• Reklam
+ Konuyu Yanıtla
2 sonuçtan 1 --- 2 arası gösteriliyor
  1. #1
    dpserkan adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    18-08-2004
    Mesajlar
    260
    Karizma Gücü
    0

    Uygar Batı ve iki soykırım (Radikal 15 Mayıs 2005)

    Uygar Batı ve iki soykırım
    AVNİ ÖZGÜREL - Radikal 15 Mayıs 2005
    http://www.radikal.com.tr/veriler/20...ber_152729.php

    Cezayir'i 1830'da işgal eden Fransa, özgürlükleri için savaşan milyonlarca kişinin ölümüne neden oldu. Ruanda'da 1918'den sonra Belçika'nın ateşini yaktığı soykırımın finali de Fransa'dan geldi

    Geçtiğimiz hafta bütün Avrupa 2. Dünya Savaşı'nın son bulmasının 60. yılını kutladı. Ancak coşkulu barışa övgü söylemleri arasında Cezayir Devlet Başkanı Abdülaziz Buteflika'nın çağrısı işitilmedi bile. 1945 savaşın son bulduğu yıldı ama aynı zamanda Fransa'nın Cezayir'de gerçekleştirdiği ve 40 bin kişinin öldüğü katliamın da 60'ıncı yıldönümüydü.
    Fransa'nın Cezayir'i işgali 1827'de başlayan bir süreç. Ve hayli komik bir gerekçeye dayanıyor. Osmanlı İmparatorluğu'na bağlı olan Cezayir o tarihlerde aslen İzmirli olan Hüseyin adında bir paşa tarafından idare ediliyordu. Fransız hükümeti Barci ve Bunsak adlı iki Cezayirli Yahudi'den 5 milyon Frank değerinde hububat almış ve bedelini ödememişti. Daha ötesi, krallık borcu ödememekle kalmayıp reddediyordu.
    Bunun üzerine alacaklı Yahudi tüccarlar 'Dayı' lakabıyla tanınan Hüseyin Paşa'ya başvurarak alacaklarının tahsilini sağlamasını istediler. Hüseyin Paşa şikâyetlerinde haklı bulduğu Yahudilerin alacağını kurtarmak için limandaki Fransız gemilerine el koydu. 29 Nisan 1827'de Paşa'nın bu konuyu görüşmek için huzuruna gelen Fransız konsolosu Pierre Deval'i azarlayıp yüzüne yelpazesiyle vurduğu biliniyor. Fransa onun bu davranışını savaş sebebi saydığını açıklayarak Cezayir'i ablukaya aldı. Yunan ayaklanmasıyla meşgul olan Osmanlı'nın donanması İngiliz ve Rus donanmalarının baskını sonunda Navarin'de imha edilmişti. Üstelik Babıali Osmanlı-Rus savaşı için seferberlik ilanı noktasındaydı. Özetle Cezayir, Fransa karşısında tek başınaydı. Ancak buna rağmen işgal 1830 Mayıs'ında başladı ve başkent Cezayir iki ay sonra teslim oldu.
    Aynı anda Emir Abdülkadir önderliğinde direniş başladığı için Fransa, Cezayir'in tamamını ele geçiremedi. 40 bin kişilik yeni birliklerin gelmesinden sonra tekrar başlayan saldırılarla Fransa 1847'de duruma hakim olabildi. Ama gerilla mücadelesi hiçbir zaman son bulmadı. Fransa ülkeyi tam denetime alabilmek için Arapçayı ve Berbericeyi yasakladı, misyoner faaliyetine ağırlık verdi, kabilelerin arazilerine ve sürülerine el koydu, yeni mahalleler kurup buralara Avrupa'dan getirilen aileleri yerleştirdi. Ve yerli halktan gasp edilen araziler göçmenlere verildi. Bu şekilde toprak dağıtımı 1930'a kadar sürdü ve 23 milyon dönüme ulaştı.

    Ayaklanma hiç durmadı
    1870'te Cezayir'de 'sivil yönetim'e geçildi. Ve ülke Fransız İçişleri Bakanlığı'na bağlandı. Ancak ertesi yıl 200 kabile Muhammed el-Mukrani liderliğinde ayaklandı. 1881'de ikinci bir ayaklanma dalgası geldi. Ve onu diğerleri takip etti. Her seferinde Fransa direnişi katliamla sona erdirdi. Yerli Kanunu adı verilen keyfi bir düzen hakimdi Cezayir'de. Fransa doğumlulara ve ailelerine -ki anayurt diye adı geçiyordu Fransa'nın- bütün medeni haklar tanınırken Cezayirliler hiçbir hakka sahip değillerdi. 1945'e kadar bu baskı devam etti. 1945 senesi Ağustos'unda savaşın son bulması münasebetiyle düzenlenen gösteriler sırasında Cezayir bayrağı taşıyan yerli halk Fransız işgalcilerin bu denli şiddetli tepki göstereceğini tahmin etmemişti herhalde. Fransızların öfkesi yatışıp katliam durduğunda 40 bin Cezayirli ölmüştü. Bu olaydan sonra bağımsızlık ilanına kadar Cezayir Fransızların kabusu oldu adeta. Fransa sergilediği olanca vahşet tablolarına rağmen -ki yöntemler arasında direnişçileri yakalayıp uçaklara doldurduktan sonra havadan atmak v.s. de vardı- istediği sonucu alamadı. Kasım 1954'te başlayan son direniş dalgası 1962'te ateşkesle noktalandığında bağımsızlık uğruna bir buçuk milyon Cezayirli hayatını kaybetmişti.

    Ruanda trajedisi
    Ruanda, Orta Afrika'da Kongo, Uganda, Brundi ve Tanzanya arasına sıkışmış 7 milyon nüfuslu küçük bir ülke. 1890'a kadar Almanya'nın idaresinde. Ancak Berlin buraya bir yönetici tayin etmeye dahi tenezzül etmemiş. 1. Dünya Savaşı'nda Almanya yenilince Belçikalılar el koyuyorlar Ruanda'ya.
    Ve trajedi başlıyor. Almanların aksine Belçikalılar 'sıkı' tutuyorlar işlerini ve 'Bize kâr getirin' diyorlar. Kahve yetiştiriciliği başlıyor Ruanda'da ve çalışma zorunluluğu getiriliyor herkese. Hepsi aynı soydan gelen -ya da o zamana kadar soy/sop ayrımı olmaksızın birlikte yaşayan- insanlar Belçikalılar tarafından icat edilen iki kabileye bölünüyorlar: Tutsi ve Hutu.. Kimin Tutsi kimin Hutu olduğunun tespitini Belçikalılar yapıyor tabii. Yaratmak istedikleri ayrıcalık tanıyacakları bir yerli azınlık. Tutsilere, Etiyopya'da yaşadığına ve Hz. Nuh'un oğlu olduğunun sülalesinden geldiklerine dair bir 'mazi' yapıştırılıyor. Bir de 10'dan fazla inek sahipleri Tutsi sayılıyor. Sonuçta 'üstün ırk' oldukları için Tutsiler Belçikalı sömürgeciler adına yönetmeye başlıyorlar ülkeyi.
    Bu arada Belçika siyaset değiştirip 'ezilenlerin haklarını koruma' iddiasıyla Hutuları desteklemeye başlıyor. 1959'da Hutuları silahlandıran Belçika 'Ne duruyorsunuz, çoğunluk sizde, ayaklanın' diyor. Hutular da ayaklanıp yakaladıkları Tutsi'yi öldürüyorlar. Sonuç: 20 bin Tutsi hayatını kaybediyor, 160 bini de komşu Uganda ve Tanzanya'ya sığınıyor. 1962'de Ruanda bağımsızlığını kazandıktan sonra Hutular eski hınçlarından dolayı Tutsilere günlük hayatın her alanında yüzde 9 kontenjan tanıyorlar. Devlet kadrolarına, okullara, hastanelere yüzde 9'dan fazla Tutsi alınması yasaklanıyor. Bir tek hapishanelerde kontenjan sınırlaması tanınmıyor. Hutular, 'Karafatma' olarak isimlendirdikleri Tutsileri öldürdüklerinde yargılanmıyorlar bile.
    Bundan dolayı her geçen gün daha çok Tutsi göçmen olarak ülkeden ayrılıyor. Ancak ayrıcalıklı dönemlerinde iyi eğitim almış Tutsiler göçtükleri ülkelerde önemli görevler üstleniyorlar. Ve sürgünde Tutsileri örgütleyip silahlı mücadeleye yönlendiriyorlar. Siyasi çözüm bulma girişimleri de oluyor arada ama netice alınamıyor. Ve Hutular 'Tutsi sorununa köklü çözüm getirme' kararı alıyorlar. Interahamwe adı verilen yarı askeri milis kuvveti bu kararın ürünü. Hutular milis gücünü silahlandırıyorlar da.
    Silahlanma denilince tabanca-tüfek gelmesin aklınıza, Hutular Çin'den satır, pala gibi kesiciler ithal ediyorlar. O da yetmeyince mızrak dağıtılıyor... 5 Nisan 1994 günü devlet radyosu "Yarın bir şey olacak ve her şey çok değişecek" diye anonslar yapmaya başlıyor. Ertesi gün bir Hutu olan devlet başkanının uçağı başkent Kigali'ye inerken düşürülüyor. Bir saat sonra da eli palalı milisler yollara çıkıp adam kesmeye başlıyorlar. Tutsileri öldürmekten yorulduklarında aşil tendonunu kesip kaçamaz hale getiriyor, sonra yeniden başlıyorlar katliama.
    Bu arada ülkede 5000 BM askerinin varlığını unutmamak lazım. Çatışmaları önlemek göreviyle gelmişler. Ama komutanları Somali'de yaşanan başarısızlıktan rahatsız ABD'nin baskısı altındaki BM Genel Sekreteri Annan'dan izin alamıyor. Üstelik "Soykırım başladı" demesine rağmen. Daha ötesi BM ülkeden çekilme kararı alıyor. Ceset yığınları arasından geçerek Ruanda'yı terk ediyor Barış Gücü. BM Genel Kurulu'nda kaleme alınan kararda ABD 'soykırım' sözcüğünün geçmesini engelliyor. Bu tanımlama kabul edilse askeri müdahale için ayrıca karar alınmasına gerek kalmayacağı biliniyor.

    Fransa'dan birlik gönderildi
    O zamana kadar parmağını oynatmayan Fransa "Çatışmaları durdurmak istiyorum" diyerek askeri birlik gönderiyor Ruanda'ya. Ve garip biçimde "Resmi muhatabımız o" diyerek soykırımı gerçekleştiren Hutu'lara silah yardımı gönderiyor. Fransa başkentin batısından başlayıp Kongo'ya kadar uzanan bölgeyi işgal edip buraya Turkuvaz adını veriyor. Bu bölgede katliam Fransa'nın himayesinde yeni silahlarla donanmış Hutular eliyle sürüyor. 3 ayda ölü sayısı 1 milyona ulaşıp ülkede yıkılmadık yapı kalmadığı noktada son buluyor çılgınlık.
    Aradan yıllar geçtikten sonra ortaya başka gerçekler de çıkıyor. Ruanda devlet başkanının uçağının BM'nin kontrolündeki bölgede yerden atılan iki füzeyle düşürüldüğü anlaşılır. Ardından olayın soruşturması için uçağın karakutusunun BM karargâhına götürüldüğü, oradan New York'a iletildiği ama kaybolduğu açıklaması gelir. Annan'ın sekretaryası 'Karakutu'nun uzmanlar tarafından bakılıp hasar görmemiş olması dolayısıyla düşmüş bir uçağa ait olamayacağı düşüncesiyle bir dolaba kilitlendiğini' açıklar.
    Daha ötesi Thierry Prungnaud adında emekli bir Fransız subayı devlet radyosu France Culture'de: "1992'de -yani katliamdan önce- Fransız askerlerinin milislere eğitim verdiğini gördüm. Hutuları eğiten Fransız 1. Deniz Paraşüt Alayı'nın askerleriydi" açıklamasını yapar. Ve geçen yıl altı Ruandalı Fransız askerlerinin soykırım suçu işledikleri iddiasıyla Paris Askeri Mahkemesi'ne başvurdu. Ancak görevdeki Fransız askerlerini yargılama yetkisine sahip tek merci olan Askeri Mahkeme'nin dosyayı incelemesinin ve dava açıp açmamaya karar vermesinin yıllar alacağı da gerçek.
    "Gödel Escher Bach" okuyan var mı?

  2. #2
    sarhosi adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    07-10-2006
    Mesajlar
    600
    Karizma Gücü
    0
    zel arastırma pylm için sağ ol
    ?atasagun <<< TÜRKYAŞAM HASTAHANESİ >>>?atasagun




    buyur memleketim

 

 

Bu konuya benzer diğer konular

  1. Mayıs 2005 Falları Burda
    2005 Konuları bölümünde SweetStar tarafından açılmış
    Yanıt: 1
    Son Mesaj: 02.05.05, 18:58

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Bu bölümde konulara mesaj yazabilirsiniz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •