Gaziantep’te yaşanan “kalem-silgi olayı”, ne İslam’a ne de sosyal devlete yaraşıyor. AB’ye yaklaşan Türkiye’nin sosyal yardımlarını hem yaygınlaştırması hem de çağdaş devlet anlayışıyla yapması, en asgari beklentimizdir
Bazı şeyleri görüp de insanın bunlar karşısında üzülmemesi mümkün olmuyor. Geçenlerde Gaziantep’te yaşanan bir olay da bunlardan biri. Belediye tarafından yoksul ailelerin çocukları için düşünülen iyi niyetli bir yardım girişimi, ne yazık ki hoş olmayan sahnelerin ortaya çıkmasına yol açtı. Okula yeni başlayan 3 bin çocuğa, belediye yetkilileri yardım amaçlı bir organizasyon düzenleyip bu çocuklar için suluboya, kalem, silgi gibi her okul çocuğunun kalbini sevinçle dolduran bir hediye paketi hazırlatmayı düşünmüş, ancak uygulamada başarısız oldu. Bu armağan paketini almak üzere annesiyle beraber kuyruğa giren binlerce çocuk, izdiham ve kargaşa nedeniyle sakat kalma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. (Radikal, 14 Eylül 2008).
Tabii ki belediye yetkilileri de çocuk ve anneleri de böyle bir olayı yaşamaktan üzüntü duymamış olabilirler. Fakat burada önemli olan bir şey varsa o da şudur: Eğer ihtiyacı olan vatandaşlara bir yardım yapılacaksa, bunun onur kırıcı olmamasına büyük bir özen gösterilmesi gerekir. Bu olayı sosyal ve psikolojik olmak üzere farklı boyutlarda değerlendirmek gerekir. Olayı yaşayan bu çocukların birçoğu, ileride bunu muhakkak acıyla anımsayacaklardır. Kimileri işçi, doktor, avukat, mühendis, kimileri serbest meslek sahibi, işveren olacak, aralarından belki belediye başkanı, başbakan, hatta cumhurbaşkanı da çıkacaktır. Ama onlar, annelerinin bedava bir kalem ve silgi için o kuyrukta yaşadığı acıyı ve gözyaşlarını unutamayacak, kalplerinin derinliklerinde bir sızı olarak bunu ömür boyu taşıyacaklardır.
Unutmayalım ki bugün 90 yaşındaki insanları bile yaşama bağlama çağıdır, oysa bu hepimiz için üzücü olayda henüz yeşermekte olan beyinlerde sarsıntı yaratıldı, onur kırıcı olay beyinlerine de çıkmayacak şekilde kazındı. En üzücü tarafı ise bu tür olaylara ülkemizde giderek daha sık rastlanmasıdır.
Kültürel özelliklerimiz arasında yer alan ve haklı bir kıvanç duyabileceğimiz yardımlaşma ve yoksullara hayır yapmanın da bir usulü olması gerekir. Halk efsanelerimiz arasında bunun çeşitli örnekleri dahi vardır. Hepsinde iletilen mesaj ise şudur: Yoksulu koruyan, yardım yapan şahıs, bunu etraftakilere sezdirmeden yapmaya özen gösterir. Örneğin aksakallı bir evliya genellikle geceleri kimseye görünmeden yoksulun kapsının eşiğine yardımını bırakır ve sabah yoksul bunu bulur ve sevinir. Efsanelerin en güzel yanı insanlara ilettikleri mesajlardır. Ancak bu olay ve benzerleri gösteriyor ki, efsanelerimizi sadece anlatmakla yetinip uygulamaya pek yanaşmıyoruz. Çocuklara dağıtılan kalem, suluboya ve silgiyi, dünya aleme duyurma gereği neden hissedildi, bunu bilemiyorum. Fakat sosyal devletin yardım usulünün bu olmadığını biliyorum.
Sosyal devlet olmak
Sosyal devlet, sosyal yardımları bir hayır işi olarak görmez. Aksine bunu bir vatandaşlık hakkı olarak kabul eder, kişinin yaşına, cinsiyetine, inancına bakmaksızın ihtiyacı olan herkese, bu hakkı tanır. Aynı ve parasal yardımlarını yaparken, insanların kuyruğa dizilmelerini ise hiçbir zaman istemez. Çünkü bunun sadece birey için değil, aynı zamanda devlet için de onur kırıcı olduğunu kabul eder. Bu yüzden her türlü sosyal yardım, insanların deşifre edilmesine meydan verilmeyecek tarz ve biçimde yapılır. Bu şekilde yapılan yardımlar sadece ihtiyaç sahiplerini sevindirmekle kalmayıp devletleriyle övünmelerini ve sadakatlerini de artırır. Sosyal devlet daima sosyal psikolojik unsurları da gözönüne alarak yaptığı yardımlarla büyür.
Türkiye genç nüfusuyla pek çok ülkenin gıptayla baktığı bir ülke. Yaklaşık 40 milyonluk “genç beyin”, kesinlikle harcanacak bir kapasite değildir. Toplum ve ülkenin refahı için tesadüflere bırakılmadan kullanılması gereken bu büyük potansiyelin, henüz devreye sokulacağı bir aşamada, çocuk çağında hasara uğraması ülkemizin kesinlikle zararınadır. Bu izdihamı ve kargaşayı gören, silgi, kalem, suluboya satın alabilecek ekonomik gücü olan ailelerin çocukları, eğer bir silgi için sabahtan annesiyle kuyruğa giren çocukla sınıf arkadaşı olursa, acaba bu iki çocuğun karşılaşması sırasında esecek “utanç” ve “kıvanç” rüzgarının gücünü ve yaratacağı olumsuz etkileri tahmin edebiliyor muyuz? Eğer bunu tahmin edebiliyorsak, böyle olaylara ehemmiyet verenler de azalacak, sosyal devletin öngördüğü yardımlaşma tarzlarına eğilim artacaktır.
Yardımı etmek kolay, almak zor
Genellikle yardım etmek kolay, yardımı almak zordur. Yardım eden, yardımını yaparken, yardımı alanın halinden anlamazsa, yapacağı yardımın da, yardımı alanın gözünde hiçbir değeri kalmayacaktır. Ama yapılan yardımı reddedeceği şeklinde bir yorum yapılmamalıdır. Çünkü ihtiyacı olan şahıslar, her türlü onur kırıcılığına rağmen, içinde bulundukları şartların zorlaması nedeniyle yardımı, ezile büzüle de olsa alacaklardır, hatta yardımı yapanın elini dahi öpeceklerdir. Fakat onun beyninden geçen düşünceleri, edep sınırlarını aştığı için burada söyleme olanağı yoktur.
Psikoloji, insanın özelliklerinden birinin şu olduğunu kanıtladı: En zor koşullarda bile insan yaşamından memnun kalabiliyor. Bunu koşullara uyum sağlayarak yapıyor. Savaşın içinde, depremin ardından veya bakıma muhtaç haldeyken bile moralini yüksek tutabileceği birtakım olanakları algılayabiliyor. Memnuniyet paradoksu (Oerter und Montada, 2002, s. 388) olarak bilinen bu olgudan, normal şartlarda faydalanılmaması gerekir. Daha açık konuşacak olursak: Yoksulluğa alışabiliyorlar diye, insanlar yoksulluktan yaşam memnuniyet türetecek durumda bırakılmamalı veya buna sürüklenmemelidirler.
Devletler, zorluklarla dolu “normal” yaşamlarına rağmen, vatandaşlarının yüksek moralini korumayı başarabilmesiyle övünmemeli, insanlar fukaralığıyla övünür hale gelmemelidir. Fakir ama dürüst, ancak Yeşilçam’ın bir mesajı olarak kalmalıdır. İnsanlar, nerede biteceği herkesçe malum olan hayatlarında, kimseye muhtaç olmayacak konuma getirilmeli, aralarından muhakkak çıkacak olan yardıma muhtaçlara ise yapılacak yardımlar edepli ve onur kırıcılıktan uzak olmalıdır.
Ayların en kutsalı kabul edilen Ramazan’da yaşanan bu “kalem-silgi olayı”, ne İslam’a ne de sosyal devlete yaraşıyor. AB’ye yaklaşan Türkiye’nin sosyal yardımlarını sadece yaygınlaştırmakla yetinmemesi, aynı zamanda sosyal yardımlarını çağdaş devlet anlayışıyla yapması, en asgari beklentimizdir.
İSMAİL TUFAN: Doç. Dr.


http://www.radikal.com.tr/Default.as...&CategoryID=42


--------------------------------------------------------------------------

Sosyal Devlet Modeli Uygulamada İşletilmelidir