Kur’ân’a göre Hz. Peygamber(s.a.v.) Müslümanların Nesidir?
Tahmin edileceği üzere Hz. Peygamber’in Müslümanlar için ne ifade ettiği konusu aslında oldukça geniş bir konu olup tarih boyunca bu konuyu işleyen cilt dolusu binlerce eserler verilmiştir. Bizim burada konuyu hakkıyla kapsayacak şekilde vermemiz ise hem gücümüzü aşar hem de yer ve okuma güçlüğü bakımından sıkıntı olur.
Bu sebeple konuyu hem Kur’ân çerçevesinde sınırlandırdım hem de ilgili tüm ayetleri almak yerine konuya doğrudan işaret eden bazı ayetleri alarak kısa tutmak istedim.
Bilindiği üzere Mü’min/Müslüman her kişinin iman ederken Allah’ı şahit tuttuğu kelime-i şehâdet’in veya kelime-i tevhid’in ikinci pasajı Hz. Peygamber’in peygamberliğidir. Gözden kaçırılan bir husus var ki, o da Hz. Peygamber’e imanı şahit tutmakla bu işin bitmediğidir.
Daha önceki yazılarımızda belirttiğimiz gibi İslam boyun eğmek, teslim olmak demektir. Bu dine giren kişi de bu dine yani dinin buyruklarına ve dinin sahibine, temsilcisine boyun eğecek, teslim olacak demektir. Yani İslam dini, bir taraftarlık veya çok seçimli bir felsefe düzeneği ya da dâhil olunca size ait olan bir şey değildir. Bu sebeple hoş bulunan yönlerinden hareketle, İslam dinin taraftarı olmakla İslam dinine girmiş olunmaz. Veya tıpkı felsefi/ideolojik bir sistem farz ederek dinin bir takım güzelliklerini benimseyip hayata sokarken diğer kısımlarını hoş bulmamak, reddetmekle de İslam dinine girmiş olunmaz. Ya da oldukça tehlikeli bir durum olan; ‘ben nasılsa bu dine girdim, ben çıkmayı istemedikçe veya inkar etmedikçe bu dinin içindeyim’ gibi bir düşünceyle hem İslam dinine girmiş olunmaz hem İslam dini içinde kalmak mümkün olmaz. Çünkü nasıl ki bir kavram olarak anlamını bilerek bir argümanı(kelime-i şehâdet’i veya kelime-i tevhid’i) kabullenerek bu dine giriliyorsa kabul etmemekle de çıkılır. Kısaca bir cümleyle bu dine giriliyorsa, bir cümleyle de çıkılabilir. (Sonra ben çıkmadım diye kişi kendini kandırır durur.)
İşte bahsettiğimiz ikinci pasajdaki Hz. Peygamber ile Müslümanların ilişki nasıldır veya nasıl olmalıdır. Yine görülecek ki Kur’ân’ın tarif edeceği üzere kayıtsız ve şartsız olarak ‘İşittik ve itâat ettik’ şeklinde(Bakara 285, Âl-i İmrân 193, Nisâ 46, Mâide 7, Nûr 51) olacaktır. Demek ki dine nasıl girileceğini dinin sahibi belirlediği gibi, dinin içinde nasıl yaşanacağını da yine o belirliyor.
Kur’ân’da Hz. Peygamber ile ilgili birçok ayet geçmektedir. Kur’ân’ın diğer ayetleri gibi bunlar da tarihsel değildir.
SAYGI: Bir dinin temsilcisi olarak ve kendisine iman etmiş olmamız sebebiyle Hz. Peygamber’in Müslümanların yanındaki konumu oldukça farklıdır/farklı olmak zorundadır.
لَا تَجْعَلُوا دُعَاءَ الرَّسُولِ بَيْنَكُمْ كَدُعَاءِ بَعْضِكُمْ بَعْضًا قَدْ يَعْلَمُ اللّٰهُ الَّذينَ يَتَسَلَّلُونَ مِنْكُمْ لِوَاذًا فَلْيَحْذَرِ الَّذينَ يُخَالِفُونَ عَنْ اَمْرِه اَنْ تُصيبَهُمْ فِتْنَةٌ اَوْ يُصيبَهُمْ عَذَابٌ اَليمٌ
Nûr 63. Peygamberi çağırmayı aranızda birbirinizi çağırmanız gibi tutmayın. İçinizden birbirini siper ederek sıvışıp gidenleri Allah gerçekten bilir. Artık onun emrine muhalefet edenler, başlarına bir belânın gelmesinden veya elem dolu bir azaba uğramaktan sakınsınlar.
Hz. Peygamber sağ değil ki nasıl çağıralım denemez, Hz. Peygamber hükümleriyle, sünnetiyle ve hatırasıyla aramızda sağ gibidir. Ayet de Müslümanlara, Hz. Peygamber, herhangi biri değildir. O halde onu herhangi birini anar gibi anmayın, ondan herhangi birinden bahseder gibi bahsetmeyin şeklinde emrederken bunun tersini yapanların cezalandırılacağını belirtiyor. Demek ki Müslüman, Hz. Peygamber’den bahsederken sıradan bir insandan bahseder gibi bahsedemez. Aşağıdaki ayetin de ışık tuttuğu gibi onun adını andığında (diğer insanlardan farklı olarak) onu hayır üzere salât getirerek anar. (Ayet tavsiye değil te’kitli emir kipindedir.)
اِنَّ اللّٰهَ وَمَلٰئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِىِّ يَا اَيُّهَا الَّذينَ اٰمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْليمًا
Ahzâb 56. Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin, selâm edin.
Burada bazı kişiler salât kelimesine takılıp kalıyor: (صَلاَةٌ) kelimesi her fiilde olabileceği üzere edatlarla kullanılan bir kelimedir. (صَلَّي) fiili yalnız başına kullanılırsa ibadet, kulluk, namaz anlamlarına gelir. Şayet (صَلَّي) fiili (عَلَى) edatıyla kullanılırsa hayırlı dua, iyilik temennisi anlamına gelir.
يَا اَيُّهَا الَّذينَ اٰمَنُوا لَا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَیِ اللّٰهِ وَرَسُولِه وَاتَّقُوا اللّٰهَ اِنَّ اللّٰهَ سَميعٌ عَليمٌ
Hucurât 1. Ey iman edenler! Allah’ın ve Rasûlünün önüne geçmeyin. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz, Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
Ayette, herhangi bir konuda Allah ve Rasûlünün bir sözü veya hükmü varken, ona kulak asmamak, kendi sözünüzü ya da başkalarının sözünü ön plana çıkarmak, Allah’a karşı gelmek olarak ele alınmıştır. Bir Müslüman yaşayışında, hele din hususunda önce Allah ve Rasûlünün ne dediğine bakması, onu esas alması zorunludur. Aksi takdirde ‘işittik ve itâat ettik’ diyemez.
يَا اَيُّهَا الَّذينَ اٰمَنُوا لَا تَرْفَعُوا اَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِىِّ وَلَا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ اَنْ تَحْبَطَ اَعْمَالُكُمْ وَاَنْتُمْ لَا تَشْعُرُونَ
Hucurât 2. Ey iman edenler! Seslerinizi, Peygamber’in sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize yüksek sesle konuştuğunuz gibi, Peygamber’e yüksek sesle konuşmayın, yoksa siz farkına varmadan işledikleriniz boşa gider.
Hz. Peygamber bu gün sağ değil fakat hükümleri, sünnetleri ve hatırasıyla aramızda gibi demiştik, o halde, Müslümanlar Hz. Peygamber’in sözleri üstüne söz söyleyemez. Hz. Peygamber’in verdiği hükme, sünnetine rağmen başkalarının veya kendinin ifadeleriyle onu bastıracak arka plana itecek tüm ifadeler ayette belirtileceği üzere fark edilmese de tüm amellerin/iyiliklerin boşa gitmesine neden olur.
اِنَّ الَّذينَ يَغُضُّونَ اَصْوَاتَهُمْ عِنْدَ رَسُولِ اللّٰهِ اُولٰئِكَ الَّذينَ امْتَحَنَ اللّٰهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوٰى لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَاَجْرٌ عَظيمٌ
Hucurât 3. Allah’ın elçisinin huzurunda seslerini kısanlar, Allah’ın, gönüllerini takvâ konusunda sınadığı kimselerdir. Onlar için bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır.
Yine ayette belirtildiği üzere Hz. Peygamber’in hükümlerine, sünnetine ve hatıralarına riayet etmek takva gereğidir. Kişinin bu duruma girmemesi onun takvasının imtihanıdır ve mükâfat vaat edilmiştir.
SEVGİ: Kendisine böylesi saygı duyduğumuz Hz. Peygamber’i aynı şekilde sevmek de dinen zorunludur. Din korku dini değildir ve din kimseden sadece korkuya dayanarak itaat istemez, aksine sevmeyi ve severek itâat edilmeyi ister. Korku ve ümit kişinin yalnızca âhirette düşeceğe duruma dair endişesini yansıtan bir durumdur.
اَلنَّبِىُّ اَوْلٰى بِالْمُؤْمِنينَ مِنْ اَنْفُسِهِمْ وَاَزْوَاجُهُ اُمَّهَاتُهُمْ ...
Ahzâb 6. Peygamber, mü’minlere kendi canlarından daha önce gelir. Onun eşleri de mü’minlerin analarıdır...
Bir Mü’min/Müslüman, Hz. Peygamber’i canından daha çok sevmek zorundadır ki kendine Mü’min/Müslüman diyebilsin. Onu sevmek onun hakkında yalnızca edebiyat yapmak değildir. Onu sevmek onu övmenin yanı sıra onun hükümlerini, sünnetini ve hatırasını yaşatmak, bu değerleri korumak uğrunda gerekirse canını ortaya koymak demektir. Bir Mü’min/Müslüman için Hz. Peygamber’i sevmek o kadar önemlidir ki, onun hanımları, Allah tarafından annelerimiz olarak ilan edilmiştir. Bu durumda kendisi de babamız olmasa da babamız konumundadır.
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَنْدَادًا يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّٰهِ وَالَّذينَ اٰمَنُوا اَشَدُّ حُبًّا لِلّٰهِ وَلَوْ يَرَى الَّذينَ ظَلَمُوا اِذْ يَرَوْنَ الْعَذَابَ اَنَّ الْقُوَّةَ لِلّٰهِ جَميعًا وَاَنَّ اللّٰهَ شَديدُ الْعَذَابِ
Bakara 165. İnsanlar arasında Allah’ı bırakıp da O’na ortak koşanlar vardır. Onları, Allah’ı severcesine severler. Mü’minlerin Allah’a olan sevgisi daha güçlü bir sevgidir. Zulmedenler azaba uğrayacakları zaman bütün kuvvetin Allah’ın olduğunu ve Allah’ın azabının pek şiddetli olduğunu bir bilselerdi!
Görüleceği üzere Allah’ı sever gibi, Allah’ın dışında ne sevilirse sevilsin şirk kabul edilmektedir. Onun sevgisi hiçbir şeyle kıyaslanmaz ve beraberlik kabul etmez. Bir Mü’min/Müslüman ona güçlü bir sevgi duymazsa ona kulluk ediyorum diye kendini aldatır. Şayet içinde böyle bir sevgi varsa, onun için Allah’ın sözleri, hükümleri, emirleri bir yana diğer her şey(mâsivâ) diğer yanadır. Ancak aşağıdaki ayeti görmezden gelmek kişiyi bu konuda büyük yanılgıya sokar.
قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُونى يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَحيمٌ
Âl-i İmrân 31. De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
Allah’ı sevmek de Hz. Peygamber’i canından daha çok sevmek yolundan geçer. Bir Mü’min/Müslüman’ı Allah’ın sevmesi, onun için Allah’ı seviyorum demesinden daha anlamlıdır. Şayet Allah’ın kendisini sevmesini istiyorsa (ki O severse sevdirir de), Hz. Peygamber’i canından daha çok sevmek zorundadır.
لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فى رَسُولِ اللّٰهِ اُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُوا اللّٰهَ وَالْيَوْمَ الْاٰخِرَ وَذَكَرَ اللّٰهَ كَثيرًا
Ahzâb 21. Andolsun, Allah’ın Resûlünde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.
Kişi ancak sevdiğini örnek alır. Bir Mü’min/Müslüman için örnek, teslim olup iman ettiği Hz. Peygamber’dir. Hz. Peygamber’i canından daha çok sevmeli ki onun için tek yol olan hayatını, yaşam tarzını sevdiğine benzetmekte başarılı olabilsin. Demek ki hayatımızı ve yaşantımızı ona benzetmiyorsak gerektiği gibi sevmiyoruz. Sevmiyorsak zaten vay halimize.
يَقُولُونَ لَئِنْ رَجَعْنَا اِلَى الْمَدينَةِ لَيُخْرِجَنَّ الْاَعَزُّ مِنْهَا الْاَذَلَّ وَلِلّٰهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِه وَلِلْمُؤْمِنينَ وَلٰكِنَّ الْمُنَافِقينَ لَا يَعْلَمُونَ
Münâfikûn 8. Onlar, “Andolsun, eğer Medine’ye dönersek, üstün olan, zayıf olanı oradan mutlaka çıkaracaktır” diyorlardı. Hâlbuki asıl üstünlük, ancak Allah’ın, Peygamberinin ve mü’minlerindir. Fakat münafıklar bilmezler.
İslam dinine müntesip olmuş bir Mü’min/Müslüman, izzet, şeref ve haysiyetini de dinden alır. Çünkü böyle bir kişi, tüm yaşam şeklini ve zihin dünyasını din ile yeniden inşa etmiştir. Bu durumda Mü’min/Müslüman’ın izzet ve şerefi en çok saygı ve sevgi duyduklarıyla birliktedir. Nasıl ki kendisi bu dine girmekle(şereflenmekle), kendini Allah katında değerli kılmışsa, bu değerleri koruduğu sürece kendisi de izzetli ve şerefli olacaktır. Bu sebeple Allah ve Rasûlü, Hz. Peygamber’in hanımları(Ahzâb 6) bir Mü’min/Müslüman’ın namusudur. Ona uzanacak el ve dil Mü’min/Müslüman’ın kendi namusuna uzanmış demektir. Hatırlayalım ki Allah ve Rasûlü; bizim malımız-ana-babamız-çocuğumuz-karımızdan değil canımızdan daha sevgili, daha dokunulmaz. Dinimizin ileri sürdüğü işte bu izzetde tüm müminler müşterektir.
En doğrusunu Allah bilir.