Yasak olan düşünce değil insan onuruna hakaret
FARUK ÖZSU*
Dünyanın 1915 ile ilgili algılarını değiştirmenin yolu İsviçre’nin Ermeni soykırımını inkâr ederek orada ceza almak değildir. Yapılması gereken öncelikle yaşanan acılardan üzüntü duyduğunuzu karşıdakine hissettirmektir. Ve 300 bin insanın hepsi tek bir varlık değil, 300 bin tane insan olduklarını hatırlayarak; hepsine birden “onlar” diyerek tek bir varlığa indirgemekten kaçınmalıyız.
Adına milli eğitim dediğimiz Orwellyen pratik nasıl bir torna tesviye mekanizmasına sahipse cenderesinden geçen herkes, farklı retorikle konuşsa bile özde aynı reflekslerle hareket ediyor. Sonuçta ister katı bir muhalif, isterse de gözü kapalı rejim militanı olsun, “eğitimli” Türk insanı, önüne çıkan her sorunu bir “milli mesele” olarak karşılıyor ve bir anda gözü kara bir “Çılgın Türk” haline geliveriyor.
Bunları aklıma getiren hadise, 20 Ekim 2008 tarihli gazetelerin büyük kısmında yer bulan bir haber, yani İsviçre’nin Ermeni soykırımını inkâr eden birkaç yiğidimizi cezalandırması. (Haberle birlikte “Düşünce özgürlüğü yönünden Türkiye’nin, İsviçre’den ileri” olduğunu “öğrendim” ki bunu, devasa bir kışla haline gelmiş “yalnız ve güzel” ülkemizde iyice kısırlaşan mizah dünyamıza yapılan “hoş” bir katkı sayıyorum.)
İNTERNETTEKİ YORUMLARIN DÜZEYİ
Haberle ilgili Hürriyet’in internet sitesindeki yorumları tahmin etmek için Nostradamus’la akraba olmaya gerek yok ama, insan –en azından diğer “karın ağrıları” olan Kürtlük ve türban gibi meselelerde- vasati bir duyarlılığın gözlendiği sitelerde aynı türden yorumlarla karşılaşınca hayal kırıklığına uğruyor doğrusu. Diğer tartışmalarda ortalamayı tutturan yorumcular söz gayrimüslimlere geldiği zaman (hele de 1915) tüm insani duyarlıklardan sıyrılıp soğukkanlı bir dışişleri bürokratına dönüşüveriyorlar. Bu dakikadan sonra kendilerine söylenen hiçbir söz onların Ulubatlı Hasan cengâverliğinde bir gedik açamıyor. Aksi anlama gelecek en ufak bir insani duyarlılık iması bile “vatan hainliği”, “satılmışlık” ve benzeri yargılarla tartışmaları boğuyor.
Bu satırların yazarı tarihçi, siyaset bilimci ya da jenositolog değil. O nedenle de 1915’in ne anlama geldiğini tartışmıyor –esasen ad koyma meraklısı da değil-; vicdanını milli eğitim “seferberliğinde” teslim etmemiş –ya da geri almış- sıradan bir insan sadece. Tüm derdi, “meseleye” dışardan bakan sıradan bir insan gibi yaklaşmak ve “dışımızdaki” anlama –becerebilirse- işaret etmek.
SİYASAL KARARIN ANLAMI
İlk olarak şunu hatırlayalım (ya da bilelim): İsviçre, Osmanlı hükümetinin 1915’te Ermeni vatandaşlarına yaptıklarını ‘soykırım’ olarak kabul etmiştir (nokta). Bir meselenin siyasal karar haline gelmesi onu hukuki norm haline sokar ve artık nüfuz edilen hukuksal konumun gereklerine riayet etme zorunluluğu doğar. Yani İsviçre hükümeti 1915’i soykırım kabul ettiği andan itibaren mevzuatını soykırımla ilgili evrensel hukukun gereklerine uydurmak zorundadır. Eli Viesel’in deyişiyle; soykırımın inkârı soykırımın devamı anlamına geleceğinden, bu zorunluluk da evvelemirde “inkârın suç haline getirilmesi” mecburiyetidir. Ezcümle bir ülke hukuken soykırımı kabul ettiği anda belirttiğimiz ahlâki ve hukuki prensipler gereği inkârını suç saymak zorundadır.
Dikkatinizi çekerim; burada hukuken kınanan, bilimsel mesnetten yoksun, ahlâk dışı mücerret “inkâr eylemi”dir, bilimsel şüphecilik değil. Bu nedenle de Ermeni soykırımının inkârını suç sayan ülkelerde –1998’de Fransa’nın saygın bilim kurulu Collage de France’a seçilen Osmanlı tarihçisi Gilles Veinstein ya da Diaspora’nın göbeğinde konuşan Baskın Oran gibi- “katliamların belirli bir hükümet planı dahilinde gerçekleştiğine dair kesin kanıtların bulunmaması nedeniyle olayların ‘hukuken’ soykırım olarak adlandırılamayacağını” savunan ve itirazlarını bilimsel ahlâka uygun bir üslupla dile getirenlerin peşine, alafranga 301’ini kapan savcıların düşmediğini de gayet iyi biliyoruz.
Tabii ki bu noktada, “soykırım gibi tarihsel bir mesele parlamentoların işi değil” gibi bir karşı tez ileri sürülebilir –ki gayet mantıklıdır. Nitekim dünyada 1915’i ‘soykırım’ kabul etmeyen ülkelerin büyük kısmı bu görüşe dayanmaktadır, yoksa sandığımızın tersine 1915’in anlamı konusunda kimsenin pek bir şüphesi yok, “maalesef”.
Lakin bunu “bizim” söyleyebilmemiz için belirli bir ahlâki eşiği aşmış olmamız gereklidir. Eğer siz dünyanın “Türk Hitleri” olarak bildiği Talat Paşa adına kurduğunuz dernekle “soykırım emperyalist bir yalandır” sloganları eşliğinde nümayişlere çıkar ve yüz binlerce insanın hayatına malolmuş bir hadiseyi en ufak bir saygı belirtisi dahi göstermeden –o derneğin üyesi ( ? ) bir emekli başsavcının sözleriyle- “ittihatçıların ellerine sağlık ... Haklıydık; şimdi olsa gene yapardık” derseniz sizi dinleyecek tek kişi oranın savcısı olur ancak. Çünkü “tartışma”, ‘ırkçılık ve suçu övme’ suçlarının tartışılacağı ceza hukukunun konusu olmuştur artık, ‘gerçeğin’ tartışıldığı bilimin değil. (“Düşünce özgürlüğünün Türkiye’de daha ileri” olduğunu söylerken haklıydılar belki de. Bunları söylemek Türkiye’de suç değil çünkü; aksine, bir milli görev.)
Bu kez de, “o karar gerçeği yansıtıyor mu” sorusu –haklı olarak- akla gelecektir: Haklılar mı “bilmiyorum,” ama burada asıl önemli olan maddi gerçek değil ‘algı’. Zira algı bazen “gerçeğin” yerine geçebilir.
EVRENSEL ALGI NASIL
Eğri oturup doğru konuşalım; daha düne kadar Misak-ı Milli sınırları içinde Ermeni adında bir milletin yaşadığını “bilmezken” daha yeni yeni o tarihlerde var olduklarını kabul etmeye başladık –“bir uzay gemisine binip gelmiş ve güzelim ülkeyi bölmeye çalışan canavarlar” olarak tabi. Bu nedenle de 1915 hakkındaki bilgisizliğimizin, herkes için geçerli olduğunu ve söylenenlerin iftira olduğunu sanmamız normal sayılabilir.
Ancak “ne yazık ki” dış dünyada “İnkılâp Tarihi ve Atatürkçülük” dersi yok ve bu nedenle bizden farklı bilgi dağarcığına ve algıya sahipler. (Tabi meselenin psikolojik boyutu da önemli. Yani, hiç kimsenin, atalarının soykırım gibi akıl ve mantık ötesi bir suçu işlediklerini kabul etmesi çok kolay değil).
Yukarıda da söylediğim gibi benim derdim meselenin gerçekte ne olduğunu kanıtlamak değil, muhatabın ‘algı’sı hakkında bir fikir vermek. O nedenle detaya girmeden dünyadaki algının nasıl olduğuna dair ipucu bâbında iki örnek vereceğim.
Birincisi; Ayşe Hür’ün yazılarından birinde okuduğum haliyle, Amerikan siyaset bilimi terminolojisinde ilginç bir kavram kullanılmaktaymış: “Türk tipi inkar”. Amiyane tabirle, “gün gibi aşikar olan somut bir olgunun hiçbir mantıksal nedene dayanmayan inkârları” bu kavramla izah edilmekteymiş. (Kavramın esin kaynağının 1915’le ilgisini söylemeye herhalde gerek yok.)
Bunu soyut ve sübjektif bir tercih deyip geçebiliriz ama ikincisi çok daha can sıkıcı cinsten ve elimizin tersiyle itivermemiz yetmeyecek: Bilindiği gibi Jenosid yani soykırım kavramının evrensel hukuka dâhil oluşu 1948 tarihli sözleşmeyle gerçekleşmiştir. Bu tarihî gelişimi insanlık âlemi büyük oranda, Polonyalı Yahudi bir hukukçu olan Prof. Raphael Lemkin’in çabalarına borçludur. Lemkin, 1950’li yılların başında bu konuda bir Amerikan medya organına mülakat verir. Mülakatta, kavramın kaynağıyla ilgili sorulara Lemkin şöyle cevap verir: “Tasarım doğrudan Yahudi soykırımıyla bağlantılı değil. Bu tasarıyı ilk kez 1933’te hazırlamış ve önermiştim ancak o zaman kabul görmedi. O sıralarda henüz ortada Yahudi pogromu yoktu. Benim çalışmam Ermeni soykırımına dayanır“ der. Yani? Yanisi şu: 23 Mart 1950 tarihinde Türkiye’nin de onayladığı sözleşmenin “esin kaynağının” Ermeni soykırımı olduğunu biliyor dünya.
SIRADAN BİR DÜNYALININ “TEZİMİZE” BAKIŞI
Esasen ‘algı’nın oluşumunda bahsettiğim bilgilere sahip olmaya bile gerek yok. Resmî tezimizi (“... savaş sırasında Ermeni çetelerinin lojistiğini sağlayan doğudaki Ermeni yerleşim yerlerindeki Ermeniler, geçici bir süre Osmanlı sınırları içinde bulunan güney bölgelere sevk ve iskan edildi, bu sırada çeşitli nedenlerle 300 bineyakın Ermeni vatandaş öldü”) duyan ve Türk talim ve terbiyesinden geçmeyen, vicdan sahibi sıradan bir dünyalı ilk olarak “300 bin insan mı? Aman Tanrım!” diyecek, ardından da sormaya başlayacaktır:
1) Siz böyle bir şey olmadı mı diyorsunuz, oldu ama meşru bir gerekçeyle mi oldu diyorsunuz? İkisi aynı anda söylenemez.
2) Ölümler, savaş sırasında zorunluluktan meydana geldiyse, şimdi savaş yok. Neden olanları kabul edip üzüntünüzü dile getirmiyorsunuz?
3) Sizin haklı gerekçeniz bir başkasını ilgilendirmez ki... 300 bin insanın ölümünü hangi meşru gerekçe izah edebilir zaten?
4) O zaman haklı bile olsanız ölenlerin anısına saygı duymak gerekmez mi?
(Aynı kişi Türk tarafının kayıplarını duyduğu anda, benzer duyarsızlık içindeki Ermeni milliyetçilerine de aynı şeyleri söyleyecektir, hiç şüpheniz olmasın.)
Ezcümle ‘algı’ bu olduğuna göre, ne alınan kararda ne de verilen cezada garipsenecek bir durum yok. Algı hatalıysa bile, çaresi İsviçre’deki cengâverlerin yaptıkları olmasa gerek. Yapılması gereken öncelikle yaşanan acılardan üzüntü duyduğunuzu karşıdakine hissettirmektir. 300 bin insanın hepsi tek bir varlık değil, 300 bintane insan demek. Bu nedenle de “onlar” diyerek tek bir varlığa indirgenemeyecekleri bir yana, Diaspora’nın milliyetçi Ermenileriyle 1915’te ölenler aynı kişiler olmadıkları ve o tarihte ölenlerin düşman değil vatandaşımız oldukları unutulmamalıdır. Ölenlerin bir kısmı bebek ve bir bebeğin düşmanlığından bahsedilemez ama yine de düşman diye düşünsek bile –İsviçre fatihlerinin koyu Kemalist olduğunu düşünerek hatırlatıyorum- alınması gereken ahlâki pozisyona ilişkin olarak Atatürk’ün “Yeni Zelandalı ve Avustralyalı anneler...” diye başlayan ünlü konuşması yol gösterici olabilir.
Velhasıl bugün İsviçre’nin yaptığı düşünce özgürlüğü ya da demokrasi karşıtlığıyla açıklanacak bir durum değildir. Yüz binlerce insanının öldüğü bir acıya, ırkçı söylemlerle ve duyarsızca yaklaşanların insan onuruyla –bir nevi- alay etmelerine, Adorno’nun deyişiyle “kurbanın ikinci kez kurban edilmesine” izin verilmemesidir, hepsi bu.
* Hâkim; Ödemiş Adliyesi


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla




