Özgür'lüğün Bulunmama Hali
Oradaydım
Desenleri kanla verilmiş bir gömlek gibi düştü yüzüm
Kazancı Yokuşu'nun zifiri asfaltına
Bir mayıs sabahında
Yol yordam öğretmeden
Aldı toprak etti gülüşümü kayıt dışı bir ölüm
Siyahı da beyazı da görebilmek gri bir tabloda… Hem de hayat rengini belli etmemekte ısrarcıyken… Yaşamak, parıltılı kent ışıklarının ardında yıldızları arayarak… Geceyi gündüze katarak yaşamak… Ayak diremek saatlerin belirlediği her an'a… Ve tabi başka bir zamanı düşlemek bu zamansızlığın içinde… Yaşamak, akrep ile yelkovanın gölgesinde… Takvim yapraklarının sararıp da fütursuzca yere düşüşünü mevsime yormak… Peki ama farkında mıyız? Vakti hayli geçkin bulutların ömür tüketen yağmurları altında ihtiyarlıyor şimdi oyunlarının süresi akşam ezanına ayarlı çocukluklarımız. Oysa meziyet sayıyoruz hâlâ göğün ara sokaklarında martılarla beraber koşuşturmayı. Öyle kolay pabuç bırakmıyoruz rüzgâra. Serde serserilik var! Adımlarımızı daha ağır basıyoruz fırtınanın karşısında. İklim gereği arka planda kalmayı seçen güneşe mucizeler sunuyoruz. Yalan yok terli terli su içince azar işittiğimiz günlerin özlemindeyiz. Hiç küstürmedik o kısa pantolonlu halimizi. Selamı kesmedik hiç uçurtmalarla. Hiç büyümedik… Hâlâ öğrenemedik mesela yanağımıza bulaştırmadan elma şekeri yemeyi. Yine de değişmediğimizi, akıntıya kapılmadığımızı iddia edemeyiz. Esir olduk bazen fırsatçıya. Göz göre göre aldattık kendimizi bazen. Birbirimize akla zarar yalanlar söyledik. Defalarca kanıtladık ellerimizin sözün bittiği noktalara değ(in)ebileceğini. Dilimizin iç tehdit sayılabilecek becerilerini ortaya koyarken zaaflarımızı da ağzımızdan kaçırdık. Bütün kabahati eksik eylüllerimize yükledik. Biliyoruz aslında güz asla yalnızlıklarımızın işlediği suçları üstlenmeyecek ve yanılgılarımız tarihe geçecek. Kaybedecek bir şey bile edinememişiz. Bir avuç klavye şairi, cümlelerimizin kemikleri kırılıncaya dek anlatmaya çalıştık. Onlar karaladıkça biz tekrar yazdık. Kimimiz ipe sapa bağlanmıyordu kimimiz ise Sözünü Esirgeme Kurumu'na bağlıydı. İcat edilenlerle mi bozuldu mertlik, ihmal edilenlerle mi yoksa? Sessizliğin yönelttiği bu soruyu tartışıyorduk dost meclisimizde, küfrümüz meclisten dışarı!
Oradaydım
Kirli çamaşır gibi ipte salınıyordu kahramanlar
İdam için yetiştirilmiş ağaçlara
İdam için hayli küçük üç fidanı asıyordu
Kalemini kıracak kadar dahi gücü olmayanlar
Yaşamın da ölümün de nabzını ölçebilmek ebedi bir komada… Hem de kader kasıtlı fauller yapmakta kararlıyken… Yaşamak, bileklerinin jiletlerle barışmasını sağlayarak… Eceli koynunda uyutarak yaşamak… Ten temasının azalışıyla yavaş yavaş nasır bağlamak… Kulak asmamak Azrail'in taraflı telkinlerine… Canını dişine takmak tabiri caizse… Yaşamak, intiharın eşiğinde… Her ne olursa olsun düşlerimizin peşinden ayrılmamak… Sahi umursuyor muyuz? Düşmanlarımızın ele geçirdiği ütopyalarımızı… Talan ettiler bizzat vaatleri olan gül bahçelerini… Yağmalandı hayal ürünlerimiz. Sınır koydular ufkumuza. Fikirlerimize pranga vurdular. Her yeni güne tutuk başladık. İnfaz ettiler denizlerimizi aşırı maviliklerini öne sürerek. Darbe aldı özgürlük! Böbürlendiler büyük güçleriyle. Hesaba katmamıştık böylesi yaralar açabileceklerini. Kırmızı saçlı ağaçlarımız olur sanıyorduk. Sonra bordo hırkalı böğürtlen bahçelerimiz… O Japon filmindeki gibi uzun uzadıya gelincik çiçeği tarlalarımız… Her şeye rağmen dimdik durabilen mor atkılı dağlarımız… Nehirlerimiz olur sanıyorduk yüreğimize su serpen. Dedim ya hesaba katmamıştık bu denli hasar verebileceklerini. Yaka paça götürdüler yakamozlarımızı. Ekmeğimize, şarabımıza kan doğradılar. Alay ettiler uçan balıklarımızla. Boşa asılmayın küreklere diyerek gülüştüler. Köprüler kurmayı deniyorduk biz oysa. Umut taşıyorduk öte kıyıya. Bizim alın teriyle var edilmiş dünyamızı küçümsediler. Öfkelendiler yılmayacağımızı haykırdığımızda. Feci şekilde tartaklandı kalemlerimiz. Bir avuç klavye şairi, kelimelerimizin takati kesilinceye dek anlatmaya çalıştık. Onlar karaladıkça biz tekrar yazdık. Gel gör ki içindeki çocuğu aldıranlar geziniyordu aramızda. Bu duruma epey içerledi masallar. Mutlu sonları apar topar tedavülden kaldırdılar. Kabul edelim birçoğumuz etkisiz elemanlarıydık aşk matematiğinin. Hiçbir gönül işlemimizin sağlaması tutmuyordu. Lise ikiden terkti duygularımız! Ruhumuzun girdabında boğmuştuk nice sevdayı. Nice sevdayı da belleğimizin uçurumundan aşağıya itmiştik. Göğüs kafesimizden azat ettiklerimiz cabası… Hiç unutmadık o bıçkın halimizi. Hiç vazgeçmedik kavgamızdan. Hiç büyümedik… Hâlâ ustura kıvamındadır bakışlarımız mesela. Yine de hırpalandığımız, kabuğumuza çekildiğimiz aşikâr. Ve bütün kabahat eksik eylüllerin… Tarihe teğet geçtik! Okyanusun göbeğine düşen birer çiy damlasıydık. İhlal ediyorduk yabancı karasularını. Kimimiz açıkça saldırıyordu Birleşmiş Et'lere uyum sürecine kimimiz ise uyum sağlamaktan yanaydı. Besbelli ki birçoğumuz sessizliğin yönelttiği soruda çuvalladık!
Oradaydım
Adsız bir mezardım Saraybosna'da
Oradaydım
Bir yumruk da ben indirdim Berlin Duvarı'na
Oradaydım
İnsanlığı açlığıma katık ettim Afrika'da
Oradaydım
İlahi bir yanlışlığa ortaklık etmenin çok uzağında
Düşünceler oluyor, düşünceler ölüyordu. Düşün(ün)ce ne oluyordu? Üzerime çullanıyordu kelimeler. Birini sustursam diğerleri seslerini daha da yükseltiyordu. Vicdan Muhakemesi'nde yargılandım. Beynimi yıkadılar adalet heykellerinin gözyaşlarıyla. Dört duvara asırlarca yarenlik ettim. Özgür'lüğüme kavuştum hükmümü tamamlayınca. Fakat aynaya akseden adam artık ben değildim. Çünkü iyiyi-kötüyü aynı kefede tartar olmuştum. Bu halimle kanıma dokunuyordum! Kendime bir not bıraktım gideceğime dair. Kapıyı çarpıp çıktım kimsesizliğimden. Geri dönüşü olmayan bir yoldu, yaşamak… Ben ise yola gelmemekte direniyordum!
Mesajınız iletilemedi;
-Beni arayan soran var mı Tanrım?
Alıntıdır...!


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla