• Reklam
+ Konuyu Yanıtla
3 sonuçtan 1 --- 3 arası gösteriliyor
  1. #1
    hazan_ng adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    28-12-2005
    Mesajlar
    11,282
    Karizma Gücü
    9

    Hayat Yürüyor Ağır-Aksak!!



    Hayat yürüyor ağır aksak
    Ayağına kurşun sıkanı
    Bir bulsak?


    Zamanı durdurmak isterdim bir zamanlar. Aslında epey önceleri, ta ben çocukken? Düşünürdüm. Parmağımı şıklatsam ve zaman dursa? Her şey olduğu yerde donup kalıverse? Şıklatırdım hatta? Birkaç başarısız denemeden sonra büker boynumu, çocukça hüznümle düşünürdüm. ?Keşke bir kere olsa?

    En çok ne zaman isterdim biliyor musunuz zamanın durmasını? Oyun oynarken? Saat akşama yaklaşmışsa, yani birazdan annemizin o yüksek perdeden sesiyle eve dönüş yoluna dizileceksek, isterdim ki zaman dursun da az daha oynayayım arkadaşlarımla. Ama olmazdı işte. Karanlık çöküverirdi oyuncaklarımızın üzerine ve biz tıpış tıpış eve giderdik.

    Sonra büyüdük. Günler ne uzundu biz çocukken. Bir türlü geçmezdi zaman. Sonra bir baktık ki saatler dakikaya, dakikalar ana dönüşmüş. Hep bir koşuşturma ile yetişmeye çalıştık. İlerdeki o yetişilecek şey her neydiyse, çok değerli olmalı ki, telaşlarımız bitmek bilmedi. Bedenimizi yorgun argın yatağa attığımız anlarda bile, rüyalarda bile hayatın içinden sıyrılıp bir ?oh? diyemedik. Büyümüştük çünkü. Ne çocuksu hüzünlerimiz ne de zamanı durdurma hayallerimizin gerçekleşme ümidi kalmıştı ellerimizde.

    Hayat geçip gidiyordu. ?Daha hızlı, daha hızlı? diye naralar atan bir amigosu vardı. Bir gün, yine o telaşın içinde kaybolmaya yüz tuttuğum bir anda, yeniden o olmadık dileğim geldi aklıma. ?Keşke?? dedim. ?Keşke zamanı durdurabilsem?? Öyle yürekten diledim ki bunu? Dursun istiyordum zaman. Küçük bir çocukken, oyun anlarının o en lezzetli saatlerindeki gibi, en lezzetli anda, en mutlu olduğum anda dursun.

    Durdu. İnanamadım önce. Sağa, sola baktım. Kendime çimdik attım hatta rüyada mıyım acaba diye. Hayır değildi. Rüya değildi, gerçekti. O gelmişti. Gelip akreple yelkovanın tam üstüne basmıştı ayağını ve zaman durmuştu.

    Beklediğimdi o. Yıllarca peşimden sürüklenen gölge ete kemiğe bürünmüş ve görünmüştü işte. Zaman durdu, mekân yok oldu. Sadece o vardı. Çok da büyük olmayan cüssesiyle ve güzel yüzüyle kapladı her yeri. Hele kelimeleri öyle güzel sürüklüyordu ki peşi sıra, kuyruklu bir yıldızın kuyruğundaki pırıltılı toz zerreleri gibi savruluyordu ardından. Her şeye sirayet eden parıltıların içinde, yüzüme, gözüme bulaşan simlerin, yüreğimde tutuşan alevlerin esiri olmuş, bütün hücrelerime kadar onunla dolmuş yürüyordum. Züleyha?nın, çörek otundan öd ağacına kadar her şeyde Yusuf?u görmesi gibi? Hayat ağır ve aksak değildi artık. Bengisuyun çavlanına düşmüştü, sırılsıklamdı. Hayata hayat gelmişti.


    Keşke demiştim ve ilk defa keşke umut doğurmuştu. Gelmişti işte. Zamanı önemsizleştiren, mekâna bir mıh gibi çaktığımız bedenimizi latifleştiren aşk da peşi sıra gelmişti. Yemek, içmek bile birer angarya idi artık. Yârin sökün edip ruha dolduğu o anları bölen her şey bir kıyametti. Binlerce kıyamet yaşıyordu ruhum. Binlerce kez ölüyor, binlerce kez diriliyordu.

    Ölümden korkmaz mı insan? Ya her ölümün ardından sancılarla doğmaktan?? Ölüyordum ve doğuyordum defalarca. Tüm bunlara neden katlandığımı da bilmiyordum. Bilmek istemekten bile korkuyordum. Sorgusuz olmalıydı aşka kulluk. Aşk söz konusu olduğunda her şeyi bertaraf edemeyen, ardında bırakamayan, o üç harfli heceyi ağzına almamalıydı. Ben de işte bu yüzden tüm sorgularımı ve sorularımı bir sandığa kilitlemiş, sonra da hiç bulmamak üzere bir şefkat denizine atmıştım. Zaman durduğu noktada sefa sürüyordu. Bense onun bana bıraktığı kırıntılarla idare etmeye çalışıyordum. Hayat akıp gidiyordu, zaman duruyordu ve ben üzerimden attığım kocaman yükü tekrar sırtıma almamak için gözlerimi her şeye kapatmış aşka kulluk ediyordum. Ne önemi vardı ki? Zaten hayat denen bu aksak ayaklı yaratık sadece aşk geldiğinde ayağını sürümekten vazgeçmişti. Şimdi hesabın, hendesenin zamanı değildi. Aşkı getiren gül yüzlü, güzel sözlüye secde etmekten daha ulvi ne olabilirdi ki?


    Günler günleri kovaladı. Gül yüzlü, güzel sözlü bir gün geldiği gibi gitti. Getirdiği her şeyi yüklenip, hiçbir şey bırakmadan? Bir ben kaldı bende yaralı, kırgın, üzgün. Sevinçlere hasret yüzümü alıp gitti. Habersiz, selamsız beni hicrana salıp gitti. Yüreğimde her an kanayan kabuk tutmaz bir yara gibi kalıp gitti.


    Zaman hiç durmadı ondan sonra. Güneş bir belirdi bir kayboldu. Kaç dolunay gördü gözlerim hatırlamıyorum artık. Zaman bendini yıkmış bir nehir gibi ilerlerken bakakalıyorum sadece. Ne elim, ne dilim yetişmiyor. Hayatın ayağını sürümesine inat, zaman ışık hızıyla yarışıyor. Uykusuz gözlerim yine gözyaşlarına karışıyor.

    Düşünüyorum. Biri dur demeli buna. Yapışıp yakasına zamanın dikmeli hayatın karşısına. Ve demeli ? Neyse kozunuz paylaşın da bitsin bu anlamsız kaçış. Bitsin sevdalıların yollarını kesen kış.!



    Alıntı
    Bu mesaj en son " 04.11.08 " tarihinde saat 15:48 itibariyle hazan_ng tarafından düzenlenmiştir...
    "-Bir gün, başımı omzuna dayayıp, uyumak isterdim" dedi kadın
    "-Ya bir daha uyanamazsan?" dedi adam
    "-İşte mutluluk bu olsa gerek" dedi kadın...


    ...
    ..
    .
    ÖzgüRuh (H.N.G)

  2. #2
    MeDiD adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    03-01-2006
    Mesajlar
    33,295
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    13
    Neyse kozunuz paylaşın da bitsin bu anlamsız kaçış. Bitsin sevdalıların yollarını kesen kış.!
    Guzeeeeeeeeelllll

    ...Kuyruguna basilMAdikca, tirmalaMAyan KeDiGiL...


  3. #3
    AYDANADAM adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    23-10-2008
    Mesajlar
    664
    Karizma Gücü
    0
    "Beklediğimdi o. Yıllarca peşimden sürüklenen gölge ete kemiğe bürünmüş ve görünmüştü işte. Zaman durdu, mekân yok oldu. Sadece o vardı. Çok da büyük olmayan cüssesiyle ve güzel yüzüyle kapladı her yeri. Hele kelimeleri öyle güzel sürüklüyordu ki peşi sıra, kuyruklu bir yıldızın kuyruğundaki pırıltılı toz zerreleri gibi savruluyordu ardından. Her şeye sirayet eden parıltıların içinde, yüzüme, gözüme bulaşan simlerin, yüreğimde tutuşan alevlerin esiri olmuş, bütün hücrelerime kadar onunla dolmuş yürüyordum. Züleyha?nın, çörek otundan öd ağacına kadar her şeyde Yusuf?u görmesi gibi? Hayat ağır ve aksak değildi artık. Bengisuyun çavlanına düşmüştü, sırılsıklamdı. Hayata hayat gelmişti."
    İnanılmaz güzel bir paragraf. Bu anı sadece bir kez yaşanabilir düşünüyorum.

    "Binlerce kıyamet yaşıyordu ruhum. Binlerce kez ölüyor, binlerce kez diriliyordu.
    Ölümden korkmaz mı insan? Ya her ölümün ardından sancılarla doğmaktan?? Ölüyordum ve doğuyordum defalarca."


    Aklıma sadece bir kaç hafta önce karalamaya çalıştığım aşağıdaki yazı geldi.

    Hergün içimde bir ben ölüyor,
    Hergün yine bir ben doğuyorum.
    Yeter diyorum bazen, yetiremiyorum,
    Bir sözle ölüyor, bir aşkla doğuyorum.


    Yetiremiyorum acılarımı gidemiyorum;
    Bir sözle ölüyor, bir senle doğuyorum.
    Bir ben ölüyorum hergün,
    Yine bir ben doğuyorum.

    Yine hazan_ng yine çok güzel bir yazı.
    Var mı beni içinizde tanıyan
    Yaşanmadan çözülmeyen sır benim
    Kalmasa da şöhretimi duymayan
    Kimliğimi tarif etmek zor benim
    Kimsesizim hısmım da yok hasmım da
    Görünmezim cismim de yok resmim de
    Dil üzmezim tek hece var ismimde
    Barınağım gönül denen yer benim
    (Cemal Safi ilk ve son dörtlük)

 

 

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Bu bölümde konulara mesaj yazabilirsiniz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •