.” demiştir. Yahya bin Muin de onun için; “Bir şey değildir.” söylemiştir.

    Ben diyorum ki: Hafız bin Hacer “et-Takrib” adlı kitabında ondan söz ederken, onun hakkında sadece; “Zayıftır.” demekle yetinip, ardından; “Onu yalancılıkla itham eden kimse biraz aşırıya gitmiştir.” diye devam etmekle hata etmiştir.

    Ben diyorum ki: Hayır, asla aşırıya gitmemiştir. Aksine hadis imamlarından gördüğün üzere onun durumu bu idi. Özellikle de Zehebi “el-Kaşif” adlı kitabında; “Çok zayıftır.” tabirini kullanmıştır. Gerçekten o böyledir, hadisi de uydurmadır. Dolayısıyla ne onun hadisine uymak, ne de şahit olarak zikretmek caiz değildir. Aksine, onun yüzüne vurulmalıdır. Tevfik Allah’tandır...

    Böylece açıkça belli olmuştur ki, sahih olan hadis, Sahih-i Müslim’de geçen “Allah’ın kitabı ve itretim, (Ehlibeyt’im) tabirinin yer aldığı hadistir. “Allah’ın kitabı ve sünnetim” tabiri geçen hadis ise batıldır ve senet açısından da sahih değildir. O halde camilerdeki imam, vaiz ve hatiplerin, Hz. Resulullah’tan gelmeyen bu lafzı terk etmeleri ve insanlara, Resulullah’ın Sahih-i Müslim’de sahih senetle sabit olan “Allah’ın kitabını ve Ehl-i Beyit’imi -ya da- yakınlarımı” lafzını açıklamaları gerekir.” (Bu Ehl-i Sünnet âliminin sözleri burada sona ermiştir.)

    İnşallah ki bu açıklamalar, bu iki naklin hangisinin sahih ve doğru olduğu konusunda yeterli olmuştur.

    Son olarak şu noktayı da hatırlatmamızda fayda vardır ki biz bu iki nakli tahlil edip de açıklanan delillere binaen “Kur’an ve Ehlibeyt’im” şeklinde nakledilen rivayeti tercih ederken hâşâ Resulullah’ın Sünnetini reddediyor değiliz. Elbette Resulullah’ın sünneti bizim için İslam’ın ikinci kaynağıdır. Ve bunu hadislerden önce Kur’an ayetleriyle ispatlıyoruz hamdolsun. Ama bizim itirazımız, Kur’an ve sünnetin naklini diğer hadise alternatif olarak alıp onu hasıraltı etmek ve Ehlibeyt olgusunu unutmak, unutturmaya çalışmak ve ümmetin gündeminin dışına itme çabalarıdır. Biz demek istiyoruz ki illa da bir tercih yapılacaksa, “Kur’an ve Ehlibeyt’im” şeklindeki nakil her açıdan tercih edilmelidir. Oysa Ehlisünnet arsındaki durum tam bunun tersini gösteriyor. Yoksa biz bu iki adisin birbiriyle çelişkili olmadığını, hatta birbirlerini tamamlar nitelikte olduğu kanaatindeyiz. Çünkü bu iki hadis yan yana geldiğinde şu sonuç ortaya çıkmaktadır: Kur’an ve Sünnet İslam hükümlerinin baş kaynağıdır. Ehlibeyt ise bu iki kaynağa (Kur’an’ın sahih tefsirine ve Resulullah’ın sahih sünnetine) varmanın en doğru, en güvenilir ve en şaibesiz yolu ve kanalıdır.

    Yeri gelmişken “Kur’an ve Ehlibeyt’im” şeklinde nakledilen hadisten her akıllı ve vicdanlı insanın anlayacağı ve çıkarabileceği bazı önemli sonuçlara değinmemizde fayda vardır:

    Önce hadisi bir kez daha hatırlayalım:

    "Ey insanlar, sizin aranızda, kendilerine sarıldığınız takdirde asla sapmayacağınız iki değerli ve ağır emanet bırakıyorum; Allah'ın kitabını; o kitapta hidayet ve nur vardır ve itretim olan Ehlibeyt''mi." Bazı nakillerde, "Onlar Kevser havuzu başında bana varıncaya kadar asla birbirlerinden ayrılamazlar. Ve Allah'ı hatırlatıyorum sizlere Ehlibeyt'im hakkında ve Allah'ı hatırlatıyorum sizlere Ehlibeyt'im hakkında ve bakın benden sonra onlara nasıl davranacaksınız" cümleleri de eklenmiştir.

    Bu hadisin muhtevası dikkate alındığında ondan şu sonuçları elde etmek mümkündür:

    a- Kur'an'a sarılmanın anlamı, ona uymak, onun emir ve nehiylerine amel etmek olduğu gibi, Ehlibeyt'e sarılmak da onlara uymak, onların gittiği yolu takip etmek, benimsedikleri fikirleri benimsemek olmalıdır.

    b- Kur'an ve Ehlibeyt'i takip etmek, dalaletlerden kurtulmamızın güvencesi, onlardan ayrı kalmamız ise, dalalet kapılarının yüzümüze açmamız demektir.

    c- Kur'an ve Ehlibeyt, kıyamete kadar birbirlerinden ayrılmayacaklarına göre, "Kur'an bize yeterlidir" deyip Ehlibeyt'ten ayrı kalan veya Ehlibeyt'i sevip takip ettiklerini iddia edip Kur'an'a ilgisiz kalan her iki gurup da yanlıştadır. Zira bunları birbirinden ayıranlar, Resulullah'ın emanetlerine gereği gibi sahip çıkmamalarının yanı sıra, ne Kur'an'dan doğru bir şekilde istifade edebilirler, ne de Ehlibeyt'in takibinde gerçekçi olabilirler; zira bunları yan yana koyup bize emanet etmesi, "Bunlar birbirinin tamamlayıcısıdır" demektir. Evet, Kur'an Ehlibeyt'in referans ve te'yidi, Ehlibeyt ise Kur'an'ın hafızları ve gerçek açıklayıcıları konumundadır.

    d- Kur'an-ı Kerim'e hiçbir şey tercih edilemeyeceği gibi, Ehlibeyt'e de hiçbir kimse, hiçbir şeyde tercih edilemez. Eğer öyle olsaydı, onları Resulullah, Kur'an'ın yanına koyup emanet olarak bırakmazdı. Yoksa onları başkalarına tercih etmenin bir anlamı kalmazdı. Allah Resulü bu gerçeği başka bir hadisinde şu cümlelerle ifade buyurmuştur: "Hiçbir kimse biz Ehlibeyt'le kıyaslanamaz." (Feraid-üs Simtayn, C.1, S.45, Zehâir-ül Ukbâ, S.17, Yenabi-ül Mevedde, C.2, S.114)

    e- Kur'an'a hiçbir yönden bâtıl yaklaşamayacağı ve onda her hangi bir yanlışın ve mantıksızlığın söz konusu olamayacağı gibi, Ehlibeyt'in de bâtıl ve yanlış bir yoldan gideceği, bâtıl ve yanlış bir söz söyleyecekleri düşünülemez. Aksi taktirde insanların doğru yoldan sapmamaları için teminat olarak gösterilemezlerdi.

    Kur'an ve Ehlibeyt, hiçbir konuda bir birleriyle çelişmezler, ters düşmezler. Yoksa bir birlerinden ayrılmış olurlar. Oysa Resulullah "Onlar birbirinden asla ayrılmazlar" buyurmaktadır. Bunun sonucu da masum olmaktan başka bir şey değildir.

    f- Kur'an ve Ehlibeyt, birbirlerinden ayrılmayacağına göre, kıyamete kadar Kur'an'la birlikte Ehlibeyt'ten de birilerinin bulunması ve yaşaması gerekir. Aksi taktirde "Birbirlerinden ayrılmazlar" cümlesi anlamsız kalır ve ümmetin dalaletten korunmasına verilen teminat ortadan kalkmış olur.

    Evet, Kur'an'la birlikte her zamanda Ehlibeyt'ten de bir ferdin bulunması gerektiğini te'yid eden bir başka hadis de şu hadistir: "Kim zamanının imamını tanımadan ölürse cahiliye ölümü ile ölmüştür." Evet, her zamanda hak bir imamın bulunması bir zarurettir. Aksi takdirde, çeşitli zamanlarda yaşayanların, zamanlarının imamını tanımakla görevlendirilmeleri yersiz olurdu. Olmayan bir imamı tanımayı farz kılmanın makul bir yanı olabilir mi? Bu imam, batıl imamlardan da olamayacağına göre, mutlaka her zamanın hak bir imama sahip olması gerekir. Eğer bunun Ehlibeyt'ten başka biri olduğunu farz edersek, o halde Müslümanların din ve dünyalarında onu kendilerine imam ve önder kabul edip Kur'an'ın yanında ona sarıldıkları gerçeği ortaya çıkar; bu ise Sekaleyn hadisine büsbütün ters düşer. O halde her zamanda cahiliye ölümünden kurtulmak için tanınması ve takip edilmesi gereken imamın Ehlibeyt'ten olması ve Kur'an'la birlikte ona temessük edilmesi gerekir.

    g- Bu hadisi şeriften anlaşıldığı üzere Ehlibeyt "Kevser Havuzu" başında Resulullah'a kavuşacaklardır. Havuz başında Allah Resulüne kavuşanların da geçek kurtuluşa varacakları kesindir. O halde Ehlibeyt kendilerine uyanları da kesinlikle Kevser başına ulaştıracaklardır. Hâlbuki Resulullah'tan nakledilen ve Sahih-i Buharî ve Sahih-i Müslim başta olmak üzere birçok hadis kaynağında yer alan birçok hadise göre, ashaptan bir kısmının havuz başında Resulullah'a ulaşmaları önlenip oradan uzaklaştırılacaklardır:

    Allah Resulünden (s.a.a) bu konuda şöyle rivayet edilmiştir: "Kıyamette (havuzun başında) durduğum an, bir gurupla karşılaşacağım ve onları tanıyacağım; o anda onlarla benim aramdan bir kişi kalkıp onlara "Gelin" diyecek. Ben "Nereye gelsinler?" diyeceğim. "Allah'a and olsun ki cehenneme doğru" diyecektir. Ben, "Bunlar ne yapmışlar" diye soracağım. "Bunlar senden sonra dinden çıkıp cahiliyete döndüler" diyecektir. Bunların içerisinden sürüden ayrılıp kendi başına yayılan develer gibi, az bir gurup dışında kurtulan olmayacaktır."

    Yine şöyle buyurduğu nakledilmiştir: " Ben sizlerden önce havuza varacağım; bana gelen herkes o havuzun suyundan içer ve artık susamaz. Bazı guruplar da bana gelirler ki ben onları tanırım, onlar da beni tanırlar. O arada benimle onların arasına ayrılık düşer. Ben "Bunlar benim ASHABIMDIR" diye seslenirim. "Sen bilmiyorsun bunlar senden sonra ne yaptılar?" denilir. Bunun üzerine ben de: "Benden sonra dinimi değiştirenler uzak olsun; uzak olsun derim."

    (Sahih-i Buhari, C.3, S.94'ten S.99'a kadar, Sahih-i Müslim, C.7, S.175, Hadis: 28 Sahih-i Tirmizi Hadis: 2538)

    Rabbim, hepimize doğruları olduğu gibi gösterip onlara ittiba etme cesaret ve samimiyetini inayet etsin. Amin.



    --------------------------------------------------------------------------------

    [1] Sakkaf, İmam Şafii’nin ve Ebu Davud’un bu adamın hakkındaki sözlerini Tehzib-üt Tahzib kitabı (8/377) -Dar-ul Fikir baskısı- ve Tehzib-ül Kemal kitabından (24/137) nakletmiştir. Ayrıca bu hususta bakınız. Hafız İbn-i Habban’ın el-Mecruhin kitabı (2/221)

 

 

Bu konuyla ilgili etiketler

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Konuya cevap yazmak için giriş yapmalısınz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •