ERMENİ SOYKIRIMI SUÇLAMASI’NIN ÖĞRETTİĞİ
22.05.2001
Göksel TÜRK
1. Giriş
“Hakikati konuşmaktan korkmayınız”
Yine, “Ermeni Soykırımı Suçlaması”, temcit pilavı gibi ısıtılıp önümüze kondu. Ardından, bir tartışmadır başladı. Her kafadan ayrı bir ses çıkmakta. Gerçeklerle yalanlar, doğrularla yanlışlar, işe yarar öneriler ile yeni tuzaklara itelemeler birbirine karışmış biçimde ortaya atılıyor, daha doğrusu ortaya saçılıyor. Bu kafa karışıklığı ve kargaşa, tam da gerçeğe yalan, doğruya yanlış katarak toplumu aldatmayı isteyen YANILTMA (misinformation, desinformation) uzmanlarının aradığı bir ortam. Bu ortamdan çıkmanın yolu, sapı samana karıştırmadan konuyu irdelemektir. Konu, birbirinden ayrılabilen ve ayrı ayrı tartışılması daha yararlı olan üç alt konudan oluşuyor:
(a) Fransa’ya karşı tavrımız ne olmalı?
(b) “Ermeni Soykırımı” diye vaftiz edilmek istenen olay nedir?
(c) Bu konuda yapmamız gereken işler nedir?
2. Fransa’ya karşı tavır
“Durum değerlendirirken ve önlem düşünürken, acı da olsa, gerçeği görmekten bir an geri kalmamak gerekir. Kendimizi ve birbirimizi aldatmanın yeri ve gereği yoktur”
Fransa’ya karşı doğru tavır koyabilmek için ilk iş “Ermeni Soykırımı Suçlaması” (kısaca ESS) denen olaya doğru tanı koymak gerekir.
2.1. Doğru tanı nedir?
Bu, ne Fransa’da bir yanlışlık sonucu ortaya çıkan tatsız bir durumdur, ne de Fransa’yla sınırlı kalacak bir süreçtir. ESS ile önümüze konan sorun, saman alevi tepkilerle geçiştirilebilecek bir iş değildir.
ESS’nı, geçmişte kalmış bir olaya ilişkin diyerek göz ardı edemeyiz. Çünkü, ESS ile önümüze konan bir tarih tartışması değildir. Bizden istenen, geçmişte atalarımızın yaptığı ile yüzleşmemiz falan değildir. Tarih tartışması yapılıyormuş izlenimi vermeye yönelik tüm yanıltıcı sözlere karşın, gündemdeki sorun “dünümüz” değil, tam tersine “yarınımız”dır. Bizden istenen, yarım kalmış bir eski hesabın görülmesidir. Geçen yüzyılda bize bir rol biçilmişti. Sevr diye bilinen bu rolü, 1919’larda Mustafa Kemal’in öncülüğünde elimizin tersiyle itmiştik. Şimdi, Yeni Dünya Düzeni adı altında, bize yine bir rol biçildi: Türkler “Batı”nın şamar oğlanı, paralı askeri görevini üstlenmiş bir “uşak-devlet”in uyrukları olarak yaşayacaklar ve tarih sahnesinin önemli aktörü olmaktan çıkacaklardır. Hedef artık Serv’den de daha büyük. Bize Tuz gölü çevresine sıkışmış bir devlet bile bırakmak istemiyorlar. İstenen, binlerce yıllık Türk adının, Türk dilinin tarih sahnesinden silinmesidir. Alıştıra alıştıra, adım adım varılacak son nokta budur. Bizden istenen işte budur. Kendimizi aldatmayalım. Bunu tarih tartışması sanmak, hele, ‘bize ne geçmişte kalmış bir “Osmanlı” sorunu’ diye görmek, tuzağa düşmektir. Bizi, bilerek bilmeyerek, bu tuzağa doğru iteleyenlere karşı gözümüzü dört açmamız gerekir.
2.2. Fransa’ya haddini bildirmek gerekir
“Ulus ve ülke çıkarları gerektirirse, insanlığı oluşturan ulusların her biriyle uygarlık gereği olan dostluk ve siyasal ilişkileri büyük özenle değerlendiririm. Ancak, benim ulusumu esir etmek isteyen her hangi bir ulusun, bu arzusundan vazgeçinceye kadar, amansız düşmanıyım”
Fransa, hiç de dostça sayılmayacak bir yasa çıkararak haddini aşmıştır. Bu davranışıyla, Türkiye Cumhuriyeti hakkında, kendi bildiğince ve tek yanlı olarak karar verme hak ve yetkisi olduğunu iddia etmektedir. Daha açıkçası, Türkiye’yi bir sömürge, ya da kendi “mandası altında” bir devlet sanarak ve sayarak davranışlarını düzenlemektedir. Bırakın böyle davranmak, bunu aklından geçirmek bile hiçbir devletin haddi olmamalıdır. Böylesi bir davranışa katlanmak, tam bağımsız ve egemen bir devlet olmadığımızı benimsemek olur. Oysa “ne denli zengin ve refah içinde olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uygar insanlık karşısında uşak sayılmaktan daha yüksek bir davranışa layık sayılmaz”.
Fransa’ya haddini bildirmemiz gerekir. Bunun tek doğru tavır olduğunu, uç bir örnekle sergileyelim. ESS’nın asılsız bir karalama olduğunu ileride göstereceğiz. Ama, tut ki, doğru olsun. Varsayalım ki atalarımız – tıpkı Hitler Almanya’sının yahudilere yaptığı gibi- Ermenileri salt Ermeni oldukları için toplayıp kesmiş olsun ( Tanrıya şükür, binlerce yıllık tarihimizde böylesi bir utanç sayfası yok!). Bu ne Fransa’ya ne de bir başka devlete Türkiye Cumhuriyeti’ni tek yanlı bir kararla “suçlu” ilan etme hak ve yetkisi vermez. Devletler üstünde, kendi rızaları olmadıkça, uluslar arası yargı kuruluşlarının dahi yetkisi yokken, bir devletin kendinde böyle bir güç vehmetmesi hayra alamet değildir.
Böyle bir densizliği, hangi bahaneyle olursa olsun, sineye çekmek bir Devlet için onur kırıcıdır. Ulusal egemenlik ve tam bağımsızlık temeline oturan Türkiye Cumhuriyetinin böylesi bir "itip kakma hak ve yetkisi vehmi” karşınında boyun eğmesi düşünülemez. Hele Japonya’ya bir işgal kuvveti olarak yerleşmiş Amerikan Birliğinin Komutanı olan generalin Okinawa’nın Japon Yönetimi için – üstelik “özel” e-mail gönderisinde- kullandığı “hımbıllar” sözü için özür diletildiği bir dünyada, hiç mi hiç düşünülemez.
Kaldı ki Fransa’nın attığı adımın bir genel saldırının ilk girişimlerinden biridir. Bu durumda, tepki göstermedeki en küçük gevşeklik “aymazlık”tan, “doğru yoldan sapmışlık”tan öte bir tutum sayılmalıdır. Kendisinde, böylesi bir güç vehmeden bir devlete hemen ve en etkili yollarla haddini bildirmezseniz, diğerlerini yüreklendirirsiniz. Sonunda da, uluslar arası arenada herkesin itip kakmağa kalkıştığı bir şamar oğlanı olursunuz.
İleride değineceğimiz kimileri, bu önerimizi, bekara karı boşamak kolaydır türünden, Devlet Sorumluluğu nedir bilmeyen birinin gelişi güzel ortaya attığı sorumsuz bir görüş gibi sunmaya kalkışabilirler. Bu yüzden, önerilen tavrın en doğru tavır olduğunu, dahası Mustafa Kemal’in bu doğru tavrı, hem de Fransa’ya karşı uyguladığını belirtelim. Olayı Falih Rıfkı’nın kaleminden aktaralım:
“İstanbul’da Kuvay-ı Milliye öncülüğü yapanlar bile Urfa, Maraş ve Antep’i alan Fransızlara hoş görünmesi için öğüt veriyorlardı. Mustafa Kemal: “Fransızları hoş tutmakla ne kazanacağımıza akıl erdiremiyorum. Garp zihniyeti dalkavukluk ve riyakarlık, hele zulüm görmüş bir milletten gelirse, o milletin yaşamak hakkı olmadığına hükmeder. Tersine ahlaksızlık ve zulme karşı avazımız çıktığı kadar haykırmalıyız. Avrupa’ya yaşamaya hakkımız olduğunu anlatmalıyız. Sizler de bu yolda yürüyünüz” diye cevap veriyordu.” (ÇANKAYA II. Sy.92, Cumhuriyet Gazetesi Armağanı)
Mustafa Kemal, güçsüzü ezmeye kalkışan “Batı zihniyetini” de, ‘düvel-i muazzama’- ya yaltaklanmayı iş edinen ahir zaman Osmanlı zihniyetini de çok iyi tanıyordu. İşte bu yüzden, büyük nutkunda şöyle der:
“İnsaf ve merhamet dilenmek gibi bir prensip yoktur. Bunu unutmayınız”
2.3. Yaptığı yanlışı düzeltmek Fransa’nın ödevidir:
“Pardon çıkalı eşeklik çoğaldı” diye güzel bir deyişimiz vardır. Şimdi yerli yabancı bir sürü aklı evvel, “oldu bir kere, büyütmeyelim” öğüdü verip bizi yatıştırmak ve konuyu geçiştirmek istiyorlar. Türk dostu etiketi, belki de maskesi, taşıyan “mösyö”ler, yarım ağız bir “Pardon” veya “Çok üzüldük” diyerek işin içinden sıyrılmak istiyorlar. Yandaşları yerli “mösyö”lerle birlikte “Aman Fransa’ya karşı sert tepki gösterip dostluğu bozmayalım” korosu oluşturuyorlar. Dahası, bu korodan –aynı haddini bilmezlik tonu taşıyan- çatlak sesler de çıkmakta. Ne var ki, Fransa’nın bu “düşmanca tutumu” öyle “oldu bir kere” diye geçiştirilebilecek bir tatsızlık değildir.
Önce Fransa’nın ESS taşıyan bir yasa çıkarması olayına ilişkin iki gerçeği vurgulayalım:
· Birincisi, vahim nitelikli bu densizliği Fransa, bilerek isteyerek, dahası “taammüden” işlemiştir. Çünkü:
· Bir avuç parlamenterin( sanırım Fransız Meclisinin onda biri kadar), Fransa adına ve oybirliği ile bu yasayı çıkarmaları için gereken her türlü kolaylık sağlanmıştır. Sonradan Türk dostu etiketi veya maskesi ile ortalıkta boy gösteren hiçbir Fransız parlamenteri, aleyhte oy kullanmak üzere, toplantıya katılmak zahmetine dahi katlanmamıştır.
· “Bu iş Fransız hükümetinin yetkisi dışında, ben Parlamentoya karışamam, yetkim yok” kandırmacası ile bizimkileri yatıştırmaya çalışan Fransa Cumhurbaşkanı, Fransa Devletinin Türkiye Cumhuriyetinin işlerine karışmaya hak ve yetkisi olduğuna inanıyor olmalı ki hiç itiraz etmeden, bu yasayı imzaladı.
· İçerdeki oy avcısı politikacıların hassas noktasına basıp, anlayış görmek amacıyla, bir de, “Ermeni oyları ve seçim” bahanesi öne sürüldü.
· Fransa’da bu konuda yürütülen tarihi çarptırma çabaları da cabası. Bu çabanın siyasal amaçları yanında, Fransa’nın Ermeni olaylarına ilişkin kendi tarihi ve vicdani sorumluluğunu başkasına yükleme arzusunun da katkısı vardır.
· İkincisi, yaptığı yanlışı düzeltmek Fransa’ya düşer. Türkiye’nin bu sonuca katlanması gibi bir çözüm söz konusu olamaz. Çünkü,
· Yanlışın sorumluluğunu, yanlışlığı yapana yüklerler. Fransa’nın yanlış davranışınızın kötü sonuçlarına Türkiye’nin katlanmasını istemek, Fransa’nın “hem suçlu, hem güçlü” olmasını istemektir.
· Fransa, bu yanlışlığı, yeni bir yasa ile söz konusu ESS taşıyan “düşmanlık yasasını” yürürlükten kaldırarak ve Türkiye’den bu konuda uygun bir dille özür dileyerek düzeltebilir. Türk dostu olsun olmasın, Fransa’nın çıkarını düşünen her Fransız çabasını bu yönde kullanmalıdır. Tam tersine buraya gelip bizi yatıştırmaya çabalamak, “ikiyüzlülük”tür.
· Bir devletin muhatabı, yine bir devlettir. “Batılı” devletler, bu basit gerçeği unutan bizim yöneticilere, yıllardır şu oyunu oynar: Önce, meclisi ya da yargısı kanalıyla bir densizlik işler, sonra yönetimi ağzından “elden ne gelir” türküsü söyler. Bu “Batılı”nın klasik ikiyüzlülüğüdür ve bunu yutacak ahmaklara hep bu oyunu sergilerler. “Batılı” yönetici için ne uygarlığın ortak değerleri vardır, ne hakk, adalet, insaf gibi kavramlar geçerlidir. O bu tür lafları salt kendi amacını gerçekleştirmek için kullanır. Üstelik, bu kavramları da kendi ikiyüzlülüğüne uygun biçimde tanımlar[1], böylece hep kendisini haklı çıkarmaya kalkışır. “Batılı” yönetici “hakka” değil “kuvvet”e inanır. Güce tapar. Dolayısıyla da yalnız güç gösterisini anlar, güce baş eğer. “Batılı” yöneticilerce yönetilen Fransa’nın anlayacağı tek dil güç gösterisidir.
Tepkimize karşın, Fransa yaptığı yanlışı düzeltmezse? Bunun anlamı açık: Fransa ya düzeltmek istemiyordur, bu durumda “dost” sayamayacağımız bir devlet demektir; ya da bu densizliği düzeltmeğe gücü yetmiyordur, bu durumda içindeki bir avuç fanatiğin oyuncağı olmuş bir devlet demektir ki “muhatap” olarak önemsenmeye değmez.
Bu yüzden, Fransa yeni bir yasa ile bu “düşmanlık yasasını yürürlükten kaldırana kadar en ağır yaptırımlarla karşılaşmalıdır. Tek doğru tavır budur.
2.4. Yanıltma çabalarına kanmamalıyız:
Önerilen “Fransa’ya haddini bildirme” tavrına karşı türlü düşüncelerle karşı çıkanlar olmaktadır. ESS oyununu tezgahlayanlar ile onların yerli yabancı yardakçılarının bu yönde çalışması doğaldır. Amaçlarına ulaşmak için, kuşkusuz, sinsi bir “yanıltma saldırısı” yürüteceklerdir. Bunda da çok ustadırlar. Eskiden sömürgecilik, daha çok, bedene yönelmiş zorlama silahları kullanırdı. Yeni sömürgecilik ise, daha çok, kafaya yönelik kandırma silahları kullanır. Bu yüzden, aslında yurtsever kişilerin bilmeden, iyi niyetle “yanlış çözümler” önermesi, “doğru çözümlere karşı çıkması” anlaşılır ama onaylanmaz bir durumdur. Bu yanıltmalara karşı çok uyanık olmamız gerek. Şimdi, bu yanıltma çabalarına birkaç örnek verelim:
· Uluslar arası hukuka uymaz yanıltmacası: “Fransa’ya haddini bildirme” tavrına inanan bir iş adamı, milyonlarca dolarlık kazançtan olmayı göze alıp, Fransızlarla yaptığı ortaklıkları askıya almıştır. Bir TV yayınına katılıp, diğer iş adamlarına da benzeri tepki önerir. İkide bir selis Fransızcasını sergilemeye çabalayan bir yerli “mösyö” buna – biraz da işadamını küçümser tavırla- karşı çıkar. ‘Bunu yapamazsınız, uluslar arası hukuka aykırıdır’ türü savlar öne sürdükten sonra, yetkili bir ağız edasıyla ekler, “Ankara böyle düşünmüyor”. Ne yazık ki, hiç kimse, Yunan İzmir’e çıkarken, “İstanbul”un da benzeri düşüncede olduğunu, işgale karşı çıkmayı uluslar arası hukuka karşı çıkmak sandığını bizim “mösyö”ye anımsatmadı.
· Etkisi olmaz yanıltmacası: Bu yanıltmacanın daha güçlü biçimi “biz zararlı çıkarız” biçimindedir. Ne var ki, “haddini bildirme” bir stratejik tavırdır, dolayısıyla da, stratejik değerlendirme yapmak gerekir. Bu tavrın uygulamaya sokulması değişik araçları gerektirir. Yapılacak uygulamaların her birinin somut duruma göre bir değerlendirmesi ise uzmanlık gerektiren bir çalışmadır. Üstelik bu değerlendirmenin artısı eksisi yalnızca parayla ölçülmez[2]. Stratejik kararları işportacı aklıyla değerlendirme yanlışına düşmeyelim. Üstelik, etkisi olduğu, Fransa ve “Batı” yardakçılarının telaşından belli[3].
· “ Batı’ya kendimizi beğendirme” temelli yanıltmacalar: Bu çok derin bir konu. Bir iki kaba çizgiyle sunmaya çalışalım. Osmanlı, önce “nizam-ı alem”deki bozulmayı, eskiye dönerek önlemeye çalıştı. Bu olmayınca, “Batı” örneğine dönüldü. Önce “Islahat”, sonra “Tanzimat” diyerek, Osmanlı bir dışa bağlı değişim sürecine girdi. Eski düzenin sürmesini isteyenler, “nizam-ı alem” düşüncesini değişik söylemler altında savunmayı sürdürdüler. Ortaya çoklukla “dinci” kılığında “düncü”ler çıktı. Değişmecilerin önündeki örnek “Avrupa” (önce Sultan Mahmut’la Fransa, sonra Reşit Paşayla İngiltere, sonra Enver Paşayla Almanya, ) idiyse de, Avrupa’yı Osmanlı’ya üstün kılan gizin ne olduğunu pek bilip anlayan yoktu. Bu yüzden, yenilikçi çizgiden iki sakat tip türedi: Bu körü körüne “Avrupa hayranlığı”, Osmanlı’nın iki hastalığı olan “tembellik” ve “gösterişçi savurganlık” ile birleşince, ortaya tüketim düşkünü “Batı taklitçileri” çıktı. Bu çizgi, asalak tüketici olmaktan başlayıp kendinden, Türklüğünden utanan bir aşağılık duygusuna dek uzanabilir. Kör Avrupa hayranlığı, Osmanlı’nın “düveli muazzama” korkusu ile birleşince, ortaya “Batıya boyun eğmeyi Batılılaşma sanan” teslimiyetçiler çıktı. Tanzimat’tan bu yana edebiyatımız bu iki tipi başarıyla işlenmiştir. Falih Rıfkı da, birincilere “Garp taklitçisi”, ikincilere “Garp mahkumu” adını takıyor. Ama her ikisinde ortak olan şu: Batıyı anlamamak, Batıyı yalnızca “doğaüstü, karşı konulmaz, gizemli bir güç” olarak algılamak. Bu durumda, ilkel insanınkine benzer bir tepki ile, tek yapılacak iş bu gizemli güçle iyi geçinmek, ona yalvarıp yakarmak, yaltaklanmak, ondan bir parçaymış gibi davranmak. Bu yüzden, bu iki çizginin birbiriyle kaynaşması çok kolay. Her iki çizgiden izler taşıyan nice kişi aramızda dolaşıyor. Batılı yanıltma uzmanları, bu çarpık duyguları gıdıklamayı da çok iyi biliyor. Pek çok kişi, iyi niyetle, bu oyuna geliyor.
Bu yanıltma çabaları, insan hakları vs. süslemeleriyle başlayan “Suçluyuz, özür dileyelim” utanmazlığından, “Keskin sirke küpüne zarar” ucuz bilgeliğine varan geniş bir yelpazeye dağılıyor. İkisi arasında, “Osmanlı’nın sorunu, biz Türkiye Cumhuriyetiyiz” ya da “İşi tarihçilere bırakalım” kolaycılığını öneren aymazlık, “Arşivleri açalım” papağanlığı, teslimiyetçilikten ticari girişimciliğe dek uzanan türlü nedenlerle pompalanan “İmajımızı düzeltelim” çözümsüzlüğü, densizliği mazur göstermek için kullanılan “kendimizi tanıtamamışız” salaklığı gibi değişik yaklaşımlar yer almaktadır.
3. “Ermeni Soykırımı” diye vaftiz edilmek istenen olay nedir?
Önce, kavramlara açıklık getirmek gerek. İlk iş “soykırımı[4]” kavramının içerik ve sınırlarını belirlemektir.
3.1. Soykırımı nedir?
“Soykırımı” demek, başkaca hiçbir neden olmaksızın, salt belli bir soydan geliyorlar diye belli bir insan kümesinin soyunu kurutmak eylemidir. Nazi Almanyası’nın insanları salt “Yahudi” oldukları için yok etmeğe çalışması dörtdörtlük bir soykırımı eylemidir. Bu eylemin boyutu, yaygınlığı, amacına ulaşıp ulaşmaması, uygulanış biçimi gibi özelliklerin eylemin adını koymada bir etkisi olmaz. Yalnızca, soykırımı eyleminin nitelendirilmesi açısından önemlidir. Sınırlı kalmış, başarısız bir eyleme “soykırımı girişimi”, vahşice uygulanmışına, “soykırımı vahşeti”, amacına ulaşmışına “tam soykırımı” gibi adlar verilmesi eylemin “soykırımı” olduğu gerçeğini değiştirmez. Soykırımı ile anlaşılması gereken budur. Bir soya düşmanlık güderek onu yok etmeği istemek işin temel göstergedir.
Bu yok etme amacının güdüleri çeşitli olabilir, ama eylemi adlandırma açısından önem taşımaz. Kızılderililerin ülkesini ele geçirmek için onlara saldıran beyazlar, saldırganlıklarını savaş kuralları içinde tuttukları sürece, “haksız saldırganlık” ile suçlanabilirlerse de, soykırımı ile suçlanmazlar. Ama, “iyi kızıl derili, ölü kızıl derili” ( Good indian, dead indian[5]) düşüncesine göre her kızıl deriliyi öldürmeye yöneldiler mi, soy kırımı yoluna girmişlerdir.
Biz Türkler, binlerce yıllık tarihimizin hiçbir döneminde, uzaktan yakından “soykırımı” sayılabilecek hiçbir eylemle, barbarlıkla suçlanamayız. Canım, biz “savaşçı” bir ulus değil miyiz? Doğru, işte bu yüzden barbar değiliz. Çünkü, barbarlık gücü yetme dışında hiçbir sınır tanımadan keyfi zor kullanmak demektir. Savaş ise, belli bir siyasal amaç için kurallar içinde zor kullanmaktır[6]. Savaş, belli bir hukuka uymayı gerektirir. Uluslar arası “Savaş hukuku” var, ama “Barbarca Davranışlar Hukuku” diye bir şey yok.
3.2. “Ermeni sorunu” nedir? Nasıl ortaya çıktı?
Ermenilerin “kim” olduğu, Bizans’ın onlara neler yaptığı gibi eski konulara girmeyelim. Ermenilerin, Bizans’a karşı, büyük ölçüde Alp Arslan’nın yanında yer aldıklarını, yüzyıllardır Türklerle, müslümanlarla iç içe yaşadıklarını, Osmanlı’nın sadık uyrukları ( “teba-yı sadıka”) oldukları, büyük ölçüde dillerini unutup evlerinde bile Türkçe konuştuklarını, papaz olacakların bile sonradan tapınma dili olarak Ermenice’yi öğrendiklerini ya da az buçuk Ermenice bilenlerin papazlık için seçildiği[7], Osmanlının son döneminde dış çabalarla eğitimi yapılarak Ermenice’nin canlandırıldığını[8], ve yine bir bölüm Ermeni’nin “Ermeni Devleti” kurmak hayali ile, dış devletlerin kışkırtmasına kapılıp isyana kalkıştığını[9], bu konuyu üstün körü inceleyen her kes kolayca öğrenebilir.
İşte bu isyanlar sonucu, bir takım acı olaylar yaşanmıştır. Silahlı “Ermeni çetecileri” devlete isyan etmek, işgalci düşmana yardımcı olmakla kalmamış, “soykırımcı” bir anlayışa varan bir davranışla müslüman halkı öldürmüştür. Bu isyancılara ve düşmanla işbirliği yapanlara karşı, her devlet gibi, elbette “Osmanlı” devleti de gerekli yasal yaptırımları uygulamaya çalışmıştır. Bu uygulamalardan biri de “Ermeni tehciri” denen uygulamadır.
Ayrıca, Ermeni çetecilerinin müslümanlara yönelik vahşetinin tetiklediği ve her iki yan için de ölüm kalım demek olan karşılıklı yöresel boğazlaşmalar çok kanlı geçmiştir. Yine de, bu olaylar sırasında bile, az da olsa, dostluk ve insanlık örnekleri sergilenmiştir. Örneğin müslüman komşusunu uyaran ermeniler, ermeni dostunu kollayan müslümanlar görülmüştür. Saldırıya uğramış “tehcir” kollarından arta kalan yaralı, aç Ermenilere, daha sonra oradan geçen başka müslümanların yardım ettiği, bunu yaşayan Ermeni papazlarının bile anılarında yer almıştır[10]. Öksüz kalan çocukların evlat edinildiği ise, daha sonra ortaya çıkan “çocuklarımızı zorla müslüman ettiler” suçlamalarıyla kanıtlıdır. “Tehcir” sırasında Ermenilere karşı aşırılık gösterenlere karşı yasal işlemler uygulanıp cezalar verdiği de ortadadır.
Üstelik, Ermeni çetecilerin kan dökme eylemleri, yalnızca müslümanlara yönelik olmamıştır. Devlete sadık, müslüman komşusuyla barış içinde yaşamayı isteyen ve bunu açıkça gösteren kimi ermeniler de bu teröre hedef olmuştur. Pek çok Ermeni din adamı ise, Devlete sadık kalma görevlerini hiçe sayıp, yabancı devletler ve Ermeni çetecileri ile işbirliği yaparak cemaatlerini “olmayacak hayaller için” kışkırtarak onları ateşe atmışlardır.
Savaş koşulları ve kışkırtmalarla körüklenmiş etnik çatışmaların kaçınılmaz sonucu olarak ortaya çıkan bir boğazlaşmayı, bırakın bir “soykırımı”, soğukkanlı bir “kıyım” olarak bile niteleyemezsiniz. Oysa, biz Türkler pek çok yerde (Balkanlarda, Kafkaslarda, Giritte, Anadolu’da) bu türden kıyımlarla çok karşılaştık.
Kimileri, bu “soykırımı”, “kıyım”, “boğazlaşma” gibi ayrımları yersiz ve gereksiz ayrımlar diye göstermek isteyebilir. Değildir. Öyle olsaydı, hukukta, “adam öldürme” eylemini, “kendini savunma(=nesf-i müdafaa)” için öldürme, ağır “kışkırtma(=tahrik)” sonucu öfkeye kapılıp öldürme, “bilerek, isteyerek(=kasten)” öldürme, “öntasarlı(=taammüden)” öldürme gibi türlere ayırmaya gerek olmazdı. Bu yüzden, karşılıklı boğazlaşmayı, ne denli acı, ne denli kanlı da olsa, “soykırımı” olarak vaftiz edemezsiniz. Üstelik, Batılı devletlere düşen, bize haksız suçlamalar yöneltmeden önce, bu kanlı olaylardaki sorumluluklarını üstlenmektir.
Dahası, kefesine ölülerini doldurarak tarih terazisini kendilerine doğru ağdırmaya kalkışanlar da, bu boğazlaşmada ölen Türk ve müslümanın Ermenilerden daha çok olduğunu unutmamalıdır.
“Tehcir (=Göç ettirme, göçürme)” işi ise, savaş durumunda iç güvenlik nedeniyle yapılmış bir uygulamadır. Tehcir yasasında Ermeniler özellikle uygulamanın hedefi olarak yer almaz. Yasada Ermeni sözü bile geçmez. Kimlerin göç ettirileceği genel kurallarla belirlenmiştir. Nitekim, sınır bölgesi dışındaki (örneğin İstanbul’daki, İzmir’deki) Ermeniler göç ettirilmemiştir. II. Dünya Savaşı sırasında, bundan daha ağır bir uygulamayı ( toplama kampına koymayı) Japon kökenli yurttaşlarına karşı A.B.D. uygulamıştır.
“Tehcir”in bir kılıf olduğu, amacın Ermenileri soy kırımına uğratmak olduğu yalanı, yüz yılı aşkın çabalara karşın, inandırıcı hiçbir belgeye dayandırılamamıştır. Ama bu amaçla “düzmece belgeler” üretildiği kanıtlanmış gerçeklerdir.( Bir örnek, Aram Andonian’nın, Talat Paşa ve diğer yetkililerce yazılmış gibi “düzmece belgeler” üretmesi, bir başka örnek bir Rus ressamının- Ermeni olaylarından yıllar önce- yaptığı kafatasından piramit tablosunun bu olaylara ilişkin resim imiş gibi sunulması).
“Ermeni soykırımı” diye vaftiz edilip önümüze konmak istenen olay, dış devletlerin kendi emperyalist emellerine alet edebilmek için bir kısım Ermeni hayalperestini kışkırtarak başlattığı “Ermeni isyanları”, ve bunun sonucu yüzyıllarca birlikte barış içinde yaşamış iki topluluğun içine itildikleri ve her ikisinin de zarar gördüğü bir boğazlaşmadır. Bilmemiz ve herkese anlatmamız gereken gerçek işte budur.
4. Yapmamız gerekenler
Yapmamız gerekenleri ana hatlarıyla şöyle sıralayabiliriz:
4.1 Bunun bir tarih tartışması olmadığını bilerek davranmak:
“Batı” amaçlarını hep süslü kılıflar içinde sunarak insanları kandırmayı iyi bilir. Bu yöntem, onun isteğine ulaşmak için ustaca kullandığı çok eski bir yöntemdir. Dahası, bu yöntem şimdilerde “toplum bilimleri” denen çalışmalarla, daha da yetkinleştirilmiş, daha etkili kılınmıştır. Üstelik, “Batı”nın çarpık amaçlarını gerçekleştirmek üzere, sürekli olarak, dahası acımasızca kullanılmaktadır.
Bugün, ESS’nın yeniden ısıtılıp ortaya sürülmesi, yukarıda açıklandığı üzere, 21. Yüzyıl için öngörülen “Batı buyurganlığı(=hegomonya’sı)” altında, başka değişle Yeni Dünya Düzeni içinde, bize biçilen role bizi razı etmenin araçlarından yalnızca birisidir (Bak. 2.1. Doğru Tanı). Belli bir stratejinin taktik araçlarından yalnızca bir tanesidir. Dolayısıyla, ESS’na karşı girişimlerimizin, “Batı”nın bu ana stratejisine karşı geliştireceğimiz karşı-strateji’nin bir parçası olarak biçimlendirilmesi gerekir.
4.2. ESS’nın bir “Yanıltma(=misinformation)” temeline dayalı olduğunu unutmamalıyız:
Karşılaştığımız “propaganda”ya dayalı bir “sinir savaşı(=psikolojik savaş)” eylemidir. Amacı, dışta bize karşı olumsuz duyguları geliştirerek üstümüzde baskı kurmak, içte bizi “aşağılık duygusu” içine iterek boyun eğdirmektir. “Batı”, bu çabalarında, büyük ölçüde başarılı görünüyor. Bir iki örnek sunalım:
· Dün, toplumsal devrim perdesi altında “silahlı eylem kışkırtıcılığı” yapan birisi, bugün, sığındığı Batı ülkesinden telefonla TV tartışmasına katılıp, bu kez “insan hakları” maskesi takarak “Ermenilerden soykırımı için özür diyelim” diyebilmektedir. Ne var ki, içimizden “Batı” yardakçılarının çıkması da, bunların kolayca ve pervasızca Türk kamu oyuna ulaşabilmesi de şaşılası bir durum değildir.
· Böylesi önemli bir konunun, hazırlıksız ve başka amaçları ağır basan “show”lar için kullanılmasına da tanık olduk. Bir yanda, adı Fransız, soyadı Türkçe (ama Ermenice “-oğlu” demek olan “-yan”la biten) bir Fransız-Ermenisi, Monsieur Devedjian(=Deveciyan). Karşısında, Deveciyan’ın elini sıkamamaktan yakınan bir yerli “mösyö”. Deveciyan, “Talat Paşanın itiraflarından, Türk mahkemelerinin Ermeni soykırımı yapanları mahkum ettiğinden” söz açmakta. Ama, bizimkiler taşı gediğine koymuyor. “Talat Paşa’nın itirafları” denen belgelerin Andonian’nın düzmecesi olduğunun çoktan ortaya konduğunu, “Türk mahkemeleri” denenin, işgal altındaki İstanbul’da – İngilizlere yaranmak ve İttihatçıları karalamak üzere- kurulmuş “divan-ı harb” olduğunu[11] söylemiyor. Ardından, İngilizlerin “Ermeni katliamı” suçlamasıyla Malta’ya götürdüklerini, hiçbir kanıt bulamayınca, serbest bıraktığını eklemiyor. Yerli “mösyö”nün tek derdi, Deveciyan’ı Türkiye’de ağırlamak. Davet üstüne davet ediyor. Böylesi hazırlıksız “show”lar yarardan çok zarar getirir.
· Bir başka yanlış tutum, “Batı”nın haksız saldırısı karşısında pısıtmaktır. Bu suçlamayla yüzleşmekten kaçınıp “Canım, o iş Osmanlıda kaldı” ya da “Bu işi tarihçilere bırakalım” gibi savlarla sunulan bu tür suskunluk, ya suçlamanın niteliğini ve önemini kavrayamamanın göstergesidir, ya da suçlamanın –örtülü biçimde de olsa- benimsendiği anlamı taşır.
· Bir başka yanlış, uygunsuz tepkilere başvurmaktır. “Bayrak yakma” buna bir örnek. Gösteri yapmayı da, gösteri sırasında “öfkeyi sergilemeyi” de anlarım. Ama, gösteri, yanlış yapan yönetime, yanlış anlayışa yöneltilmelidir. Fransa yönetimine etkisi olacak çevrelere baskı (örneğin, ekonomik baskı) yapmak da bir yol. Ama “bayrak yakmak”, karşıdaki ulusun duygularını rencide etmek anlamsız, belki de ters tepebilecek bir tepki. Kaldı ki, bize hiç yakışmaz. Atatürk, savaş meydanında yerdeki düşman bayrağını “ o bir ulusun simgesi” diyerek kaldırtmış, Yunan kralının yaptığı densizliğe misilleme olarak İzmir’de ayağının altına serilen Yunan bayrağını kaldırtmış, üstüne basıp geçmemiştir.
· Bir başka yaygın yanlış “imaj sorunumuz var, Batı bizi iyi tanımıyor, kendimizi bir tanıtsak işler düzelir” düşüncesidir. Daha kötüsü, kimi çevrelerce, “kusurlarımız yüzünden, Batının bizi itip kakmaya hakkı olduğu” savının işlenip durmasıdır. Kuşkusuz, bu savları öne sürenlerin “aymazlık” içinde mi, “yanlışa sapmış” durumda mı, yoksa bu sınırları çoktan aşmış mı oldukları, her olayda ayrı ayrı incelenecek bir konudur.
· Bir başka kandırmaca, “Batılılaşma Atatürk’ün ülküsüydü. Batıyla ters düşmek Atatürkçülüğe sığmaz” söylemleriyle piyasaya sürülen bir çarpık anlayıştır. Oysa Atatürk ne batı özentisi içindedir, ne de batıya kul köle olma isteklisi. Tam tersine, O, “Türk, övün, çalış, güven” diyerek Türk ulusunun büyüklüğüne inancını dile getiren[12], “üstlendiğimiz görev tam bağımsızlıktır” diyen bir önderdir. O ne “garp taklitçisi”, ne de “garp mahkumu” anlayışı benimser. Atatürk’ün ülküsü, ne idiğü belirsiz, her istenen yöne çekilen bir “Batılılaşma” değildir. O, Türk ulusunun bayındır ve uygar dünyanın onurlu bir üyesi olmasını ister. Atatürk uygar olmayı, Batı özentisine kapılma ya da Batı’ya yaltaklanma olarak değil, “adam olmak” diye anlar[13]. O, 10. Yıl söylevinde “Türklüğün unutulmuş uygarlık niteliği ve büyük uygarlık yeteneği, bundan sonraki gelişmeleriyle, geleceğin uygarlık ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır” inancını dile getirmiştir. Atatürk’ün ülküsü diye yutturulmak istenen “Batılılaşma” etiketli kavramları iyice irdelememiz gerek.
Sonuç olarak, içte ve dışta yürüttüğü yanıltma kampanyaları ile, “Batı” epeyce yol almış bulunuyor. Biz ise yeterince hazırlıklı ve uyanık değiliz.
4.3. Karşı atakta bulunmalıyız:
Karşı atak, yalnız ve ancak, genel bir karşı-strateji içinde yürütülürse başarılı olur. Bu karşı atağın hemen uygulamaya sokulması gereken işleri olduğu gibi, orta ve uzun dönemli işleri de olacaktır. Ulusal varlığın savunulması ve geliştirilmesi, günübirlik kararlarla değil, uzun dönemli ulusal stratejiler ve yeri gelince kullanılmak üzere önceden hazırlanmış taktik araçlar ister.
Hemen yapılması gereken işlerin başında, Fransa’ya karşı etkili bir yaptırım uygulanarak, onu bu yanlış adımı geri almaya zorlamaktır. Yaptırımlar istenen sonuca ulaşıncaya dek sürdürülmelidir. Bunda gösterilecek gevşeklik, “güçsüzlük” olarak algılanacak, giderilmesi olanaksız olumsuzluklar yaratacaktır. Bu yaptırımlar, Fransız resmi mercilerine, Fransız iş çevrelerinin ve diğer etkili çevrelerin çıkarlarına yönelik her türlü uygun eylemi içerir. Bu çevrelere bedel ödeten yaptırımlar yanında, Fransız halkına karşı tanışıklığı, iyi duyguları geliştiren “barışcı yüklenmeler(=sulh taarruzları)” de uygulanabilir (Fransız turistlere bu yıl özel indirim uygulamak, ya da bizim seçeceğimiz Fransız öğrencilere Türkiye’de öğrenim kolaylığı sağlamak gibi).
“Batı”nın yanıltma kampanyasının dıştaki amacı bize karşı olumsuz duygular yaratmak, yanlış kanıları yerleştirmek olduğuna göre, biz de hem bu olumsuz havayı dağıtmak, olumlu duygular yaratmak, hem de kusurlarını yüzlerine vurarak, “Batı” üzerinde benzeri bir baskı ve bunaltma ortamı kurmalıyız. Bu ise, “imaj düzeltme” bahanesiyle ona buna para kaptırmakla yürütülebilecek bir iş değildir. Bu, bir devlet politikası olarak ve sağlam bir kurumlaşmayla yürütülecek stratejik bir iştir. Bu amaçla, var olan kurumların, eşgüdümünün sağlanması yoluyla, elbirliğiyle çözümler üretmek durumundayız.
Diyelim Aram Andonian’ın düzmece belge düzenlediği gerçeğini dış ülke halklarına duyurmak istiyoruz. Kuşkusuz, her halka ulaşmanın yolu bir değildir. Bu iş için, arşivci, tarihçi, çeşitli toplum bilimciler, hukukçular, kısacası her kes kendi uzmanlığı açısından katkıda bulunmak durumunda. Tarihçi, bu düzmecenin kanıtlarını ortaya koyacak; arşivci bu kanıtların yerini, nasıl ulaşılabildiğini belirleyecek; iletişimciler bu bilgiyi ulaşılmak istenen kişilerin diliyle, onların en kolay algılayabileceği, onları en etkileyici biçimde sunmanın yolu yordamını belirleyecekler, basın yayıncılar bu bilginin ilgili kişilere ulaşmasını sağlayacaklar, hukukçular işin hukuksal yönünü kotaracaklar, toplum bilimciler bu kampanyanın etkilerini izleyip değerlendirecekler. Ekonomistler, hem gerekli kaynağın bulunması hem de eldeki kaynağın verimli kullanılması için kafa yoracaklar. Stratejistler, kampanyanın genel stratejiyle uyumunu gözetecekler. Kısacası, herkese düşen görevler var. Bu tür karalama kampanyaları karşısında, ne “imaj satın alalım” diye ona buna rüşvet vermek, ne de “vay, bize bu yapılır mı?” diye öfkelenip saman alevi gibi yanıp sönen tepkiler vermek çözüm değildir.
Bu konudaki eksikliklerimiz ortada. Ancak, bu eksiklikleri, “Batı”nın yaptıklarını “mazur göstermek” için kullanmak yanlış ve zararlı bir tavırdır. Ama, bu eksikliklerin sürüp gitmesine göz yummak çok daha yanlış ve zararlıdır. Dolayısıyla:
· Tarihçilerimiz, belli bir çalışma programı içinde, bu konuya eğilmek durumundadır. Özellikle (i) olayın ve uğranan zararın gerçek boyutunun belirlenmesi, (ii) olayın ortaya çıkmasındaki iç ve dış etmenlerin katkı payları, (iii) “Teba-yı sadıka” anlayışının yıkılıp “isyancı” kimliğine geçiş sürecinin nasıl geliştiği, (iv) olayın Türklere ve Ermenilere verdiği zararlar, (v) olaylar sırasındaki iyi ve kötü davranışlar, bu davranışların itkeleri (vi) “Ermeni soykırımı” masalının nasıl kotarılıp yutturulduğu gibi konulara öncelik verilmelidir.
· Bu konuların salt tarihçi gözüyle değil, toplum bilimci gözüyle de ele alınması gerekir. Olaylara sosyoloji, psikoloji, kitle iletişimi, politik bilimler ve benzeri alanların bakış açılarıyla da yaklaşmak gerekir. Dahası, bu araştırmalarda istatistik, matematik, mantık gibi yöntem bilimlerin, bilgisayar gibi veri işleme olanaklarının katkıları sağlanmalıdır.
· Daha önemlisi, bu çalışmalar “dünün muhasebesi” olarak değil, “yarına hazırlık” olarak yürütülmelidir. Ermenilerin sadık uyruklar olmaktan çıkarılıp asilere dönüştürülmesi sürecinden alınacak dersler, ileride, benzeri fesat girişimlerini önlemede doğru yöntemler sağlamaz mı?
· Konuyu, yalnızca “Ermeni olayları” ile de sınırlı tutamayız. “Batı”nın “soykırımı” konusunda ‘bilimsel’ dergi yayınlamaya başlaması[14] bu tür iddiaların önümüzdeki yıllarda “Batı” politikasında önemli bir araç olacağının göstergesidir. Biz de, Türklere karşı uygulanan “kıyım” ve “kırım”ları (örneğin Yunan isyanında, Girit’te, Balkanlar’da, Kafkaslar’da, Kıbrıs’ta) bilimsel yayınlar yoluyla gündeme taşımak için hazır olmalıyız.
· Bu bağlamda, ülke sınırı dışındaki Türklerin durumunun da, bir devlet politikası olarak, sürekli izlenmesi ve kardeşlik bağlarının güçlendirilmesi gerekir. Atatürk, dil temeli üstüne kurulu, tarihin derinliklerinden bugüne kesintisiz uzanan ve dünyaya dal budak salmış bir Türklük anlayışına inandığı için, bu görüşün bilimsel aracı olarak "Dil, Tarih ve Coğrafya” Fakültesi kurmuştu. Ülke sınırları olan bir dünyada, sınır ötesi Türklerle ilişkilerin yürütülmesinde, bu sınırların varlığının gözönünde tutulması gerekir. Ama, gelecek önümüze “sınırları olmayan bir dünya” koyacaksa, sınır ötesi bağları güçlendirerek, buna hazır olmalıyız.
5. SONUÇ:
Fransa, bize karşı “Ermeni Soykırımı” suçlaması yönelten bir yas çıkararak, “düşmanca bir tavır” sergilemiştir. Fransa’nın kendisini buna yetkili sanması kabul edilemez bir durumdur. Fransa, bilerek isteyerek attığı bu yanlış adımdan geri dönmeye en sert yaptırımlarla zorlanmalıdır. Bu iş, bir seçim sırasında üç beş politikacının oy avcılığı için yaptığı bir densizlik olarak geçiştirilemez. Bu, Türkiye’ye karşı yürütülen daha kapsamlı bir baskı ve baş eğdirme stratejisinin bir uygulamasıdır[15].
Bu yüzden, yalnız Fransa’ya karşı yaptırım uygulamakla, bu işleri çözemeyiz. “Batı”nın amaç ve stratejilerini doğru kavramak gerekir. Bize yöneltilen bu baş eğdirme stratejisinin amacına ulaşmaması için, bizi kendi amaçlarımıza ulaştıracak kendi gücümüze dayalı bir karşı-strateji üretip uygulamak zorundayız. Yoksa, ikide bir borç dilenmek için el kapısı çalmaktan, yalvar yakar olmaktan kurtulamayız. Bunun sonucu da itilip kakılma karşısında boyun bükmek olur.
Kuşkusuz, ülke sorunlarının çözümünü yabancılardan beklemek, dış yardıma bel bağlamak, uğranan haksızlıklar için insaf ve merhamet dilenmekle, ülke yönetilmez. Nitekim, Atatürk bunu, büyük nutukta, açık açık söylemişti:
“Nısfet ve merhamet dilenmekle, millet işleri devlet işleri görülemez... Nısfet ve merhamet dilenmek gibi bir prensip yoktur. Türk ulusu, Türkiye’nin gelecek kuşakları bunu asla unutmasınlar”
Çünkü
“Efendiler, biliniz ki hayat demek mücadele demektir. Hayatta başarı, mutlaka mücadelede başarıyla olur. Bu da, manen ve maddeten kuvvete, kudrete dayanır birkeyfiyettir”[16].
[1] Kanımızca, İMF politikaları ve buna bağlı ekonomik bunalımlarımız da bu çerçeve içinde değerlendirilmelidir. Geri Dön
[1] Atatürk’ün “kendi gücümüze dayanma” ilkesine inanmayanlar, “paramız yok, dış destek gerek” savı ve Filipinler örneği ile savundukları “Amerikan mandası” önerisini getirmişlerdi. Filipin’in durumu yanıldıklarının kanıtı. Atatürk’ün kurtuluş yolunu “ulusça bir intihar girişimi” sayan General Harburd’a yanıtı ise şöyle “emperyalistlerin pençesine düşen bir kuş gibi yavaş yavaş aşağılık bir ölüme mahkum olmaktansa, babalarımızın oğulları olarak vuruşa vuruşa ölmeyi tercih ediyoruz”(ÇANKAYA,II,sy:113). Geri Dön
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Örneğin, İngiliz Başbakanlarından David Lloyd George, Batı’nın Türkleri Orta Asya’ya geri sürme politikasını şöyle savunmaktaydı: “Ülkesinde istilacı olmaktan başka sıfata sahip olmayan bir kavim, sırf kuvvetine güvenerek elinde bulundurduğu toprakları dünyayı iyiliğe kavuşturmaktan mahrum edecek derecede kötü idare ederse, milletler bu perişan sahalarda medeniyeti ihya etmek hakkına- daha doğrusu ödevine sahiptirler. Bu aynı ödev, Batı ovaları ve ormanları hakkında kızıl derili iddialarına karşı, Amerikayı kuranların davranışını meşru kılar”( The Truth about the Peace Treaties, Londra, Vol:2, sy:1356. Bu alıntı, Sabancı Üniversitesi yayını BİRİNCİ MECLİS kitabında, sy:12’de var). Denen şu: “Türkleri kovalım, çünkü eski uygar bölgeleri harab ettiler”. Peki, ya kızıl derileri yurtlarından niye kovdunuz? “Oralara uygarlık getirmek için”. Batı, işte böyledir, hep zeytinyağı gibi üste çıkar.
[2] Bildiğiniz bir örnek verelim. Satmak için mal alırken işin artısı eksisi parayla hesaplanır. Eve buzdolabı alırken, cepten çıkan para belli ama sağlanan kolaylık parayla nasıl ölçülecek? Karınıza alacağınız doğum günü armağanının size kaça patlayacağı üstündeki fiyat etiketinde yazılı, ama karınızın mutluluğunun sizin için değeri ne?
[3] CNN Türk Televizyonu, Fransa’ya resmi boykotun AB ile yapılmış anlaşmalara aykırı sayılıp, şikayet üzerine, Türkiye’ye yaptırım uygulanabileceğini bildiren haberinde, Fransa’nın henüz şikayetçi olmadığını ve Türkiye ile geniş ticareti olan Almanya ile İngiltere’nin ise bu yöne gidilmemesini istediklerini belirtti. Bu da, tavrın etkisi ve Türkiye’nin gücü açısından bir ölçü.
[4] Kimileri “soykırım” diyor, ama Türkçe açısından doğrusu “soykırımı”. Çünkü, “soy” ad kökünden “soykırım” üretecek bir “-kırım” türetme eki yok. Kuşkusuz, “kır-“ eylem kökünden “kırım” olur, ama “soykır-“ diye bir eylem kökü yok. Bu sözcük, “soy” ile “kırım” adlarından yapılmış bir bileşik ad. Dolayısıyla, doğrusu “soykırım” değil, “soykırımı”. Tıpkı, “hanım” ile “el” adlarından “hanımeli” yapar gibi. “Soykırım” sözü ise, tıpkı “hanımel” sözü gibi yanlış.
[5] Yaygın bir Amerikan deyişidir.
[6] Nitekim, tanınmış savaş kuramcısı Clausewitz “savaş politikanın başka araçlarla sürdürülmesidir ” der.
[7] Bak. Mıgırdıç Margosyan’nın “Gavur Mahallesi”
[8] Bu iş, St. Lazare Dervişleri Akademisi denen örgütle başlar.
[9] Örneğin, Haçaturyan “Out of Inferno”( Cehennemden Kaçış) adlı eserinde, tanığı olduğu 1895 Kilikya Ermeni olaylarında St.Paul American College (Tarsus Kolleji)’nin rolünü oldukça yansız biçimde anlatır.
[10] Böylesi bir olay, Arizona Üniversitesi’nin kütüphanesinde bulduğum, Ermeni isyancılarını destekleyen bir Ermeni papazının anılarında var. Bu tür belgelerin derlenmesine önem vermeliyiz.
[11] Falih Rıfkı şöyle yazıyor: “Harp Divanının başında pek açık Arnavut şivesiyle bir sakallı paşa. Savcı bir rum. Azadan biri Ermeni. Eski Yozgat Mutasarrıfı Kemal, Boğazlıyan Kaymakamı iken tehcir facialarına sebep olduğu için yargılanmakta. Tanıkları toplayan, getirip götüren de patrikhane.... Fakat Hürriyet ve İtilafçılar gazetelerinde ve toplantılarında “Harp ve tehcir mesulleri(ni) cezalandırarak İtilaf devletlerini samimiyetimize inandırma” bahanesi altında vatansever ve milliyetçi şöhretleri tasfiye etmek meselesini büsbütün kızıştırmışlardır. Nitekim Damat Ferit’in Divan-ı Harp’ı zavallı Kemal’i idama mahkum eder.... Kemal’in cenazesi, İstanbul milliyetçiliğinin, bilhassa gençliğin iç isyanını göstermeye fırsat olmuştur...Su ile zeytinyağı ayrılır gibi, bu idamı haklı bir ceza sayan saray ve işgal takımı ile, onu cinayet sayan milliyetçiler ve halk takımı birbirinden ayrılmışlardır” (ÇANKAYA, II, sy:68-70)
[12] “Atatürk şahsi şerefinin olduğu kadar, Türk şerefinin ihtiraslı düşkünü idi. Kibirli değildi: Neferleri ve hizmetçileri ile arkadaşça konuştuğunu hatırlarım. Fakat gururlu idi. Bu gurur, Türk şerefini yabancılar karşısında korumak ***** konusu olduğu zaman eskiden “ecnebi-girizlik” denen Xénophobie derecesine varırdı. Garbçı idi. Ama, Tanzimatçılar gibi “mukadder” Batılı üstünlüğünü kabul etmezdi. Aşağılık duygusu altında ezilmezdi.”(ÇANKAYA, V, sy:98)
[13] “Benliğinize bağlı kalın, ama gelişmiş uluslar için gerekli şeyleri Batı’dan almasını bilin. Yoksa, bilim ve yeni düşünceler sizi bir lokmada yiyip bitirebilir” (Atatürk’ün bu sözünü, Berthe Gaulis’in 1924’te bastığı La Nouvvelle Turquie adlı yapıttan Mehmet Güzelşen aktarır. YENİ UFUKLAR, Aralık 1969,sy:51).
[14] Örneğin, Taylor & Francis Ltd. adlı yayınevi Journal of Genocide Research adlı bir ‘bilimsel dergi’ çıkarmaya başladı.
[15] Kanımızca, İMF politikaları ve buna bağlı ekonomik bunalımlarımız da bu çerçeve içinde değerlendirilmelidir.
[16] Atatürk’ün “kendi gücümüze dayanma” ilkesine inanmayanlar, “paramız yok, dış destek gerek” savı ve Filipinler örneği ile savundukları “Amerikan mandası” önerisini getirmişlerdi. Filipin’in durumu yanıldıklarının kanıtı. Atatürk’ün kurtuluş yolunu “ulusça bir intihar girişimi” sayan General Harburd’a yanıtı ise şöyle “emperyalistlerin pençesine düşen bir kuş gibi yavaş yavaş aşağılık bir ölüme mahkum olmaktansa, babalarımızın oğulları olarak vuruşa vuruşa ölmeyi tercih ediyoruz”(ÇANKAYA,II,sy:113).


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla



ŞAMPİYONGALATASARAY ?tatlis
YILDIZ GALATSARAY
KANLI GALATASARAYLI

