Hayırseverlik ekonomisi ve yoksulluk
Türkiye'de zengin-fakir arasındaki uçurum gün geçtikçe derinleşiyor. Ekonomimiz büyüme rekorları kıradursun yoksulların, işsizlerin sayısında müthiş bir artış yaşanıyor
“Açlık ile tokluğun arası bir dilim ekmek” demiş atalarımız… Açlık ile tokluk arasındaki bir dilim ekmek kadar ince bir çizgi vardır gerçekten. Mesele o ekmeğe sahip olabilmekte… Bir de, açın halinden anlamayı “hayırseverlik” yapmakla, yoksullukla mücadeleyi yardım poşeti dağıtmakla eşdeğer görenler var ki, asıl meselemiz de bu…
“Önce Ekmekler Bozuldu” Oktay Akbal’ın 1946’da çıkan ilk öykü kitabına ismini veren öyküsüdür. “Önce ekmekler bozuldu, sonra her şey… Çünkü yeryüzünde savaş vardı. İnsanlar sebebini bilmeden, düşünmeden, öldürüyorlardı.” II. Dünya Savaşı yıllarının Türkiye’sini anlattığı öyküsüne böyle başlar yazar… Her şey bozulmuştur… Ekmek bile o eski ekmek değildir artık…
“Açlık ile tokluğun arası bir dilim ekmek” demiş atalarımız… Açlık ile tokluk arasındaki bir dilim ekmek kadar ince bir çizgi vardır gerçekten. Mesele o ekmeğe sahip olabilmekte… “Tok açın halinden anlamaz” derler… Hani Marie Antoinette’nin söylediği rivayet olunan “ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” cinsinden bir umursamazlıktır bu. Bir de, açın halinden anlamayı “hayırseverlik” yapmakla eşdeğer görenler var ki, asıl meselemiz de bu…
SUSAMLI KEBAPTAN SİMİT SARAYINA
Neler söylenmedi simit için… Fakirlerin, yoksulların, yolcuların vefalı dostu; parkların, çay bahçelerinin vazgeçilmez demirbaşı; çayın en iyi arkadaşı, kaşar peynirinin uzaktan akrabası… Ne diyordu Sait Faik “Simitle Çay” adını taşıyan kısacık öyküsünde: “Memursanız evrak, muharrirseniz mevzu, işçi iseniz tarak, işsizseniz park… Her şey, içinizi delik deşik eden yağmurlu günün içine sinmiş çay kokusu, dişlerinizdeki susam tanesi ile tadını alır, ilk adımını atar.”
Orhon Murat Arıburnu, bakın nasıl anlatmış, simitle aramızdaki bu gizli sevdayı:
Ne gam kalırdı
Ne kasavet
Bir de simit ağacı olaydı
Bizim sayılırdı saadet
Ne ki, bütün bunlar edebiyat kitaplarının tozlu sayfalarında kaldı. Simit tezgâhta 75 kuruşa satılıyor artık. Öğrencilerin susamlı kebap diyerek her öğünlerine katık ettikleri, memurların öğün geçiştirdikleri simidi para verip de alabilene aşk olsun.
Geçen hafta büyük gazetelerin çoğunda aynı haber vardı: “Simit yiyerek zayıflayın!” Acaba simidin bu kadar pahalı olmasıyla birisi alay mı ediyor, kara mizah mı yapıyor derken meselenin iç yüzü anlaşıldı. Meğer gerçekten de böyle bir diyet varmış.
Sadece yedi gün uygulanması önerilen bu diyette simidin yanında tavuğun ve diğer et ürünlerinin de tüketilmesi gerekiyormuş. En fazla yedi gün diye boşuna dememişler, kenar mahallelerde vatandaş bu diyeti sadece simit yiyerek yıllardır uyguluyor, maşallah çoğu “sıfır beden” idealine erişmiş durumda! Vesselam kara gün dostu olan simit artık “saray”larda satılıyor!
YOKSULLUĞUN VE AÇLIĞIN SINIRINDA
TÜİK'ten alınan nisan ayı fiyatlarına göre yapılan ''asgari geçim endeksi'' araştırmasına göre, çalışan tek kişinin yoksulluk sınırının 1266 YTL 42 kuruşa yükseldiği, 4 kişilik bir ailenin asgari geçim haddinin ise 2537 YTL 94 kuruş olduğu belirlendi.
Aynı araştırmada 4 kişilik bir ailenin ortalama gıda ve barınma harcamalarının toplamı da 2008 yılı Nisan ayında 993 YTL 75 kuruş olarak hesaplandı. Buna göre bir memurun ortalama maaşının yüzde 96,34'ünü yalnızca gıda ve barınma için harcıyor, diğer ihtiyaçlarını ise maaşının yüzde 3,66'sı ile karşılamak zorunda kalıyor.
Türkiye'de zengin-fakir arasındaki uçurum gün geçtikçe derinleşiyor. Ekonomimiz büyüme rekorları kıradursun yoksulların, işsizlerin sayısında müthiş bir artış yaşanıyor. Resmi rakamlara göre Türkiye’de yoksulluk oranı % 17.81, çocuklarda bu oran yüzde 25.23’e çıkıyor. Bir başka deyişle, 15 yaş altındaki 5.3 milyon çocuk yoksulluk içinde, yani yeme, barınma, sağlık ve eğitim gibi insani ihtiyaçlardan mahrum yaşamak zorunda kalıyor. Sözün özü, yoksulluk ve açlıktan en büyük pay çocuklara düşüyor.
on bin işsiz yaşıyor burda
yozgatlı, erzurumlu, sivaslı
on bin dul, on bin yoksul ve aç.
ya çocuklar, dünyanın en güzel
çocukları
yırtık lastikler
ayaklarında
okula gidiyorlar, çantalarında
göçlerin tarihi ve yoksulluğun
coğrafyası
taşıdıkları.
tarihi değiştirecek olan çocuklar
dünyanın en güzel çocukları.
(Behçet Aysan, “Ateş Deresi”)
YOKSULSAN ŞÜKRET SESİNİ YÜKSELTME
Ne çok duyar olduk, yoksulluk kaderdir, sözünü.Yoksulluğu bir yazgı olarak benimsetmeye çalışan, vatandaşlarını el açmaya mahkum eden, mahalle aralarında yardım poşetleri dağıtmayı yoksullukla mücadele sanan siyasetçilerin ülkemize hediyesidir bu özdeyiş.
Peki yoksul vatandaş ne yapacak bu sırada. Elbetteki şükür edecek. Payına düşene razı olacak. Ona yardım poşeti dağıtan bürokrat ya da siyasetçinin ellerine öpmek için yapışacak. Ama asla sesini yükseltmeyecek. Yoksa arsız olur!
Maraş’ta Cumhurbaşkanının da hazır bulunduğu törende “Açım” diye sesini duyurmaya çalışırken ağzı polis zoruyla kapatılan ve açlığı ağzına tıkılıp boğazına düğümlenen vatandaşımızı mı anlatsak, Erzurum'da "Çiftçinin hali ne olacak?'' diye soran üreticinin Erdoğan’dan aldığı "Yahu bu millet, yatıp kalkıp size mi çalışacak?'' cevabını mı?
Mazotun pahalılığından yakınanlara Erdoğan’ın cevabı, “E mübarek oldu olacak bedava verelim” olmuştu. Uşak’taki bir mitingi sırasında, ekonomik sıkıntısını "satılık böbrek" pankartıyla dile getiren vatandaşı da hayvan yerine koymuş, “Kusura bakma, sakatatçı dükkanı değil burası” demişti. Azıcık sesini yükseltmeye çalışanın hali ortada…
YOKSULLARA LÜTUF
Yoksulların bir aksesuar, geri planda bir fon olarak kullanılmasına en çok Ramazan ayında rastlıyoruz. İnkar etmeyelim. Ramazanlarda yoksulumuzun, fakirimizin, elden ayaktan kesilmiş vatandaşımızın karnı da bir tas sıcak çorbayla buluşur. Gazetelerde boy boy çıkan “yardım” fotoğraflarında boynu bükük, mahcup bir garibin önünde kasım kasım kasılan bir takım elbiseli, “işte benim eserim” diyerek gülümser.
İşte Zaman gazetesinden bir haber: “Başbakan Ramazan’ı varoşlarda geçirecek, iftarı gecekonduda açacak. Erdoğan, bu Ramazan da yoksul sofralarına misafir olacak. Erdoğan, bir başka geleneğini yine devam ettirerek lüks iftar sofralarının kurulduğu 5 yıldızlı otellere mümkün olduğunca gitmeyecek. Başbakan Erdoğan, konuk olduğu evin fertleri ile çoğu zaman yere oturarak iftarını açacak; aynı çorbaya kaşık sallayacak. Erdoğan, konuk olacağı evin fertlerine hediye götürecek. Başbakan'ın makam aracının bagajına konacak olan gıda malzemeleri ev sahiplerine verilecek.” (www.zaman.com.tr) Ah, ne büyük lütuf.
YOKSULLUK EDEBİYATI VE GÖZYAŞI
Mağduriyet edebiyatı bizim ülkemizde her daim prim yapmıştır. İbrahim Tatlıses’i düşünelim, servetine servet katmasına rağmen, kameraların karşısına her geçtiğinde, mikrofonu eline her alışında Urfa’da bir mağarada dünyaya geldiğini göz yaşları içerisinde anlatır. Ben de sizin gibi biriydim, içinizden biriyim, mesajını bu şekilde verir.
Başbakanın internet sitesinden alınan şu sözlerini nasıl değerlendireceğiz? “Okul yıllarında okul harçlığımı temin etmek için kağıtlı şeker satardım.Yatılı okudum. Babam haftada 2,5 TL. verirdi. Hafta sonlarında top sahalarına gider, su satardım. Yol parası vermemek için Kasımpaşa’dan Eminönü’ne yürüyerek gider, nane, limon ve okaliptüs şekerlemeleri alıp satardım. Bunun yanında,akşamdan bayat simit alırdım, anneciğim onu buhara yatırırdı. O zaman simit 10 kuruştu. Ben 2,5 kuruşa tanesini alır, 5 kuruşa satardım. Ayrıca okulda da kartpostal satardım. O zamanın parasıyla haftada 5 TL. taksitle ilk kitabımı aldım.”
Bizim insanımız bu “içimizden biri”, “aynı bizim gibiydi ama nasıl da köşeyi döndü”, edebiyatını sevdiği sürece bu iş böyle sürüp gidecek galiba… Böylece, dağıtılan yardım poşetlerine şükretmeye devam edeceğiz. Kimse de çıkıp sormayacak, “yahu sen kimin parasını kime dağıtıyorsun?!”
Tuncay Bilecen: Kocaeli Üniversitesi öğretim görevlisi
http://www.radikal.com.tr/Default.as...&CategoryID=83
--------------------------------------------------------------
Ülkedeki Sadaka Ekonomisini Gayet Güzel Anlatan Bir Yazı


LinkBack URL
About LinkBacks
aşam hiç hata yaptınız mı?
Alıntı Yaparak Cevapla