• Reklam
+ Konuyu Yanıtla
3 sonuçtan 1 --- 3 arası gösteriliyor
  1. #1
    Elizan adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    10-08-2007
    Mesajlar
    1,956
    Karizma Gücü
    5

    Nazan Bekiroğlu Hayatı, Eserleri, Kitapları, Şiirleri, Sözleri ve Okuyucu Yorumları



    1957 tarihinde Trabzon'da doğdu. İlk ve orta tahsilini aynı kentte yaptıktan sonra Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi (1979). Dört yıl lise öğretmenliği yaptı. KTÜ Fatih Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi Bölümü'ne öğretim görevlisi olarak girdi. (1985). Orhan Okay yönetiminde sürdürdüğü Halide Edib Adıvar'ın Romanlarının Teknik Açıdan Tahlili konulu doktorasını tamamladı (1987). Aynı bölümde öğretim üyesi olarak çalışmaya başladı. Şair Nigâr Hanım konulu çalışmasıyla doçent oldu (1995). 1998'den itibaren aynı fakültede açılan Türkçe eğitimi bölümünde öğretim üyesi olarak görev yapmakta olan Nazan BEKİROĞLU 4 mayıs 2001'de profesör oldu. Çeşitli dergilerde çok sayıda bilimsel makale, deneme ve öyküsü yayımlanmakta olan Bekiroğlu'nun eserleri:



    Nun Masalları (Öykü; Dergâh Yayınları, 1997)
    Şair Nigâr Hanım (İnceleme; İletişim Yayınları, 1998)
    Halide Edib Adıvar (İnceleme; Şule Yayınları, 1999)
    Mor Mürekkep (Deneme; İyiadam Yayınları, 1999)
    Yusuf ile Züleyha (Şark Mesnevîsi, Timaş Yayınları, 2000)
    Mavi Lâle (Deneme, İyiadam Yayınları, 2001)
    İsimle Ateş Arasında (Roman, Timaş Yayınları, 2002)
    Cümle Kapısı (Deneme, Timaş Yayınları, 2003)

  2. #2
    Elizan adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    10-08-2007
    Mesajlar
    1,956
    Karizma Gücü
    5
    İ Ç D Ö K Ü M Ü /NAZAN BEKİROĞLU

    Muhal farz ama bir kez daha geçsem ömrümün duraklarından, diyorum. Her durak yeni bir yol. Bir kez daha o küçük kız olsam diyorum. Başında, kirazlı hasır şapkası, sırtında volanlı pembe elbisesi. Çorapları beyaz ve temiz. Annesinin elinden tutmuş, o küçük ve itaatkâr, iyi yetiştirilmiş ve uslu kız çocuğu olsam.

    Her ayrıntıyı büyük ve kahverengi gözleriyle uzun uzun süzen, evrene yönelmiş meraklı bakışların sahibi. Fakat her gördüğünü şimdilik sadece kendi içine atacak kadar kayıt altında ve üzerine o kadar titrendiği için olacak bir o kadar da muti kılınmış.

    Bir kez daha diyorum ben o küçük ve sevimli kızken. Annesinin ve babasının bir tanesi olduğu halde garip bir biçimde hırpalanmışken. Herkesler ağız dolusu kötü sözcüklerle çocuk olurken. Kötü huylu sözcükler yuvalanmasın diye ağzında, çok duvarın arkasında saklı tutulmuşken. Görmeye ve bilmeye dair sınırsız merak beslediği halde kalbinde, yolları daima tıkanmışken. Herkesler sepetlerini takıp da kollarına dalgaları saymaya koşarken. Ben, ancak üst katta. Evin hiç kullanılmayan odalardan birine gizlice giriversem. Dünya pencerenin dışındaymış. Güneş batmış ama ışık kızıllığını bir yangın hükmünde bırakmış geriye. Güneşin battığı yerde kalan bulutlara baksam. Cennet. Allah. Öbür dünya. Vardır elbet. Varsa bu bulutların arkasındadır.

    O zamandan beri bulutlar sevda. Ama sevdamın mahiyetini çözebilmek için tam kırk yıl beklemek zorunda kalsam. Çünkü kırk yıl bana hiç kimse bulutların sırrını anlatmasa. Kırk yaşımı bu yüzden peygamberi bir tebessümü sever gibi sevsem yeniden. Bilsem ki belâ meclisinde benden söz alındığında, cennetin ruhuma gösterilen bir tarafında, bulutları bir şimşek parlaması kadar kısacık bir an da olsa görmüşüm. O yüzden en fazla da bulutları hatırlarmışım. O yüzden ne zaman başımın üzerinden bir bulut geçse, kalbimin heyecanını bir türlü bastıramazmışım.

    Sonra yeniden ben bir küçük kızken, ateşböcekleriyle karşılaşsam. Bir köydeymişiz. Kim götürmüş ki beni oraya? Gecenin bir yarısında neye uyanmışım, elektriksiz köyde evin kapısından dışarıya neye bakmışım? Anlatamam, görmüş olan bilir sadece: Koyu karanlıkta fındık ağaçlarının altında, toprağa yakın yüzlerce belki binlerce ışıkböceği ağır bir ahenk içinde dönüyor, konup-kalkıyor olsalar. Bir masal kapısı açılır gibi “harikulâde”! Hayranlığı tanısam. Beni tabiatın büyülediğini yazık, ben fark etmesem, kimse fark etmese. Çocukluk işte!

    Sonra diyorum, yine bir yaz günü kirazlı hasır şapka, ütülü pembe elbise. Annesinin elinden tutmuş. Hasta bir dayıyı ziyaret etmek için Boztepe’nin rampasına kurulu “Hastâne”nin bahçesinde. Henüz ne hastalığın ne hastahanenin bilincinde. Ama Tanpınar’ın “Antalyalı Gençkız” mektubunda “kendine rastlamak” olarak tanımladığı tecrübenin bir benzerini yaşasam. Dört cepheli mermer bir bloğun tam da denize bakan cephesinde. Bundan sonra hep denize bakacağımı o an asla fark etmeksizin ama hep denize bakacak hep denize çıkacak bir yolun başlangıcından da öncesinde. Duru mermerin üzerine işlenmiş, elinde bir demet kır çiçeği tutan küçük bir kız rölyefiyle karşılaşıp da. Yapmanın, eylemenin, kurmanın, “sun” kökünden gelen sanatın ilk fark edişiyle karşılaştığım o ana dönsem. Ani bir esintiyle merak etsem. Ve başımı kaldırarak sorsam: Anne bu ne? Annemin “Bu nedir”e verdiği cevabı unutup ama sanatı uzak, hatırlanamayacak, tanınamayacak kadar uzak bir geçmişin hatırlatıcı esintisi olarak hissetmenin, bir çocuk ne kadar hissedebilirse o kadar bilinçsizce ilk hazzında bulsam kendimi.

    Sonrası? Bir uzun sessizlik. Bir uzun inkıta. Unutmak olsun.

    Derken on altı yaşım olsun.
    Tekrar on altı yaşımda olsam diyorum. İstanbul’daymışım ilk kez. Topkapı sarayına götürmüşler beni. Topkapı saray değil de müzeymiş güya, ve ki taşralı yeğenlerin götürüleceği ilk yermiş nedense. Yani ki Topkapı’nın, taşralı yeğenlerin götürüleceği yerlerin başında yer almaktan öte anlamı yokmuş götürenler nezdinde, bilmiyormuşum. Bilmiyormuşum ya yine de görevlilerden azar işitmek bahasına da olsa, vitrinlerle aramdaki sınır çizgilerini aşsam, sağdaki soldaki eşyaya dokunsam, ve o vakitten sonra dokunmadığım hiçbir şeyi kavrayamasam. Ama ille de harem dairesi girişi. O büyük ayna. Sırtımda şile bezinden beyaz bir gömlek, öyle de hafifmişim. Bir yanından aynanın girsem öbür yanından çıkamasam. Öyle bir bıraksam ki görüntümü aynalara, artık kendime bile dokunamasam. Öyle bir kaybolsa ki yollarım. Bir daha hiç bulamasam.

    Öyle bir kaybolsa ki yollarım, kaybolanı nerede bulacağıma dair ufak bir fikrin sahibi olduğumda yaşım otuz üçü bulmuş olsa. O kadar çok yollarda o kadar çok vakit kaybettiğimden mi? Kedimi bir o yana bir bu yana vurup durduğumdan, bir türlü karar tutturamadığımdan mı? Erken bir fark edişin bilinci neden bu kadar geç kalmış olsa, hiç anlamasam.

    Sonra. Hiç bitmeyecekmiş gibi görünen uzun ve bunaltıcı bir yazdan sonra sonbahar olsa aniden. “Caddelerde rüzgâr” iyice artarken. Güzün ilk yağmur damlası, ılık ve iri, yanağıma değmişken. Ben her eylül sonu benim olmadığını ve asla onun olamayacağımı bildiğim, güllerin ve camilerin ebedi kentinden iyice uzaklaşırken. Sokak lambaları ıslak kaldırımlarda ışık topları yaparken. Bir akşamüzeri. Kucağımda erken açmış bir demet nergis. Aniden onu görsem. “Akşamın Ağası”. Hafız Hızır İlyas Ağa. Yani ki yalnızlığım, ölüler âleminden birisini çekip çıkaracak kadar büyümüşken. Ben yalnızlığımdan razı yalnızlığım benden razı. Ama bunu ben bile hiç bilmeden. Ve yalnızlık hiç kimseye yakışmadığı kadar bana yakışıyorken. Hikâyemle gerçeğimin sınırları böyle karışsa birbirine. Ömrümün bir dönemine daha böyle girsem. Bir uçurumuna tebessümle düşsem.

    O kadar ki sisler içinde yüzen bir masal adasına benzeyen sarayların, on altıncı asırlarda Üsküdar’dan nasıl göründüğünü meraka kabiliyeti ve kaderi olan kalbim. Hiç alışılmadık bir yerden doğan dolunay ve ilk kez içe çekilen bir amber kokusuyla yolculuğuna bir zamandır ki başlamışken. Bir kez daha doksan dördün Yaz’ı olsa diyorum. Bir yıldız denize yakamoz bıraktığında. Ve denizin kıyısındaki o bahçe; gülleri, filbahrileri, servileri, servilerin tepesine kadar inen yıldızları. Nisan yağmurunun arka bahçede sabaha kadar yıkayarak bahara hazırladığı iri ve koyu yeşil yapraklı ağaçları. Kapı üzerinde mor salkımları, hanımelleri. Denizin sesi. Rüzgârın sesi. Şakayıkı aniden tanısam. Ve bir sabah, kararmaya hükümlü yıldızın mızraklı lâlesini ansızın bahçemde açmış bulsam.

    Başımın üzerinde dönen gök yüzü. Vasıtasız katıldığım oluş.

    Ben yokum şimdi ama o bahçe orada duruyor, bir bunu biliyorum.
    Bu sahipliğin hem sebebi hem bedeli olarak kelimeye talip kılındığımı henüz fark edemeden, yaşanmış hayatların üzerinden bu kadar kuvvetle geçebilmek için ne yaptığımı merak ederken ben. Ömrünü yazıya sermaye etmiş kadınların günlüğe düşülmüş kelimeleri üzerinden geçerken sabahlara kadar bir bir. Ben anlatmazsam bu hikâyeyi kim bilebilir? Ömrümü yazıya sermaye etmeyeceğimi fark etsem. Yazı olmasa yazımın gayesi. Yazıp da bitirebildiğimde, yazmazsam ölürüm, diyecek denli yazıya yakın dururken ölüm. Her yazı bittiğinde yazdığımı değil, yazdığımın bana hatırlattığı şeyi sevsem. Ve göz yaşıma dokunduğunda bir el. Sussam. Sadece gülümsesem. Bir bilsen!

    Bir kez daha doksan sekizin Mayıs’ı olsa diyorum. Bir kez daha şaşmaz ölçüsüyle mevsimlerin, mayısı haziran izlese. Yol arkadaşım Hititli Labarna’nın refakatinde başlasa rüzgârın sade fısıltısı. Gafil olmasam artık. Buğday tarlalarının üzerinden rüzgâr geçerken kulağımı toprağa dayamayı akıl edebilsem. İki tarafı aslanlı şah kapıdan geçerek girsem Hitit ülkesinin başşehrine. Zamanın da bir mahlûk olduğuna dair idrakimin en şaşırtıcı bilgisi tılsımlı bozkır gecesinden kopa gelse. Denizden başkasını tanımayan ben, bozkırı tanısam. Gözlerim kamaşsa. Böyle karışsa renkler birbirine. Bu sadece bir mukaddime. Önümde daha ne kapılar açılacak olsa da henüz bilmesem.

    Sonra haziranları temmuzlar tamamlasa. Kapılarından korktuğum kentlerden geçse yolum bir daha. İpek yolunun yıkık köprüsünü, uzaktan deve kervanlarının çıngırak seslerini duymasaydım tanıyamayacaktım derken ben, ırmağı ilk kez görsem. Irmağı ilk kez, vadiyi ilk kez görürken. Ve Anadolu’da kurulmuş ilk camide, İstanbul’dan öyle uzak ki, ilk kez olsun namaz kılmış ruhların kesafetini henüz hesaba katamazken. Ama o kadar arıyorken. O kesafetin altında henüz erimez ama hissederken. Ve ben içimi dolduran sınırsız merakla, yıkık caminin pencere alınlıklarından birinin üzerine, daha sonra yolu aynı güzergâhtan geçeceklere bir işaret olsun diye bir nûn bırakırken. Ve ırmak bana konuşuyorken. Ben hatırlıyorken. Tanıyorken. İsim koyuyorken. Kalbimde bir ferahlama. Ama. Nefes al öleceğim. Sadece sussam.

    Yine temmuz olsa. Yağmur çağıran gri bir denizin üzerinden geçiyorken bulutlar. Kekik ve lavanta kokulu toprak taraçada tamamlansa daire. Toprak basamağın üzerinde otursam. Elimde ezilenlerin en güzeli Dostoyevski. Ölüler Evinden Hatıralar. O yaşamış. Benimki sadece bir okuma denemesi. Buzlanmış camdan süzülen şubat güneşi veremli Mikhael’in, ölüm döşeğinde bile ayağından çıkarılmayan prangalarına düştüğü anda. Temmuz sıcağında. Kalbim kıpırdasa. İki damla göz yaşı. Yağmur başlasa. Tamamlansa hatırlamam. Ömrün hülâsası birkaç kelime. Bana ne olduğunu anlasam.

    Büyük bulmaların büyük yitikler anlamına geldiğini bilmeyecek kadar çocukken hâlâ ben. İyi ama nasıl olur? Olur! Bir kez daha büyük bulmaların sevinciyle sarhoşken. Öyle bir yer ki her verecekliye her hakkı helâl etmişken ve her alacaklıdan helâllik isteyecek denli tebessüm ve göz yaşı ile dolmuşken. Artık bu dünyanın bir devamı olduğuna ve bütün yaşananlara gönül hoşluğu ile bakmanın mümkün olduğuna ikna olmuşken. Muhatap tutulduğumu emniyet etmişken. Evet, sen bizim Rabbimizsin ve ben sana belâ diyenlerdenim. Yine bir Ramazan ayı olmuş olsa. Yine zemherir soğuğu. Erbain başlamış olsa. Davet edildiğim bir öğrenci evinde. İftar vaktinde. Vaktin girmesinden sadece bir iki dakika önce. Bir taraf kandil bir taraf mahya. Bir taraf deniz bir taraf kurşun mavisi. Aynı rüzgâr esse, iliklerime dek üşütse de can estirse. Bulutlar aniden yarılsa. Tanıdım, diyebilsem yeniden. Tanıdım. Ey kalbim bildim sen nerelisin. Kimselere bir şeyler diyemesem. Ne yapacağım şimdi ben? Söze hiçbir şeyi feda etmesem. Samimiyeti söylemekle susmak arasında riyaya düşmüşken bilmeden. Ama hakikat üzerime ağır ağır iniyorken. Acıya gafilken de acının ağırlığından çok muhataplığın lezzetiyle şaşırırken. Yine zemherir ramazanları olsa. Yeniden.

    Bir kez daha, yazılması mukadder yazıların arefesinde ani bir rüzgârla secdeye kapanan kavak ağacının söyledikleri kalbimi çatlatsa. Üstelik tanığım da olsa. Aniden indiğim kumsalda vallahi ki aniden kar yağmaya başlasa. Kalbim artık taşıyamasa. Hem susan hem söyleyen ama yine de, sıra güzellemeye geldiğinde susmanın güzellemesini yapan Mevlâna’ya nisbet. Bir 31 Aralık akşamında. Yirmi bir gün sonra yitecek/gidecek/bitecek/ölecek bir annenin, benim annemin hastalığı, odayı dolduran havanın bütün zerrelerine sinmişken, anlatamam Allah bilir, her şey mananın muammasında kristalleşmişken, öyle ağırlaşmışken, ama annem değil de ben gafilmişken. Yere. Halının üzerine. Yüzü koyun. Boylu boyunca. Uzanarak. Bir yanımda Mevlâna. Divan-ı Kebir. “Gene de Sen Söyle” yazıları yazsam. “Susmanın Güzellemesi”ni izlese bulanıklığım, tutarsızlığım. “Acildir” yirmi bir gün sonraya kalsa.

    Sonra diyorum çok geç olmuş olsa vakit fark etmek için. Ben gökteki yıldızları fark ettiğimde iş işten çoktan geçmiş olsa. Ve bir ömür boyu, bu beni hayatım değildir, dediğim; yaşıyorsam benim hayatımdır, fark ettim diye. Benim hayatım olmayan benim hayatımı gözden çıkardığımda. Hiçbir şey olmadığında. Yani artık bir hayatım bile kalmadığında. Hayatsız kaldığımda. Yani ki ben hayatı tanıdığımda. Dönsem, diyorum. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak biliyorum. Her şeyler yaşanıp da hiçbir şey yaşanmamış gibi yapmanın imkânı yok. Ama. Dönsem ve bir daha dönebilsem diyorum.

    Bütün kurduklarımdansa bana sadece yazdığım kaldığında. Sonra. O bile kalmadığında. Vahyi kesilen peygamber kalbinin acısı yetmiş bin kat peçenin arkasından hafifletilerek de olsa dokunsa idrakime. Bir kez muhatap kılınanın bir kez kaybedince çektiği çileyi, bir ben bilirim bir de Allah’ım bilir, ancak öyle özetlesem, başkasını ifadeye söz yetiremesem. Bütün ırmaklar kuruyunca düşsem isimle ateş arasına. Kuruyunca, çünkü kurağım en fazla da bir zamanlar konuğu olduğum bahçeyi hatırlatsa. Rüzgâr o bahçenin kokusunu artık taşımasa. Ve o bahçe sadece bir isimden ibaret kalsa. Adı bile kalmasa. Ama ne olur, vazgeçmesem isimlerimden. Bütün isimlerime sahip çıksam.

    Ve ben. Bir sonbahar sabahında. Sonbahar dediysem, eylül. Her şey sarıya dönerken. Ayasofya’nın bahçesinde. Ayasofya dediysem, Karadeniz’in kıyısındaki bir Ayasofya. İri yapraklı incir ağaçlarının, sarı meyveli hurmaların ve olgunlaşmış nar dallarının altında. Bir kâse zeytinyağı, bir tutam kekik, birkaç zeytin tanesi. Bütün yaşadıklarıma. İçimde türlü suret acıya dönüşen meşakkatli ama şikâyetçi olmadığım hayatıma. Yüksekten, çok yüksekten bakabileceğim kadar yükselerek yerin yüzünden. Siyah ile beyazın, sarı ile mavinin, ve bu arada tabii ki morun, tekbaşınalığından sıyrılarak tek bir rengin içinde eridiğini. Tek renge dönüştüğünü. Onun da artık bu dünyaya ait olmadığını. O kadar çok sesin, aslında kendisi olmak için değil çok sesten yapılma tek bir sesin içinde olmak için anlamını yitirdiğini. Ancak anlamını yitirdiği yerde bambaşka bir anlam kazandığını. Yani ki rüyada çekilen acının anlamsızlaştığını. Kavrayarak. Kalbimi çatlatacak bir ferahlamayla fark etsem.

    Bir kez daha diyorum, bir defterin sonuna iyice yaklaşmışken. Şimdi bana sadece dönüp geriye bakmak kalmış. Öyle olmasaymış bu kadar kolay olmazmış bu içdökümü. Her şeyden vaz mı geçmişim? Kasvet mi sirayet etmiş içimin her yerine? Şimdi ben, ömrümün zulada ustura ağzı, bıçak sırtı yerinde. Yazı, çizi, bilim, düşünce. Ne yapsam yetmiyormuş. Ne hissetsem daha ilerisi ölüm, diyormuşum da ileri geçemiyormuşum. Biliyormuşum ki ırmakların önünü kapayan bendler, suyun gücünü, boşaltılamayan sonsuz enerjiye dönüştürünce her şey eksik kalıyormuş ve hiçbir şey artık hiçbir şeye yaramıyormuş. Seyyare değilmişim artık, çarpacak gezegen aramıyormuşum. Göz kamaştırıcı ışıktan sonra gelen ebedi karanlığı biliyormuşum. Âdem’in sınırlı sayıdaki kelimeleriyle yazılmış bütün yazıları, kitapları ve dahi kendi yazdıklarımı, her zaman için kıyabildiklerimi bir son defa kıysam da diyormuşum. Hepsini yaksam da diyormuşum bir de ben yansam. Bir ırmak olup da artık şu denize bir de ben kavuşsam. Başımı bir kaldırsam. Öyle bir gökyüzü görsem ki, lâcivert kadifesinde dolunaylar, hilâller, ışığı bir azalıp bir çoğalan yıldızlar, kayan ışık topları, parıltılı ve irili ufaklı gök cisimleri.... Hepsi muazzam bir nizam içre dönüyor olsalar. Bu dünyadan olmayan bu sessizlik içime işlese. Bir de suya baksam ki nilüferler, nergisler, yıldızlar, kandiller, parıltılar, ateş topları suyun üzerinde.

    Nazan Bekiroğlu
    Cümle Kapısı
    Timaş Yayınları, 2004

  3. #3
    Kırmızı | Beyaz <span style='color: #8B0000'><span class='glow_FF0000'>S.e.n.c.e.r</span></span> adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    14-10-2009
    Mesajlar
    2,882
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    3
    NAZAN BEKİROĞLU BİYOGRAFİSİ (D.1957 , Trabzon)

    3 Mayıs 1957 tarihinde Trabzon’da doğdu. İlk ve orta tahsilini aynı kentte yaptıktan sonra Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi (1979). Dört yıl lise öğretmenliği yaptı. KTÜ Fatih Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi Bölümü’ne öğretim görevlisi olarak girdi. (1985). Orhan Okay yönetiminde sürdürdüğü Halide Edib Adıvar’ın Romanlarının Teknik Açıdan Tahlili konulu doktorasını tamamladı (1987). Aynı bölümde öğretim üyesi olarak çalışmaya başladı. Şair Nigâr Hanım konulu çalışmasıyla doçent oldu (1995). 1998′den itibaren aynı fakültede açılan Türkçe eğitimi bölümünde öğretim üyesi olarak görev yapmakta olan Nazan BEKİROĞLU 4 mayıs 2001′de profesör olmuştur

    Şehirli bir ailenin üç çocuğundan en küçüğü olan Nazan Bekiroğlu; kendi ifadesiyle “ehl-i kalem ve kelam” bir baba ile titiz ve oldukça eğitimli bir annenin,iki de ağabeyin ikliminde epey nazlanarak,korunarak,esirgenerek büyümüştür. Çocukluğunda Türkçesi bozulur diye sokak yasaklanmış ve arkadaşları seçilmiştir,bunun için konuşurken Karadenizliliği hiç hissedilmez. Bekiroğlu, Türk Edebiyatı dergisi röportaj yazarı Belkıs İbrahimhakkıoğlu’na verdiği bilgilerle,kendini ve (birbirini andıran) hikayeleriyle şiirlerini şöyle anlatmıştır.

    Doğduğu ay (3 Mayıs), ruh dünyası ve ardından şiir ve hikayelerinde hep yer almıştır. Altı yaşına kadar oturdukları, konak yavrusu denilebilecek büyük evde yaşadıkları, hikayelerinin şuur altı malzemesini hazırlamıştır; “Çini dolap tutamakları, billur kapı kolları, vitraylardan süzülen efsunlu hava, kapı yanında açan filbahri çiçekleri, taş duvarlardan fışkıran yabani incir dalı, kocaman halının göbeğine düşen sarı ikindi güneşi, geceleri yatağa uzanan dalga sesleri ve bu seslerle karışan martı çığlıkları.” Bütün bunların izdüşümleri daha çocukluk yıllarında sanatkar ruhunu yoğuran dünyanın temelini teşkil etmişlerdir.

    On dört yaşında babasının vefatıyla beraber ailenin ekonomik ve sosyal rengi değişir. Konaktan apartman dairesine geçiş yazarın içe dönük ruh yapısının teşekkülünde ve duyarlılığının şekillenmesinde etkili olmuştur. Daha sonra yüksek tahsil için aileden uzaklaşması bakışlarını dış dünyaya çevirmesini Anadolu’yu ve insanını tanıtmasını sağladı. Öğrencilik yıllarında halk edebiyatı ve Orta Asya estetiğinin peşinde idi. Bunu bir ölçüde ilk hikâyelerine de yansıttı. (Hava Hanım Öldü) . Gerek sanatkâr, gerekse akademik kişiliğinin gelişmesinde hocası Orhan Okay’dan teşvik ve destek gördü.

    Kendi ifadesiyle, kendini asıl buluşu mezuniyet sonrası yıllara rastlar. 1979 yılında apartmandan tekrar eski, müstakil ve bahçeli bir eve taşınırlar. Böylece sanatkârımız, ruhunu harekete geçiren atmosfere yeniden kavuşur. Daha sonra bir İstanbul seyahatinde hayatına Osmanlı ve Topkapı girer ve bu saray giderek, adeta bir tutkuya dönüşür. Ama onu çeken Osmanlı’nın zaferleri ya da yenilikleri değildir. “Saray”ı özellikle insanî yanı ile yakalamaya çalışır.

    Bekiroğlu, edebiyata ve özellikle şiire meraklı bir aileden geliyor. Baba ve anne şiiri duyan ve duyuran insanlar. Babası “Hedef” adlı bir mahallî bir gazetenin sahibiydi. Basılmamış roman denemeleri ve pek çok şiirleri bulunan, tarihe ve bilhassa Osmanlı tarihine meraklı bir zattı. Bekiroğlu “güzele ilgi duymayı” babasından öğrenmiştir. Okumayı, kendisine sevdiren babasıdır. “İçinde Bir Sızı Var” hikayesinde kahraman da babasıdır.

    Bir zamanlar Tanpınar’ın etkisinde kaldığını şu anda bu etki üzerinden attığını söyler. Hayran olduğu Dostoyevski’den insan ruhunun labirentlerini vermesi bakımından etkilenir. Oscar Wilde’ın insan ruhunun evrensel prensipler doğrultusunda ve çok sade çizgilerle hikayeler yazmasından etkilenir. Nun Masalları döneminde Oscar Wilde gibi hikayeler yazmak ister. Nun Masalları’nın sade görünümünde onun etkisinin olduğunu söyler. Mustafa Kutlu’dan teknik anlamda geleneğe yaslanması yönünden etkilenir. Sezai Karakoç’tan geleneğin dönüştürülerek bugün nasıl kullanılabileceğini öğrendiğini söyler.

    Şiir, hikâye, deneme ve incelemeleri Dolunay, Türk Edebiyatı, Milli Kültür, Kayıtlar, Yedi İklim, Dergâh mecbuaları ve Zaman Gazetesi’nde yayınlanan Bekiroğlu’nun eserleri:

    •Nun Masalları (Öykü; Dergâh Yayınları, 1997)
    •Şair Nigâr Hanım (İnceleme; İletişim Yayınları, 1998)
    •Halide Edib Adıvar (İnceleme; Şule Yayınları, 1999)
    •Mor Mürekkep (Deneme; İyiadam Yayınları, 1999)
    •Yusuf İle Züleyha / Kalbin Üzerine Titreyen Hüzün (Şark Mesnevîsi, Timaş Yayınları, 2000)
    •Mavi Lâle (Deneme, İyiadam Yayınları, 2001)
    •İsimle Ateş Arasında (Roman, Timaş Yayınları, 2002)
    •Cümle Kapısı (Deneme, Timaş Yayınları, 2004)(TYB 2003 Yılı Deneme Ödülü)
    •Cam Irmağı Taş Gemi (Hikaye, Timaş Yayınları, 2006) (TYB 2006 Yılı Hikaye Ödülü)
    •Lâ: Sonsuzluk Hecesi (Roman-Mesnevi, Timaş Yayınları, 2008)
    ''Öfke Kında Durmaz!..Çektim Öfkemi Sabrın Kınından.Vurdum Yollara ; Acı Tuttum, Şafak Söktüm, KAN Bağırdım ve Bağırdıkça Ben ; Binalara , Caddelere Yıkıldılar.Büyüdü Karanlığın İğrenç Gözleri! Yumruklar, Sıkıldılar!..Korkmadım!Vazgeçmedim! Kaçmadım! Güldüm Sadece ve Onlar Gülen Gözlerimin Gökyüzünde,Birer Yıldız Kadar Ufaktılar...''

 

 

Bu konuyla ilgili etiketler

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Bu bölümde konulara mesaj yazabilirsiniz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •